اَلسَّمَٓاءُ مُنْفَطِرٌ بِه۪ۜ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Müzzemmil Sûresi, 18. Ayet
Daralt
X
-
"O gün gökler paramparça olacak, Allah'ın vâdi mutlaka yerine gelecektir"
O gün gökler paramparça olacak. O gün gökler, çocukları ihtiyarlatması ile, yani dehşeti ve korkusunun şiddeti ile paramparça olacaktır. Ya da o gün gökler, bulutlarla paramparça olacaktır. O gün gökler, Allah Teâlâ’nın emri ve hükmü ile paramparça olacaktır da denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ bu âyette (semâ kelimesi müennes olduğu için kurala göre haber de müennes yapılarak) “es-semâu munfetıratun” (اَلسَّمَاءُ مُنْفَطِرَةٌ) değil de “munfetırun” (مُنْفَطِرٌ) diye müzekker kullanmaktadır. Zeccâc, “munfetırun bih” (مُنْفَطِرٌ بِهِ), “zâtu infıtârin” (ذَاتُ انْفِطَارٍ), yani “parçalanma sahibi” anlamındadır demiştir. Mübtedânın haberi, -müzekker kelimelerde yapıldığı gibi- müzekker olarak ifade edilmiştir. Tıpkı “imraetun murdı atun” (اِمْرَأَةٌ مُرْضِعَةٌ) diyecek yerde “imraetün zâtü irdain” (اِمْرَأَةٌ ذَاتُ إِرْضَاعٍ) “emzirme sahibi kadın” mânasında “imraetun murdfun” denildiği gibP.
Allah’ın vâdi mutlaka yerine gelecektir. Gerçekleşecek olan, vâd değil, vâdedilendir. “Şüphesiz Onun vâdi yerine gelecektir” meâlindeki beyan da böyledir. Vâd, getirilmez, aksine vâdedilen husus gerçekleştirilir. Fakat vâdedilen husus, vâdolarak ifade edilmiştir. Çünkü vâdin sonuçlarından biridir. Bu, “el-mataru rahmetullâhi” (الْمَطَرُ رَحْمَةُ اللهِ) cümlesine benzer. Cümlenin mânası, “yağmur rahmettir” değildir, aksine “yağdırılan yağmur Allah’ın rahmeti sayesinde yağmıştır” demektir. “es-Salâtü emrullâhi” (اَلصَّلَاةُ أَمْرُ اللهِ) cümlesi de başka bir örnektir. Bunun mânası şöyledir: Namaz Allah’ın emri ile kılınır. Yoksa “Namaz Allah’ın vasfedildiği emridir” demek değildir. “Vâdedilen şey” de böyle olup vâde nispet edilmiştir. Çünkü onlar vâdedilen şeye vâd ile lâyık oldular, yoksa vâdın bizâtihî kendisi, yapılan ve getirilen olduğu için değil.
Yorumu Yorumla
-
Semâ (السماء)
Kelimenin kökeni, Arapçada yükseklik, üstte olma, yücelik ve bir şeyin tavanı anlamlarına gelen s-m-v köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının dikey olarak yükselmek ve her türlü aşağılığın zıddı olan "üstte bulunma" hali olduğunu belirtir; kelimenin bu bağlamda yeryüzünü kuşatan ve üzerinde yükselen gök kubbeyi ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "semâ" kavramının nisbi olduğunu, insanın üzerinde bulunan ve onu gölgeleyen her şeyin dilbilimsel olarak bu isimle anılabileceğini ancak ayetteki kullanımın doğrudan kozmik gökyüzünü ve ilahi kudretin muazzam bir eseri olan gök katlarını temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki kadim köklerine işaret ederek, Süryanicedeki şamayya ve İbranicedeki şamayim kelimeleriyle olan köklü bağıntısını inceler; bu kavramın Mezopotamya ve Ortadoğu kozmolojisinde tanrısal otoritenin mekanı olarak görülen "gök" mefhumunun Arapçalaşmış formu olduğunu belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin Arapça şiirde ve Kur'an öncesi metinlerdeki kullanımını değerlendirerek, onun sadece fiziksel bir boşluğu değil, sarsılmaz bir düzene sahip olan ve Tanrı'nın mutlak hakimiyetini yansıtan bir tavan/yapı (binâ) olarak kurgulandığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu ayetteki semâ vurgusunun eskatolojik bir kırılmayı haber verdiğini; İslam öncesi dönemde "ebedi ve sarsılmaz" kabul edilen gökyüzünün, vahyin gelişiyle birlikte kıyamet anında yok olacak geçici bir madde formuna büründüğünü yorumlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, gökyüzünün bu ayetteki konumunu ontolojik bir sahne olarak değerlendirir; insanın üzerinde yükselen bu muazzam varlığın bile ilahi irade karşısında dağılacak olması, her türlü dünyevi gücün faniliğine dair en büyük görsel kanıttır.
Münfatır (منفطر)
Arapçada yarılmak, çatlamak, boyuna ikiye ayrılmak ve ilk defa ortaya çıkmak anlamlarına gelen f-t-r kökünden türemiş bir ism-i fâildir (etken sıfat). İbn Fâris, bu kökün temelinde bir bütünün içten gelen bir basınçla dışa doğru yarılması, açılması ve ayrılması manasının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fıtr" kelimesinin bir şeyi uzunlamasına yarmayı ifade ettiğini; kelimenin "fıtrat" (yaratılış) ile olan semantik bağına dikkat çekerek, göğün yarılmasını (infıtar) yaratılışın (fıtrat) tersine dönmesi ve kozmik düzenin ilk haline rücu ederek parçalanması olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi kıyamet sahnelerinin en sarsıcı tasvirlerinden biri olarak görür; sarsılmaz zannettiğimiz gök kubbenin bir kâğıt gibi yırtılması veya bir kumaş gibi ortasından yarılması imgesinin, muhatabın zihnindeki dünyevi güvenlik algısını yerle bir ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, kavramın Geç Antik Çağ'ın apokaliptik literatüründeki "göklerin açılması" (apokalypsis) temasıyla olan yapısal benzerliğine değinir; ancak Kur'an'ın bu yarılmayı sadece ilahi bir tecelli için bir "kapı açılması" olarak değil, aynı zamanda fiziksel evrenin nihai çöküşü ve maddesel bir imha süreci olarak kurguladığını öne sürer. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki sertlik ve tınıya dikkat çekerek; "f-t-r" seslerinin telaffuzundaki patlayıcı etkinin, gökyüzünün o dehşet verici sarsıntı anındaki gürültüsünü ve parçalanma şiddetini yansıtan bir i'caz örneği olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette müzekker (eril) formda gelmesine rağmen müennes (dişil) olan semâ kelimesini nitelemesini dilsel bir incelik olarak görür ve bunun olayın şiddetinden kaynaklanan dehşet verici bir dilsel kayma (iltifat/teşhis) olabileceğini veya göğün bütünüyle bir "yarılma eylemi" haline dönüştüğünü simgelediğini yorumlar.
Kâne (كان)
Arapçada olmak, bulunmak, meydana gelmek ve süreklilik ifade etmek anlamlarına gelen k-v-n kökünden türemiş bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir şeyin yokluktan varlığa çıkması ve bir durumun gerçeklik kazanması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kâne" fiilinin bazen geçmişte olup biten bir durumu, bazen de gerçekleşmesi mutlak olan ve zamanın ötesinde bir hakikat niteliği taşıyan eylemleri ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, ayette gelecekte gerçekleşecek olan kıyamet ve ilahi vaat hakkında "kâne" (oldu/idi) kipiyle geçmiş zamanın kullanılmasının Arap belagatındaki "vukûu muhakkak" (gerçekleşmesi kesin) kuralına dayandığını; Allah katında karara bağlanmış bir hükmün, henüz yaşanmamış olsa bile olmuş bitmiş bir kesinlikte sunulduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kullanımın ilahi sözün (vaat) zamanın sınırlayıcılığından azade olduğunu gösterdiğini; muhataba "bu olay mutlaka gerçekleşecektir, şüpheniz olmasın" mesajını en güçlü dilsel formda verdiğini vurgular.
Va'd (وعد)
Arapçada söz vermek, geleceğe dair bir şeyi haber vermek, iyi veya kötü bir sonucu bildirmek anlamlarına gelen v-a-d kökünden türemiş bir isimdir. İbn Fâris, bu kökün sözlükte hem hayır (vaad) hem de şer (vaîd) içerikli bir bildirimde bulunmak, bir işi belirli bir zamana bağlayıp sözünü vermek manasına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "vaad" kelimesinin doğrudan doğruya gerçekleşecek olan olayın kendisini değil, o olayın gerçekleşeceğine dair verilen mutlak ilahi teminatı ve fermanı ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, vaad kavramını Kur'an'ın "tarih felsefesi"nin temeli olarak görür; Allah'ın tarih boyunca peygamberleri aracılığıyla insanlığa sunduğu "büyük hesap günü" uyarısının bu kelimeyle kurumsallaştığını, dolayısıyla vaadin gerçekleşmesinin Allah'ın doğruluğu (sıdk) ve adaletiyle doğrudan ilişkili ontolojik bir zorunluluk olduğunu savunur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki bağlamında özellikle kıyametin kopması ve inkar edenlerin cezalandırılmasına yönelik ilahi tehdidi kapsadığını; Mekke müşriklerinin alay ederek "ne zaman gerçekleşecek?" dedikleri o sarsıcı anın, aslında ilahi bir program dahilinde adım adım ilerleyen bir "söz" olduğunu ifade eder.
Mef'ûl (مفعولا)
Arapçada yapmak, eylemek, bir şeyi gerçekleştirmek manasındaki f-a-l kökünden türemiş bir ism-i mef'uldür (edilgen sıfat). İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin icra edilmesi, fiiliyata dökülmesi ve teoriden pratiğe geçirilmesi manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fiil" kavramının hayvanların veya cansızların hareketlerinden ziyade, özellikle akıl sahibi varlıkların bilinçli ve amaçlı eylemlerini ifade ettiğini; "mef'ûl" kelimesinin ise bu iradenin tam olarak hayata geçirilmiş, somutlaşmış halini temsil ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda bu kelimenin yer almasını "ontolojik bir mühür" olarak değerlendirir; Allah'ın vaadinin sadece bir sözden ibaret kalmayacağını, onun maddesel ve ruhsal evrende mutlaka "yapılmış/yerine getirilmiş" bir gerçekliğe dönüşeceğini, ilahi iradenin önünde hiçbir engelin duramayacağını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayeti bitiren o kesin ve ritmik yapısının, ilahi adaletin nihai infazını simgeleyen bir hüküm cümlesi gibi tınladığını; "vaad" (söz) ile "mef'ûl" (eylem) arasındaki boşluğun ilahi kudretle tamamen kapatıldığını vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla