وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَم۪يرَ لِتَرْكَبُوهَا وَز۪ينَةًۜ وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
"Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları, katırları, eşekleri de yarattı. O, sizin bilmediğiniz başka binekler de yaratır."
Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları, katırları, eşekleri de yarattı. Bu âyette geçen zinet (زِينَةً) kelimesi iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, süs, yaya giden için değil binen için söz konusudur. Yaya yürümek yüz üzerinde eksiklik bırakır, binmek ise bırakmaz. Bu da sizin için hayvanlarda güzellik vardır" âyetinde zikrettiğimiz üzere bir ziynettir. İkincisi: Binen adam yaya olarak yürüyene baktığı zaman kendisinin binen olmasına sevinir, yüzünde sevinç belirtisi görünür. Bu durum onun güzellik ve cemalini artırır. Bu âyette sözü edilen mânanın aslı Azîz ve Celîl olan Allah'ın zikrettiği şu âyetlerde mevcuttur: "Eti yenen büyükbaş ve küçükbaş hayvanları da sizin için O yarattı. Onlarda sizin için soğuktan koruyucu yün ve derilerle daha başka yararlar vardır"; "Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları, katırları, eşekleri de yarattı". Yüce Allah dört ayaklı hayvanları ne için yarattığını ve onlarda ne gibi faydalar yarattığını açıklıyor. Bu faydalar onlardan elde ettiğiniz yün ve derilerle ısınmanız, etlerinden yemeniz ve daha başka menfaatlerdir. Allah atları neden yarattığını "Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları yarattı" meâlindeki âyetle açıkladı. İbn Abbas'a at etinin hükmü soruldu, o da "Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları yarattı" meâlindeki âyeti okudu. Allah bu âyette "yemeniz için buyurmadı. İşte bu sebeple İbn Abbâs at etinin yenilmesini mekruh kabul etmiştir. Bu istidlalin tamamı şudur: Allah dört ayaklı hayvanlar ve onlarla elde edilen nimet ve menfaatleri zikretti ve bunda mübalağa ederek şöyle buyurdu: "Eti yenen büyükbaş ve küçükbaş hayvanları da sizin için O yarattı. Onlarda sizin için soğuktan koruyucu şeyler ve başka yararlar vardır, ayrıca onlardan beslenirsiniz"; "Onlarda akşamları otlaktan getirirken, sabahları otlatmaya salıverirken size sergiledikleri bir güzellik de vardır"; "Taze etinden yemeniz ve mücevherini çıkarıp takınmanız için denizi hizmetinize veren de O'dur. Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün ki, bu da O'nun lütfuna nâil olmanız ve O'na şükretmeniz içindir". Ayeti sonuna kadar oku. Yüce Allah kendilerinden yararlanılan çeşitli menfaatlerin hepsini yeterli, yetersiz ve mübalağalı olmak üzere üç kategoride zikretti. Atlar, katır ve eşeklerdeki menfaati, anılan binmekten başka bir menfaat olmamak üzere belirtti, o da binme menfaatidir. Çünkü o menfaati anmak mübalağa ve detaylı anlatma anlamına gelir, bu anlatım azla yetinmek anlamında değildir. Eğer orada başka bir menfaat olsaydı başka yerde belirttiğini burada da belirtirdi. En doğrusunu Allah bilir.
Varlıkların ikincisi, insan tabiatının nefret ettiği, habis varlıklar olduğu bilinenlerdir. Çocuklar ergenlik çağına ilk ulaştıkları zaman bu hayvanlara binmeye rağbet ederler; tabiatı buna göre yaratılmış olanlar dışında, bunların etlerini yemeye rağbet eden hiç kimse yoktur. Tabiatı buna göre yaratılmış olan ise bunların etini yer. Fakat yaratılışı ile baş başa bırakılan kimseye gelince, yaratılışı bunların etlerini habis bulur ve onu yemekten nefret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Câbir'in (r.a.) şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Hayber günü insanlara açlık isabet edip ehil eşekleri alıp kestiler, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) ehil eşeklerin etleri ile at, katır ve kesici dişleri bulunan yırtıcı hayvanları ve gagası olan yırtıcı kuşların etlerini yasakladı; yankesiciliği ve yağmalamayı da yasakladı". Câbir'den (r.a.) bunun tersi de rivayet olunmuştur. Câbir (r.a.) şöyle dedi: "Resûlullah (s.a.) bize at eti yedirdi, eşek etlerini ise yasakladı".
Esmâ bint Ebû Bekir'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edildi: "Hz. Peygamber (s.a.) döneminde bir at kestik ve etini yedik". Bazı haberlerde şöyle rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.) eşek etini yasakladı ve at eti için bize izin verdi".
Biz deriz ki: Bu durum, at etini yemenin mübah olduğu bir durumda at eti yemiş olmaları caizdir, çünkü o haberlerde ne zaman yediklerinden bahsedilmedi.
Hasan-ı Basrînin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resûlullah'ın (s.a.) ashabı savaşlarda at eti yiyorlardı. İmam Hasan [b. Ziyâd] her durumda bunda bir sakınca görmezdi. İmam Hasanın: "Onlar savaşlarda at eti yerlerdi" sözü onların at etini zaruret halinde yediklerini göstermektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Atlar üç türlüdür: Bir adamın şöyle, bir adamın böyle, başka bir adam için günahtır". Hz. Peygamber (s.a.), atın bundan başka bir işe yaramadığını açıklıyor, eğer elverişli olsaydı "Atlar dörttür..." der ve şöyle ifade ederdi: "Bir adam için de yiyecektir..." Belirttiğimiz bu bilgilerden, katırın haram olduğu, onun da atgillerden olduğu ortaya çıkıyor. Eğer katırın anası helâl olacak olsaydı o da helâl olurdu, hem çocuğun hükmü anasının hükmüdür, çünkü çocuk anadan olmadır, yahut o atın bir parçası gibidir. Mantık ve kıyas bakımından, katır etini haram kılanın at etini de haram kılması lazım gelir. Görmüyor musun ki vahşi eşek ehil eşekle çiftleşse ondan doğacak hayvanın eti yenmez. Yine ehil bir eşek vahşi bir eşekle çiftleşse ve yavrulasa onun doğurduğu hayvanın eti yenir. Yine görmez misin ki, helâllik ve haramlıkta çocuğun hükmü anasının hükmü gibi kılınmış, babaya itibar edilmemiştir. Katır eti haram olunca at etinin de haram olması lazım gelir. Ancak, Ebû Hanîfe (r.h.) katır etini mutlak olarak haram kabul ederdi, çünkü bunda şüphe vardır, aynı zamanda bu konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet olunan hadislerde ihtilaf bulunmaktadır. Fakat Ebû Hanîfeden, katır etinde şüphe bulunduğu için etinin yenmesinin mekruh olduğunu söylediği rivayet olunmuştur. İmam Ebû Yûsuf (r.h.) ise katır etinin yenmesini mübah kabul ediyordu. Ebû Yûsuf lehine, atın vahşi eşekle çiftleşmesinden doğan yavru, ehil eşekle vahşi eşeğin çiftleşmesinden doğan yavru arasındaki fark konusunda, eşek yavrusunun anasının cinsinden değişmeyeceği, dolayısıyla onun hükmü ile aynı olduğu noktasında delil getirilebilir. Katır ise anasının cinsinden değildir, belki o üçüncü bir cinstir, bu sebeple onun yolu ötekinin yolu değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah sizin bilmediğiniz başka şeyler de yaratır. Allah bizim bilmediğimiz şeyleri yarattığını bildirdi, bizim bunları bilmek için kendimizi zorlamamız gerekmez. Yahut yarattıkları içinde nimet olduklarını bilmediğiniz nimetleri de yaratır. Yahut Allah o sözü söylemiştir, çünkü bir kavim Allah'ın, sınananın bilmediği bir şeyi yaratması söz konusu değildir.
Yorumu Yorumla
-
Ve'l-hayle (وَٱلْخَيْلَ)
Kök: h-y-l
Sözlükte "hayal etmek, kibirlenmek, böbürlenmek" anlamlarındaki kökten türeyen ve "atlar" manasına gelen çoğul/cins ismidir. Ayetin bağlamında, Allah'ın insanlara binmek ve süslenmek amacıyla bahşettiği asil binek hayvanlarını ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "h-y-l" kökünün temelinde "bir gölgenin veya silüetin hareket etmesi, hayal ve kibir (huyl)" anlamlarının yattığını belirtir. İbn Fâris'e göre atlara "hayl" denmesinin sebebi, yürüyüşlerindeki çalımlı ve gururlu eda ile binicisine verdiği güç, ihtişam ve kibir hissidir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında kelimenin etimolojik kökeni ile psikolojik etkisi arasındaki bağa odaklanır. Râgıb'a göre at, sadece fiziksel bir binek değil; taşıdığı asalet sebebiyle sahibinin hayal gücünü ve özgüvenini (kibrini) yükselten bir araçtır. Ayette atların diğer en'amdan (koyun, sığır) ayrı zikredilmesi, onların etinden/sütünden ziyade doğrudan bu prestij ve binek işleviyle öne çıkmalarındandır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanını İslam öncesi bedevi kültürü üzerinden okurken, "hayl" (at) kelimesinin o dönemki Arap aristokrasisinin en büyük sembolü olduğunu tespit eder. Izutsu'ya göre deve (en'am) çölde hayatta kalmanın zorunlu aracı iken; at, bir güç, savaş ve statü göstergesidir. Kur'an bu ayette, muhataplarının en çok övündüğü bu statü sembolünü, Allah'ın bir lütfu olarak yeniden çerçeveleyerek tevhidi bir minnettarlık (şükür) nesnesine dönüştürür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da atlara verilen özel önemi tahlil ederken, bu hayvanların ayetteki sıralamada (at, katır, eşek) en başa yerleştirilmesinin onların hem askeri hem de estetik/sosyal değerleri açısından sahip oldukları üstün konumu (hiyerarşiyi) yansıttığını belirtir.
Ve'l-bigâle (وَٱلْبِغَالَ)
Kök: b-ğ-l
Sözlükte at ile eşeğin çiftleşmesinden doğan, melez ve dayanıklı bir yük/binek hayvanı olan "katır" (bağl) kelimesinin çoğuludur.
İbn Fâris, "b-ğ-l" kökünün Arapçada doğrudan bu melez hayvanı tanımlamak için kullanılan, bilinen bir isim olduğunu kaydeder.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında "bağl" kelimesinin etimolojik kökenlerini araştırır. Jeffery'e göre bu kelime saf Arapça olmayıp, Habeşçe (bagl) veya Aramice kökenli bölgesel bir alıntı kelimedir (loanword). Kur'an'ın bu kelimeyi kullanması, Hicaz bölgesinin çevre kültürlerle olan ticari ve linguistik entegrasyonunu ve bu hayvanların o dönemki Arap pazarında bilinen, ithal edilen değerli binekler olduğunu gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke döneminin sosyo-ekonomik bağlamını incelerken bu kelimenin tarihsel gerçekliğine temas eder. Öztürk'e göre katırlar, develerin zorlandığı sarp dağlık arazilerde ve kayalık Hicaz coğrafyasında ağır yük taşımak için kullanılan çok dayanıklı ve pahalı hayvanlardı. Ayet, muhatabın coğrafi zorluklarını aşmasını sağlayan bu pratik çözümü ilahi bir inayet olarak sunar.
Ve'l-hamîra (وَٱلْحَمِيرَ)
Kök: h-m-r
Sözlükte "eşek" anlamına gelen "himâr" kelimesinin çoğuludur. Ayetin bağlamında at ve katırın ardından zikredilerek, günlük hayatta taşımacılık ve binek için kullanılan en yaygın evcil hayvanı ifade eder.
İbn Fâris, "h-m-r" kökünün genellikle kırmızılık (humre) rengini ifade ettiğini, ancak eşeğe (himâr) isminin verilmesinin spesifik bir isimlendirme olduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, eşeğin hem pratik faydasına hem de dildeki mecazi kullanımlarına değinir. Bazen ahmaklık sembolü olarak anılsa da, bu ayette tamamen ilahi rahmetin bir parçası, insanın meşakkatini yüklenen somut bir nimet olarak değerlendirilmiştir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin edebi dizilişindeki (nazım) belagata dikkat çeker. Ona göre Kur'an'ın "at, katır, eşek" şeklindeki sıralaması muazzam bir kapsayıcılık sunar. En lüks ve aristokratik binekten (at), orta sınıfa (katır) ve toplumun en alt kesiminin bile kolayca ulaşabildiği en mütevazı bineğe (eşek) doğru inen bu yelpaze, ilahi rahmetin sadece zenginleri değil, toplumun tüm katmanlarını kuşattığını gösteren sosyolojik ve estetik bir beyan mucizesidir.
Li-terkebûhâ (لِتَرْكَبُوهَا)
Kök: r-k-b
"İçin/amacıyla" bildiren "lâm" (li) harf-i cerri ile "b-r-k" kökünden türeyen "binersiniz" anlamındaki muzari fiil (terkebûn) ve "onlara" anlamındaki (hâ) zamirinin birleşimidir. "Onlara binmeniz için" anlamına gelir.
İbn Fâris, "r-k-b" kökünün temel anlamının "bir şeyin yüksek bir şeyin üzerine yerleşmesi ve onu altına alması" olduğunu belirtir. Ayette, insanın kendisinden fiziken çok daha güçlü olan bu hayvanların sırtına çıkıp onları tahakküm altına alabilmesi eylemini tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, önceki ayetlerde bahsedilen "en'am" (koyun, sığır, deve) güruhunda asıl amacın yemek ve ısınmak iken; at, katır ve eşek güruhunda asli (ve şer'i) gayenin "binmek" olduğunu belirtir. Bu kelime, hayvanların yaratılışındaki farklı ilahi amaçları (hikmetleri) kategorize eder.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an gramerindeki incelikleri ele alırken buradaki "lâm" edatının "lâm-ı ta'lîl" (sebep-sonuç bildiren lam) olduğunu kesinleştirir. Suyuti'ye göre ayet, bu özel hayvanların tesadüfen evcilleştirilmediğini; doğrudan insanın binmesi "amacıyla" bu anatomik ve psikolojik donanımla yaratıldıklarını dilbilgisel olarak sabitler.
Ve zîneten (وَزِينَةً)
Kök: z-y-n
Sözlükte "süs, bezek, güzellik, iftihar kaynağı" anlamlarına gelen bir masdardır. Hayvanların sadece pratik bir binek değil, aynı zamanda estetik bir haz ve sosyal bir statü (süs) unsuru olarak yaratıldığını ifade eder.
İbn Fâris, "z-y-n" kökünün "güzellik katmak, hoşa gitmek, kusurları örtüp iyiliği ortaya çıkarmak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zînet kavramını açıklarken bunun sadece dışsal ve fiziksel bir süs olmadığını; kişiye toplum içinde saygınlık, onur ve ruhsal bir doyum sağlayan her türlü değerli kazanımı (örneğin mal, evlat, binek) kapsadığını ifade eder. At, katır ve eşekler, sahipleri için böyle bir sosyal süs ve saygınlık vesilesidir.
Dücane Cündioğlu, Kur'an'ın estetik felsefesine değinirken bu kelimenin ayetteki mevcudiyetini çok kritik bir ontolojik ufuk olarak değerlendirir. Cündioğlu'na göre, salt "binme" (fayda/pragmatizm) eyleminden hemen sonra "zînet" (güzellik/estetik) boyutunun zikredilmesi, insanın sadece fizyolojik ihtiyaçlarıyla hayatta kalan bir tür olmadığını gösterir. Yaratıcı, insanın ruhundaki estetik zevki ve güzellik arzusunu (zînet) bizzat tanımakta ve bu ihtiyacı karşılayacak bir varlık nizamı sunmaktadır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin psikolojik boyutlarını incelerken "zînet" kavramının insan doğasındaki "kendini gerçekleştirme ve saygı görme" arzusuna hitap ettiğini belirtir. Kılıç'a göre, güzel bir ata binmek sadece mesafeyi kısaltmaz; binicinin psikolojik sınırlarını genişletir, ona asalet hissi verir. Kur'an, bu estetik ve psikolojik doyumu meşru bir nimet ("Allah'ın yarattığı süs") olarak kabul eder.
Ve yahluku (وَيَخْلُقُ)
Kök: h-l-k
Sözlükte "yoktan var etmek, ölçüp biçmek" anlamlarındaki kökten türeyen muzari (şimdiki/gelecek zaman) fiildir. "Ve O, yaratmaktadır / yaratacaktır" anlamına gelir.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "önceden belirlenmiş bir amaca ve ölçüye göre form vermek" olduğunu tekrarlar. Ayetteki bağlamıyla, mevcut bineklerin (at, katır) ötesinde, yeni ve bambaşka ulaşım imkanlarının da yine bu ilahi ölçü ve mühendislik (yaratma) kapsamında ortaya çıkacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "haleka" (geçmiş zaman) fiili yerine "yahluku" (muzari) kipi seçilmesine dikkat çeker. Râgıb'a göre bu muzari form, Allah'ın yaratma eyleminin geçmişte olup bitmiş (statik) bir olay olmadığını; her an devam eden, sınırları genişleyen, kesintisiz ve dinamik bir süreç olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kozmolojik dilini analiz ederken, bu fiilin Allah'ın aktif ve müdahil (sürekli yaratan) vasfını pekiştirdiğini belirtir. İslam öncesi bedevinin zihnindeki, evreni yaratıp kenara çekilen pasif tanrı inancı, Kur'an'ın bu "sürekli yaratma" (yahluku) vurgusuyla yıkılarak, anbean işleyen bir ilahi tecelli fikrine dönüştürülür.
Mâ (مَا)
Kök: m-a
Sözlükte "şey, ne, her şey" anlamlarına gelen, cansızlar veya akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) veya şart edatıdır. Ayette "o şeyleri ki" manasındadır.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "mâ" ism-i mevsulünün işlevini incelerken, bu edatın kullanıldığı yerlerde muazzam bir "ibham" (belirsizlik) ve "umûm" (genellik) oluşturduğunu belirtir. Suyuti'ye göre ayet belli başlı hayvanları saydıktan sonra "mâ" diyerek ufku sonsuzluğa açar; yaratılacak olan bu yeni şeylerin mahiyetini sınırlamadan, insan hayalinin erişemeyeceği her türlü yeni form ve aracı (binek/nimet) dilbilgisel olarak bu kapsama dahil eder.
Lâ ta'lemûn (لَا تَعْلَمُونَ)
Kök: a-l-m
"Bilmezsiniz, bilmeyeceksiniz" anlamına gelen, olumsuzluk edatı (lâ) ve "a-l-m" kökünden türemiş muzari fiildir.
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin hakikatini kavramak, idrak etmek ve ondaki saklı gerçeğe nüfuz etmek" olduğunu belirtir. Ayetteki olumsuzlama, insanın ontolojik bilgi sınırlarına (epistemolojik acziyetine) işaret eder.
Râgıb el-İsfahânî, buradaki bilgisizliğin (lâ ta'lemûn) insanın bir kusuru veya ahmaklığı olmadığını; mutlak ilim sahibi olan Yaratıcı karşısındaki doğal kapasite sınırını ifade ettiğini belirtir. İnsan, kendi zamanında bilmediği devasa lütuflarla her an karşılaşma potansiyeline sahiptir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu cümlenin tefsir geleneğindeki yansımalarına değinerek, ibarenin "gelecek zamanlarda icat edilecek olan ve o günkü Arap toplumunun asla bilemeyeceği" tren, uçak, otomobil gibi her türlü modern ulaşım aracını, ilahi bir ön bildirim (ihbar-ı bil'gayb) olarak içine aldığı yönündeki genel kabulü aktarır. Bütün bu icatların malzemesini ve aklını veren Allah olduğu için asıl yaratıcı O'dur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin Mekke dönemi bağlamına bağlı kalarak bu modernleştirici tefsirleri değerlendirir. Öztürk, ayetin öncelikli hedefinin Hicazlı muhatabı kendi cehaleti ve sınırlılığıyla yüzleştirmek olduğunu belirtir; onlara "sizin ufkunuza girmeyen nice varlık ve nimet var" diyerek kibirlerini kırmayı hedefler. Bununla birlikte Öztürk, Kur'an'ın dilsel esnekliğinin, zamanın değişmesiyle ortaya çıkan yeni teknolojik araçları da bu "bilmediğiniz şeyler" parantezine alacak kadar kuşatıcı bir retoriğe sahip olduğunu inkar etmez.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla