اَتٰٓى اَمْرُ اللّٰهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
"Allah'ın emri yerine gelecektir; artık onun bir an önce gelmesini isteyip durmayın. Allah, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır ve yücedir."
Bu âyet hakkında iki yorum vardır: Birincisi: Allah'ın emri meâlindeki sözün bilinmesiyle ilgilidir, yani Allah bununla ne emek istemiştir? İkincisi acele verilmesini ettikleri şey nedir? Acele gelmesini istedikleri şey, kıyamete inanmayanların çabuk gelmesini istedikleri diriliş saatidir, kıyamettir, şu âyette ve benzerlerinde belirtildiği gibi: "İnanmayanlar kıyâmetin acele gelmesini ister". Bazıları Allah'ın emrinin onun azabı olduğunu söylemiştir. Bunun gibi Kuran'da belirtilen Allah'ın emri anlamındaki bütün beyanlar böyle olup onlardan kastedilen mâna Allah'ın azabıdır. Allah'ın emri geldi. Yani azabı geldi demektir. Buna benzer âyetler de böyledir. Allah'ın emri geldi meâlindeki âyetin Ehl-i Kitabın, müşriklere karşı kendisi aracılığı ile yardım istedikleri elçi geldi mânasına da muhtemeldir. Nitekim yüce Allah "Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken işte şimdi bilip tanıdıkları (Kur an) kendilerine gelince..." buyurdu. Arap müşrikleri diğer kâfirler gibi kendilerinden de bir elçi olmasını temenni ediyorlardı. Yüce Allah'ın: "Onlar var güçleriyle yemin etmişlerdi" meâlindeki beyan gibi. Onun (azabın) bir an önce gelmesini isteyip durmayın. Muhammed (a.s.) vasıtasıyla temenni etmekte olduğunuz şeyin gitmesini istemekte yahut başka bir şeyde acele etmeyin. En doğrusunu Allah bilir.
Cenâb- Hak Allah'ın emri geldi meâlindeki sözü ile onun vuku bulduğunu kastetmemiş, belki vukuunun yakın olduğunu kastetmiştir. Yani Allah'ın azabının belirtileri yaklaşmıştır. Nitekim "Sana hayır geldi, şöyle bir iş geldi..." denilir, bundan da vuku bulduğu değil, belki yakın olduğu kastedilir. Allah'ın emri geldi meâlindeki sözünün, Allahın azabının belirtileri, işaretleri ve izleri ortaya çıkmıştır demektir. Yoksa onun azabının bir mekândan başka bir mekâna geldiği anlamında değildir. Nitekim yüce Allah "Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti" buyurmuştur. Kıyâmetin belirtileri Hz. Peygamberdir (s.a.), çünkü peygamberlik onunla son bulmuştur. O kıyametin alâmeti idi. Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Ben ve kıyâmet şu iki parmak gibi yakın gönderildik" buyurduktan sonra (yan yana duran) iki parmağına işaret etti" .
Kıyâmetin bir an önce gelmesini isteyip durmayın. Çünkü sizin bunda bir menfaatiniz yoktur, neden acele ediyorsunuz ki? Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Şunu da söyle: "Ne dersiniz, ya O'nun azabı bir gece veya gündüz vakti üstünüze inerse!" Günah içinde boğulmuş olanların böyle acilen vuku bulmasını istedikleri bunların hangisidir?" Çünkü bunda onlar için bir menfaat yoktur, belki onlar aleyhine bir zarar vardır.
Allah, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır ve yücedir. "Sübhâne" (سُبْحَانَ) kelimesi Allah'ı yüceltme kelimesidir, bu kelimeyi Allah, inkârcıların söylediklerinden Allah'ı uzak tutmak ve Allah'a nispet ettikleri çocuk, eş, ortak ve diğer eşyadan ve zıtlardan yüceltmek üzere, veli kullarının dilinde söyletir; Allah bunlardan yücedir. "Sübhanallah (سُبْحَانَ اللَّهِ) uzak görülen yahut tuhaf karşılanan yahut büyütülen bir şeyin arkasından buna bir cevap olmak üzere belirtilen bir kavramdır. O da Allah'a yakışmayan çocuk, ortak ve benzeri şeylerle ilgili sözler ve nitelemelerin ardından belirttiği bir kavramdır. Allah'ı vasıflandırdıkları şeylerden beri kılmak için Allah sübhanehu (سبحانه) buyurmuştur.
Yorumu Yorumla
-
Etâ (أَتَىٰ)
Kök: e-t-y
Bu sözcük, sözlükte "gelmek, ulaşmak, varmak" anlamlarına gelir. İlgili ayetin bağlamında, Allah'ın emrinin (kıyamet, azap veya kesinleşmiş ilahi hüküm) gelişini ifade etmek için kullanılmıştır. Fiilin geçmiş zaman (mazi) kipiyle gelmesi, gerçekleşmesi kesin olan gelecekteki bir olayın, çoktan olmuş gibi kesinliğini vurgulamak içindir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "e-t-y" kökünün temel anlamının "bir şeyin kolaylıkla ve kendi doğallığı içinde gelmesi" olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla, ilahi hükmün önüne geçilemez ve doğal bir zorunlulukla gelişine işaret ettiğini vurgular.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında fiziksel bir geliş ile emir veya zaman gibi soyut kavramların gelişi arasındaki farka dikkat çeker. Râgıb'a göre bu ayette "etâ" fiilinin geçmiş zaman formunda kullanılması, vadedilen durumun mutlak gerçekliğini ve kesinliğini ifade eder; Kur'an'ın üslubunda gelecekteki kesin olaylar mazi sigasıyla anlatılır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman ve varlık tasavvuru üzerinden yaptığı semantik analizlerde, ilahi emirleri bildiren bu tür fiillerin çizgisel insan zamanına tabi olmadığını belirtir. Izutsu'ya göre "etâ", ontolojik olarak çoktan varlık kazanmış ve karara bağlanmış bir ilahi gerçekliğin insanlık sahnesine çıkışını ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da hareket bildiren bu tür fiillerin Allah'ın hükmüne ve emrine nispet edildiğinde teolojik bir ağırlık kazandığını; zamansal bir geçmişten ziyade, ilahi iradenin karşı konulamaz kesinliğini anlattığını aktarır.
Emru (أَمْرُ)
Kök: e-m-r
Sözlükte "buyruk, iş, durum, hadise" anlamlarına gelir. Ayetin bağlamında, muhatapların aceleyle gelmesini istedikleri azap, kıyamet veya ilahi karar anlamında kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün iki temel anlamı olduğuna dikkat çeker: Birincisi yasaklamanın zıddı olan "buyruk", ikincisi ise "iş/durum" (şâ'n). İbn Fâris, ayetteki kullanımın her iki anlamı da kapsayabileceğini, ancak bağlamın bunun kesinleşmiş bir ilahi hadise veya azap hükmü olduğunu gösterdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "emr" kelimesinin "buyurmak" anlamında bir masdar olmakla birlikte, Kur'an'da sıklıkla "büyük iş, önemli hadise" anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette kelimenin, müşriklerin alay konusu yaptığı büyük yargı gününü veya helak edici ilahi kararı temsil ettiğini ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın Mekke dönemi bağlamına yönelik analizlerinde, "emr" kelimesinin bu tür ayetlerde sıklıkla müşriklere yöneltilen eskatolojik (ahirete dair) tehditlerle ilişkili olduğunu belirtir. Öztürk'e göre kelime, soyut bir uyarının somut bir felaket veya yargı olarak gerçekleşmesini ifade eder.
Allâhi (ٱللَّهِ)
Kök: e-l-h
Kâinatın yaratıcısı ve yöneticisi olan tek ve yüce varlığın özel ismidir. Kelimenin kökeni ve türeyip türemediği konusunda dilbilimciler arasında farklı görüşler bulunmaktadır.
İbn Fâris, ismin kökenini "e-l-h" köküne dayandırır ve bu kökün "kulluk etmek, yönelmek ve sığınmak" anlamlarına geldiğini ifade eder.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Aramice/Süryanice (Alaha) kökenlerine ve İslam öncesi Arabistan'daki kullanımına değinir. Jeffery'e göre kelime, bölgede bilinen yüce bir tanrı konsepti olmakla birlikte, Kur'an'ın tevhid vurgusuyla tamamen arındırılmış ve mutlak monoteist bir çerçeveye oturtulmuştur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan adlı çalışmasında kelimenin derin bir semantik analizini yapar. Izutsu, Kur'an'ın İslam öncesi dönemdeki belirsiz "yüce tanrı" (Allah) kavramını alıp, onu varlığın, kudretin ve emrin mutlak merkezi haline getirerek tüm anlamsal alanı bu isim etrafında nasıl yeniden yapılandırdığını gösterir. Bu ayette de "emr"in (hükmün) doğrudan bu yüce isme nispet edilmesi bu mutlak otoriteyi vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin türemiş (müştak) veya özel (camid) bir isim olup olmadığı yönündeki dilbilimsel tartışmaları özetler ve nihayetinde ismin, Zât-ı Akdes'in tüm kemal sıfatlarını kendisinde toplayan en kapsamlı özel ismi (lafza-i celâl) olduğunu teyit eder.
Fe lâ test'acilûhu (فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ)
Kök: a-c-l
"Fe" (o halde/öyleyse) bağlacı, "lâ" (olumsuzluk/yasaklama) edatı, "istif'al" babından "ist'acele" (acele etmesini istemek) fiili ve "hu" (onu) zamirinden oluşur. Bağlam içinde "O halde onun (Allah'ın emrinin/azabının) acele gelmesini istemeyin" anlamını taşır.
İbn Fâris, "a-c-l" kökünün yavaşlık ve teenninin zıddı olan "ivme, çabukluk" anlamına geldiğini belirtir. Fiilin girdiği "istif'al" kalıbı, bir şeyin çabucak olmasını talep etmek, istemek anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, insan doğasının aceleci (acul) olduğunu hatırlatarak, müşriklerin Allah'ın azabını aceleyle istemelerinin aslında bir alay ve inkâr psikolojisinden kaynaklandığını belirtir. Râgıb'a göre Kur'an, bu ayetle onların bu yersiz taleplerini kesin bir dille reddetmektedir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik boyutlarına dikkat çeker. Kılıç'a göre, inkârcı aklın hemen o anda ampirik bir kanıt (azap) talep eden aceleci psikolojisi, ayetteki bu ilahi yasaklamayla karşılanmakta; onlara ilahi planın insan aceleciliğine göre değil, kendi vakti merhununa göre işlediği bildirilmektedir.
Subhânehu (سُبْحَٰنَهُۥ)
Kök: s-b-h
"Tenzih ederim, O ne yücedir" anlamında, Allah'ı her türlü eksiklikten, acizlikten ve ortak koşulmaktan uzak tutmayı ifade eden bir masdardır.
İbn Fâris, "s-b-h" kökünün temelinde "suda yüzmek, hızla mesafe kat etmek ve uzaklaşmak" anlamlarının bulunduğunu ifade eder. Teolojik bağlama aktarıldığında bu kelime, Allah'ı her türlü kötülükten, noksanlıktan veya şirk koşulan ortaklardan son derece uzak tutmak anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, su veya havada hızla hareket etme anlamındaki fiziksel köken ile Allah'ı tenzih etmedeki zihinsel/dilsel çabukluk arasında bağ kurar. "Subhân", O'nun mutlak saflığını ve müşriklerin iddialarından beri olduğunu ilan eden, isimleşmiş bir masdardır.
Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin yapısal analizlerinde, "subhânehu" gibi formüllerin, ilahi olan ile Mekkelilerin dünyevi/şirk temelli iddiaları arasına kesin bir teolojik sınır çeken ontolojik bir tepki, bir tür litürjik (ibadete dair) nakarat işlevi gördüğünü tespit eder.
Ve teâlâ (وَتَعَٰلَىٰ)
Kök: a-l-v
"Ve çok yücedir" anlamına gelir. "Tefâ'ul" babında bir fiil olup, yüksekliğin, aşkınlığın ve yüceliğin O'nun zâtına içkin, mutlak bir özellik olduğunu ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün her türlü yükseklik, üstünlük ve galebe çalma (galip gelme) anlamlarını barındırdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu fiil Allah'a nispet edildiğinde; O'nun zatının ve sıfatlarının, insanların yaptığı her türlü kıyaslamadan ve uydurdukları sahte niteliklerden sonsuz derecede yüksek ve aşkın olduğunu ifade ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi insanın "şirk" (ortak koşma) eyleminin tam zıddı bir bağlamda analiz eder. Izutsu'ya göre buradaki "yükseklik" (uluvv) mekânsal bir yükseklik değil, ontolojik bir aşkınlıktır; Tanrı'nın varlığı, kendisine ortak koşulan o sahte ilahlardan kategorik olarak bambaşka ve mutlak surette üstündür.
Ammâ (عَمَّا)
Kök: an + mâ
"عَنْ" (den/dan, hakkında) harf-i cerri ile "مَا" (şey, ne) ism-i mevsulünün birleşip kaynaşmış (idgam edilmiş) halidir. "O şey(ler)den ki" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an'ın gramer ve üslup özelliklerini incelediği çalışmalarında, "an" edatının "mâ" ilgi zamiriyle bu şekilde kaynaşmasının, müşriklerin Allah'a ortak koştukları her türlü nesneyi, inancı ve fiili genelleştirerek kapsayan bir ifade bütünlüğü sağladığına dikkat çeker.
Yuşrikûn (يُشْرِكُونَ)
Kök: ş-r-k
Sözlükte "ortak olmak, paylaşmak" anlamlarına gelir. Dini bağlamda, Allah'ın zatında, sıfatlarında veya fiillerinde O'na başka varlıkları eş ve ortak koşmak demektir. Fiilin geniş/şimdiki zaman kipiyle (muzari) gelmesi, eylemin sürekliliğini ifade eder.
İbn Fâris, kökün temel anlamının "iki şeyin birbirine karışması veya ortaklık kurması" olduğunu belirtir. Dini terminolojide ise Allah'ın hakkı olan bir konuma bir başkasını ortak etmek anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramını yapısal olarak tanımlar ve bunun, Allah'a zatında, sıfatlarında veya sadece O'na yapılması gereken ibadette bir ortak tanımak olduğunu söyler. Râgıb, ayette fiilin muzari (şimdiki zaman) sigasında kullanılmasının, müşriklerin bu ortak koşma eylemini aktif ve sürekli bir süreç olarak devam ettirdiklerini gösterdiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "şirk"i, en üstün olumlu değer olan "tevhid"in (birleme) tam karşısındaki en büyük negatif değer olarak konumlandırır. Izutsu'ya göre Mekkeliler Allah'ın varlığını inkâr etmiyor, ancak O'nun otorite alanını daha alt seviyedeki tanrılarla "paylaştırıyorlardı". Ayetteki bu kelime, bu hiyerarşik şirk sisteminin reddedilişini ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Hicaz bölgesinin sosyo-dini ortamı içinde bağlamsallaştırır. Öztürk'e göre "şirk", sadece zihinsel veya teolojik bir yanılgı değil; aynı zamanda Kur'an vahyinin sistemli bir şekilde yıkmayı hedeflediği, Kâbe merkezli sosyo-ekonomik ve politik bir güç paylaşım sistemiydi.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla