وَعَلَى اللّٰهِ قَصْدُ السَّب۪يلِ وَمِنْهَا جَٓائِرٌۜ وَلَوْ شَٓاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
"Doğru yol Allah'a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi."
Doğru yol Allah'a aittir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, Allah'ın doğru olan yolu açıklamak Allah'a aittir demiştir. Allah hidâyet ile dalâleti birbirinden ayırır; kendi yolundan ayrılan yolları da diğerlerinden ayırır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir".
Yolun eğrisi de vardır. Yani yolların sapık olanını açıklamak Allah'a aittir, orta yol, hem de uzaklaşılan yoldur. Yahut şöyle denilir: Allah'ın yardımıyla doğru yola ulaşılır. Bazılar da Allah'a aittir. Yani Allah ile doğru yola ulaşılır, bu da zikrettiğimiz yoldur. Yolun eğrisi de vardır. Nitekim yüce Allah "Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun; (başka) yollara sapmayın" buyurmuştur. Bazıları da: "Hak ve adalet yolu Allah'ındır." demişlerdir. "Alâ" (عَلَى) harfi bazan "lam" (ل) harf-i cerri "li" yerinde kullanılır. Nitekim yüce Allah: "dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar" buyurmuştur. Burada "ala (عَلَى) li" (ل) manasında olup "Dikili taşlar için boğazlamış hayvanlar" demektir. "Rab'lerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen!" "Alâ Rabbihim deki (عَلَى رَبِّهِمْ) ala (عَلَى) "li" (ل) harf-i cerri mânasında olup "Rab'leri için" demektir. Şu âyette de bunun gibi kullanılmıştır: "İşte o gün insanlar, âlemlerin Rabbi için çıkacaklar"" Yolun eğrisi de vardır. Onlar da Allah'ın yolundan ayrılan yollardır.
Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi. Bu âyetin tevilini daha önce zikretmiştik. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi. Bu ifade iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi: Allah dileseydi, velilerine (müminlere) ikramda bulunduğundan başka birine hitap etmiştir. Buradaki hitabın da buna ihtimali vardır.
Yüce Allah'ın şu âyetine işaret ediyor; “Allah bahire, sâibe, vasile ve hâm (diye bazı hayvanların işaretlenip kullanımdan alıkonması) ile ilgili bir buyruk koymamıştır. Fakat inkârcılar kendi uydurdukları yalanları Allah’a yakıştırmaya çalışıyorlar; onların çoğu akıllarını kullanmıyorlar” (el-Mâide, 5/103).
Yorumu Yorumla
-
Ve alâllâhi (وَعَلَى ٱللَّهِ)
Kök: a-l-v + e-l-h
"Ve" bağlacı, "üzerine, ait" anlamlarına gelen "alâ" harf-i cerri ve kâinatın mutlak yaratıcısı olan "Allah" isminin birleşimidir. Ayetin bağlamında "Doğru yolu göstermek Allah'a aittir / O'nun lütfunun bir gereğidir" manasını taşır.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "a-l-v" (alâ) kökünün temel anlamının "yükseklik, üstünlük ve bir şeyin üzerine çıkmak" olduğunu belirtir. Bu kelime, Allah'ın ismiyle birlikte kullanıldığında fiziki bir mekânı değil, manevi bir taahhüdü, ilahi otoritenin kendi yüceliğine yakışır biçimde kullarına rehberlik etmeyi kendi "üzerine" bir görev (lütuf) olarak almasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında yüce yaratıcının hiçbir şeye mecbur olmadığını hatırlatarak, buradaki "alâ" edatının ontolojik bir zorunluluğu değil, sonsuz merhametin bir tezahürü olan ilahi bir vaadi simgelediğini ifade eder. Allah, iradesiyle insanlara yolu göstermeyi kendi zimmetine yazmıştır.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an edatlarını tahlil ederken buradaki "alâ" harf-i cerrinin normalde "ilzâm" (bir şeyi zorunlu kılma) işlevi gördüğüne dikkat çeker. Suyuti'ye göre, mutlak irade sahibi bir varlık için dışarıdan bir zorunluluk söz konusu olamayacağından, bu gramatikal yapı Allah'ın adaletinin ve rahmetinin bir gereği olarak insanlığı sahipsiz ve rehbersiz bırakmayacağının en güçlü dilsel teminatıdır.
Kasdu (قَصْدُ)
Kök: k-s-d
Sözlükte "bir şeye yönelmek, niyet etmek, dosdoğru olmak, ifrat ve tefrit (aşırılıklar) arasında orta bir yol tutmak" anlamlarına gelir. Ayette, eğriliği bulunmayan, insanı doğrudan hakikate ve kurtuluşa ulaştıran itidalli ve dengeli yolu ifade eder.
İbn Fâris, "k-s-d" kökünün temelinde "bir şeye doğrudan yönelmek, meşakkat ve sapma olmaksızın dosdoğru gitmek" manasının bulunduğunu açıklar. Ayetteki kullanımıyla, hakikate giden yolun zikzaklar çizmeyen, net ve pürüzsüz bir istikamet olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfahânî, "kasd" kavramının adalet ve itidal ile eşanlamlı olduğunu belirtir. Râgıb'a göre "kasdu's-sebîl", insani arzuların veya şeytani yanılsamaların saptırmadığı, akla ve ilahi fıtrata en uygun olan, varoluşsal hedefe (Allah'a) en kestirme ve en güvenli şekilde ulaştıran mutlak doğru yoldur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesini incelerken "kasd" kelimesini İslam'ın temel ahlaki duruşu olan "itidal" (denge) ekseninde değerlendirir. Izutsu'ya göre bedevi kültürünün aşırılıklara, kibre ve ölçüsüzlüğe dayalı yaşam tarzı (cahiliye), Kur'an tarafından bu "kasd" (dengeli, hedefe kilitlenmiş ve sapmayan) yol kavramıyla ikame edilmiştir.
es-Sebîli (ٱلسَّبِيلِ)
Kök: s-b-l
Sözlükte "yol, güzergâh, çare, vasıta" anlamlarına gelir. Bağlam içinde, insanların yürüdüğü inanç, ahlak ve yaşam tarzını simgeleyen manevi hattı (dini) ifade eder.
İbn Fâris, "s-b-l" kökünün "uzayıp giden, aşağıya doğru sarkan veya serbest bırakılan şey" anlamına geldiğini belirtir. Yol da, insanların üzerinde serbestçe ve kesintisiz şekilde ilerlediği bir uzantı olduğu için bu kökten türemiştir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin kökenine iner. Jeffery, kelimenin temel Sami dillerinden, muhtemelen Aramice/Süryanice'deki "şbîlâ" (yol) kelimesinden Arapçaya geçtiğini belirtir. Ortadoğu'nun monoteist geleneğinde din ve inanç sistemlerinin bir "yol" metaforu üzerinden anlatılması yaygın bir teolojik kalıptır ve Kur'an da bu evrensel metaforu kullanarak tevhidi "kasdu's-sebîl" (doğru yol) olarak formüle etmiştir.
Toshihiko Izutsu, "yol" metaforunun Kur'an'daki ontolojik önemine dikkat çeker. İnsan varoluşunun statik bir bekleme değil, dinamik bir yürüyüş (sülûk) olduğunu; "sebîl" kavramının da bu yürüyüşün gerçekleştiği meşru, ahlaki ve hukuki zemini temsil ettiğini ifade eder.
Ve minhâ (وَمِنْهَا)
Kök: m-n + h-a
"-Den/-dan, bir kısmı" anlamındaki "min" harf-i cerri ile yollara (sebîl kelimesinin cemi formuna veya genel anlamda yollar kavramına) işaret eden "hâ" zamirinin birleşimidir. "O yollardan bir kısmı da" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "min" edatının "teb'iz" (bir bütünden parçaları ifade etme, kısmiyet) bildirdiğini belirtir. Suyuti'ye göre doğru yol (kasd) tek ve mutlakken; geri kalan ve "hâ" zamiriyle işaret edilen sapkın yollar çok sayıdadır. Bu edat, yeryüzündeki inanç ve ahlak sistemlerinin homojen olmadığını, hakikatin yanında pek çok batıl alternatifin de bulunduğunu dilbilgisel olarak sabitler.
Câirun (جَائِرٌ)
Kök: c-v-r
Sözlükte "meyletmek, sapmak, zulmetmek, haktan ayrılmak" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i fâildir. Ayette, hedefe ulaştırmayan, haktan sapan, eğri ve yanlış yolları (inanç ve davranış biçimlerini) ifade eder.
İbn Fâris, "c-v-r" kökünün temelinde "itidalden (ortadan) uzaklaşıp bir tarafa doğru meyletmek, sapmak" anlamı yattığını açıklar. Adaletten ayrılana "câir" (zalim) denmesi de, doğrunun merkezinden sapmış olmasındandır. Ayetteki "eğri yol" tanımı, varoluşsal merkezden (tevhidden) sapan her türlü inancı kapsar.
Râgıb el-İsfahânî, "cevr" kelimesinin adaletin ve hakkın tam zıddı olduğunu belirtir. Râgıb'a göre, nasıl ki "kasd" hedefe en kısa ve güvenli ulaştıran doğru çizgiyse; "câir" de insanı asıl hedefinden (Allah rızasından) uzaklaştıran, onu çıkmaz sokaklara veya bataklığa sürükleyen her türlü şirk, inkar ve ahlaksızlık yoludur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik yansımalarını incelerken "câir" kavramının insan tabiatındaki savrulmalara işaret ettiğini belirtir. Kılıç'a göre hakikat yolu bir disiplin ve irade gerektirirken, eğri (câir) yollar nefsin arzularına hitap eden, cazip ama yıkıcı sapmalardır. Kur'an, bu kelimeyle muhatabını zihinsel ve ahlaki pusulasını kaybetmenin tehlikesine karşı uyarır.
Dücane Cündioğlu, "câir" kelimesini estetik ve geometrik bir zıtlık üzerinden okur. Cündioğlu'na göre Kur'an, hakikati dosdoğru (müstakim/kasd), batılı ise eğri büğrü (câir/ıvec) bir çizgi olarak çizer. Bu geometrik diyalektik, aklın hakikati kolayca teşhis edebilmesi için sunulmuş muazzam bir ontolojik tasvirdir.
Ve lev (وَلَوْ)
Kök: l-v
Sözlükte "eğer, şayet, faraza" anlamlarına gelen şart ve temenni edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "lev" edatının "harf-i imtinâ' li-imtinâ'" (şartın gerçekleşmemesi sebebiyle sonucun da gerçekleşmediğini bildiren edat) işlevi gördüğünü vurgular. Suyuti'ye göre ayette Allah'ın herkesi doğru yola iletmesi ihtimali (sonuç), O'nun bunu bu şekilde "dilememiş" olması (şart) sebebine bağlanarak; ortada zorlayıcı bir kaderin değil, insana seçme hakkı tanıyan bir ilahi hikmetin bulunduğu gramatikal olarak kesinleştirilir.
Şâe (شَآءَ)
Kök: ş-y-e
"Diledi, irade etti" anlamına gelen geçmiş zaman (mazi) fiildir. Allah'ın mutlak ve sınırsız dilemesini (meşiet) ifade eder.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeye yönelmek, onu var etmeyi istemek" olduğunu belirtir. Allah'a nispet edildiğinde bu eylem, hiçbir engele takılmayan mutlak iradeyi simgeler.
Râgıb el-İsfahânî, irade ile meşiet arasındaki ince teolojik farka değinir. Allah'ın meşieti hikmetle örülüdür. Râgıb'a göre Allah, bütün insanları zorla, kendi iradeleri olmaksızın doğru yolda yürütecek güce sahiptir; ancak O'nun hikmeti, insanın akıl ve iradesini kullanarak bu yolu kendisinin bulmasını "dilemiştir." Dolayısıyla buradaki "şâe" (dileseydi) ifadesi, cebri (zorlayıcı) bir yaratılış modelinin ilahi planda yer almadığını gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi surelerindeki kader ve irade diyalektiğini incelerken, bu fiilin bağlamına dikkat çeker. Öztürk'e göre müşrikler kendi şirklerini meşrulaştırmak için "Allah dileseydi biz şirk koşmazdık" mazeretine sığınıyorlardı. Kur'an ise bu ayette "Evet, O dileseydi hepinizi zorla hidayete erdirirdi; ama dilemedi, size akıl ve özgür irade verdi" diyerek onların fatalist (kaderci) mazeretlerini çürütür ve sorumluluğu tamamen insanın kendi tercihine yükler.
Le-hedâküm (لَهَدَىٰكُمْ)
Kök: h-d-y + k-m
"Elbette (sizi) hidayete erdirirdi / doğru yola iletirdi" anlamına gelir. Başındaki "le" (lâm) pekiştirme/cevap harfi, "h-d-y" kökünden türeyen mazi fiil ve "sizi" anlamındaki "küm" zamirinin birleşimidir.
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün temelinde "kılavuzluk etmek, öne düşüp birine yolu göstermek ve rehberlik etmek" manalarının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramının "lütufla, şefkatle ve nezaketle yol göstermek" olduğunu söyler. Râgıb'a göre hidayet iki türlüdür: Birincisi Allah'ın akıl ve peygamberler vererek yolu "göstermesi" (irşad), ikincisi ise insanın o yolu seçmesi halinde Allah'ın onu o yola "ulaştırması"dır (tevfik). Ayetteki "zorunlu hidayet" vurgusu, insanın iradesini sıfırlayan ve dolayısıyla imtihan sırrını bozan bir durum olduğu için Allah tarafından tercih edilmemiştir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal haritasında hidayeti (doğru yolu bulma), dalaletin (yolunu şaşırma/sapma) tam zıddı olarak konumlandırır. Izutsu'ya göre "hedâküm" fiili, insanın karanlıktan ve kozmik kaybolmuşluk hissinden kurtarılarak, ilahi varlığın aydınlık (nur) ve anlam dolu merkezine çekilmesi eylemini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, hidayet maddesinde bu ayete atıfta bulunarak teolojik bir sınır çizer. Ansiklopediye göre Allah'ın "dileseydi hepinizi hidayete erdirirdi" beyanı, hidayetin kaynağının salt Allah olduğunu kanıtlamakla birlikte; O'nun hikmetinin, insanların melekler gibi tek tip ve iradesiz varlıklar olmasını değil, "kasdu's-sebîl" ile "câir" arasında tercih yapabilen ahlaki özneler olmasını gerektirdiğini ispatlar.
Ecmaîn (أَجْمَعِينَ)
Kök: c-m-a
Sözlükte "toplamak, bir araya getirmek" anlamlarındaki kökten türeyen ve "hepinizi, istisnasız tamamınızı, topyekün" anlamına gelen bir tekid (pekiştirme) kelimesidir.
İbn Fâris, "c-m-a" kökünün "dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, bütünleştirmek" anlamına geldiğini belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an gramerindeki tekid (pekiştirme) sanatlarını incelerken bu kelimenin manevi tekid işlevi gördüğünü kaydeder. Suyuti'ye göre ibarenin sonuna "ecmaîn" eklenmesi, Allah'ın mutlak kudretini vurgular; yani O dileseydi, insanların farklı yaratılışlarına, zıt karakterlerine ve farklı iradelerine rağmen, istisnasız tek bir fire bile vermeden "tüm insanlığı" aynı hizaya ve aynı inanca sokabilirdi. Ancak ilahi hikmet, tek tipliği değil (mecburiyeti), irade ve imtihan çeşitliliğini seçmiştir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla