Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Müzzemmil Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Müzzemmil Sûresi, 15. Ayet

    اِنَّٓا اَرْسَلْنَٓا اِلَيْكُمْ رَسُولاً شَاهِداً عَلَيْكُمْ كَمَٓا اَرْسَلْنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ رَسُولاًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnâ erselnâ ileykum rasûlen şâhiden ‘aleykum kemâ erselnâ ilâ fir’avne rasûlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Doğrusu Firavun'a bir elçi gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda tanık olacak bir peygamber gönderdik!"

      Doğrusu Firavun'a bir elçi gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda tanık olacak bir peygamber gönderdik. Yüce Allah onlara bir peygamber gönderdiğini haber veriyor. “Şâhid” (شَاهِدًا) kelimesi şahit demektir. Yani kıyâmet günü aleyhlerine tanıklık edecektir. Nitekim yüce Allah bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Yine o gün her ümmetin içinden kendileri hakkında birer tanık çıkaracağız; seni de bu kimseler hakkında tanık yapacağız”. Ya da “şâhid” kelimesi, onlara lütfettiği nimetlere tanık anlamına da gelir. Çünkü onlar, Hz. Peygamberi güvenilir bir kişi olarak tanıyorlardı. Aralarında bulunmasından ve yaşadığı hayattan haberdardılar. Ona yalancılıkla iftira atacakları bir konumda değillerdi. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “İçlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur”. Veya “şâhid”, onların aleyhine şahitlik edecek anlamında da olabilir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar size haram kılındı”. Hz. Peygamber, şehadete ehil gördükleri bir konumdaydı. Hiç yalanını görmedikleri halde nasıl oluyor da onu yalancılıkla itham ediyorlardı? Hz. Mûsâ da böyleydi. Peygamber olarak gönderildiği insanların arasında yetmişti. Onu günah işlemez ve âdil biri olarak tanıyorlardı. Şu halde küçük yaşta gördükleri hali nedeniyle onu küçük görüyorlardı. “Sen içimizde yıllarca kalmadın mı?

      Doğrusu Firavun'a bir elçi gönderdiğimiz gibi. Allah Teâlâ, Mekkelilerin Resûlullah’a (a.s.) yaptıkları muamelenin, Firavun ve kavminin Hz. Mûsâ’ya (a.s.) yaptıkları muamelenin aynısı olduğunu belirtmektedir. Cenâb-ı Hak, onlara Hz. Musa'yı yalanlayanların durumlarını ve kendisini yalanlayıp hafife aldıkları için başlarına gelen İlâhî gazabı halırlattı, böylece ibret alsınlar ve Resûlullahı (a.s.) hafife almaktan vazgeçsinler. Aynı şeylerin başlarına gelmemesi, kuvvetlerine ve sayılarının ve mallarının çokluğuna aldanmamaları buna bağlıydı. Çünkü Hz. Musa'yı (a.s.) yalanlayanların malları ve evlatları daha çok ve onlardan daha güçlüydüler. Ancak bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın karşısında onlara hiçbir fayda vermedi.

      Hz. Mûsâ (a.s.) ve Firavunun isimlerinin ve başlarından geçen olayların anlatılması, o hadiselerin Mekkeliler arasında yaygın olmasına da bağlı olabilir. Çünkü onlar yahudilerin seçkinleriydiler ve Hz. Mûsâ (a.s.) ile Firavunun arasında geçen hadiselerden haberdardılar. Hz. Musa'yı (a.s.) yalanlamaları dolayısıyla Firavun ve kavminin başına gelenleri onlara haber veriyorlardı. Allah Teâlâ, yalanlamaktan vazgeçsinler diye onlara Hz. Mûsâ (a.s.) zamanında yaşananları hatırlatmıştır. Bunun bir diğer sebebi de Cenâb-ı Hakk’ın onlara tek tek delillerle karşı çıkabildiği gibi, toplu delillerle de karşı çıkabilmesidir. Çünkü böyle bir durum, şüpheleri ortadan kaldırır ve mazeret kapısını kapatır. Veya Allah Teâlâ’nın onlara Hz. Musa'nın (a.s.) ve kavminin yaşadıklarını hatırlatması, dönem olarak daha yakın olmalarından da olabilir. Çünkü Hz. Musa'nın (a.s.) kavmi, dünyada köleleri kazınarak yok edilen en son kavimdi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnâ (إنا)

        Arapçada "biz" anlamına gelen birinci çoğul şahıs zamiri "nahnü" (نحن) ile pekiştirme edatı olan "inne" (إن) harfinin birleşmesinden oluşmuştur. İbn Fâris, bu yapının temelinde kesinlik, teyit ve haberin doğruluğuna dair sarsılmaz bir vurgu bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın kendisinden "Biz" (azamet çoğulu) olarak bahsetmesinin, ilahi kudretin görkemini, şanının yüceliğini ve yapılacak olan eylemin (peygamber gönderme) tek bir sıfatın değil, tüm esma-i ilahiyyenin bir tecellisi olduğunu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu zamirin kullanımını "İlahi Benlik"in otoriter bir beyanı olarak yorumlar; hitabın doğrudan ve kuşatıcı bir güçle muhataba yöneldiğini, sözün sahibinin mutlak egemenliğini semantik bir vurguyla pekiştirdiğini vurgular.

        Erselnâ (أرسلنا)

        Arapçada bir şeyi serbest bırakmak, bir grubu bir görevle göndermek ve ulaştırmak anlamlarına gelen "r-s-l" kökünden türemiş, mazi (geçmiş zaman) formunda bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin önündeki engellerin kaldırılarak hedefine doğru akıtılması veya bir elçinin özel bir mesajla yola çıkarılması manasının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irsal" kavramının sadece fiziksel bir gönderme değil, aynı zamanda gönderilen kişiye özel bir yetki, mesaj ve sorumluluk yüklenmesi anlamına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin geçmiş zaman kipiyle kullanılmasının, Hz. Muhammed'in peygamberliğinin bir tesadüf değil, ilahi iradenin ezelden beri süregelen sistemli bir kararı (sünnetullah) olduğunu ve bu kararın artık geri dönülemez bir gerçekliğe dönüştüğünü ifade eder.

        İleykum (إليكم)

        Arapçada yönelme bildiren "ilâ" (إلى) edatı ile ikinci çoğul şahıs zamiri olan "kum" (كم) ekinin birleşimidir. İbn Fâris, yönelme edatının bir eylemin nihai hedefine ulaştığını gösterdiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ifadenin ilahi mesajın muhatabını doğrudan belirlediğini; peygamberin genel bir davetçi olmasının ötesinde, o anki Mekke toplumuna ve onların şahsında tüm insanlığa yönelik spesifik bir "yöneliş" olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu doğrudan hitabın (Size), inkarcıların "bu mesaj kime geliyor?" şeklindeki istihzalarına karşı net bir cevap olduğunu ve sorumluluğun artık tamamen muhatapların omuzlarına bırakıldığını vurgular.

        Rasûlen (رسولا)

        Arapçada gönderilen, elçi, mesaj taşıyan ve bir otoriteyi temsil eden kişi manasındaki "r-s-l" kökünden türemiş bir isimdir. İbn Fâris, bu kelimenin sözlükte peş peşe gelen ve birbiriyle uyumlu olan haber akışını da temsil ettiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "rasûl" kavramının, kendisine vahyedilen şeriatı başkalarına tebliğ etmekle görevlendirilen en üst düzey ilahi görevliyi tanımladığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki izini sürerek; Süryanice "rshila" ve Aramicede benzer formlarda bulunan "elçi/gönderilmiş" kavramlarıyla olan tarihsel bağını inceler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "rasûl" kelimesinin sıradan bir "haberci"den (mürsel), ilahi otoritenin yeryüzündeki sarsılmaz temsilcisine ve hukuk yapıcı bir figüre evrildiğini, kelimenin bu ayette mutlak bir otorite vurgusuyla yer aldığını yorumlar.

        Şâhiden (شاهدا)

        Kelimenin kökeni, Arapçada bir şeye tanık olmak, bir yerde hazır bulunmak, görmek ve bildiğini beyan etmek anlamlarına gelen "ş-h-d" köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temelinde bilginin gözleme ve kesinliğe dayanması, gizli olmayan, aşikar olan hakikat manasının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şâhid" kavramının hem dünyada peygamberin insanların amellerine gözlemci olması hem de ahirette bu amellere dair ilahi mahkemede tanıklık yapması anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, peygamberin bu vasfını, ilahi gerçeklik ile insan dünyası arasındaki epistemolojik köprü olarak görür; peygamberin sadece mesajı iletmekle kalmadığını, aynı zamanda o mesajın hayattaki uygulanışına ve muhatapların tepkilerine "tanıklık" ederek eskatolojik bir kanıt oluşturduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tanıklığın ontolojik bir ağırlığı olduğunu; peygamberin varlığının inkarcılar için bir mazeret bırakmadığını, onun şahitliğinin hakikatin somutlaşmış bir delili olduğunu ifade eder.

        Aleykum (عليكم)

        Arapçada üstünlük, baskınlık ve sorumluluk bildiren "alâ" (على) edatı ile "kum" zamirinin birleşimidir. İbn Fâris, bu edatın temelinde bir şeyin üzerinde olma, onu kuşatma ve bağlayıcılık manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "aleykum" (sizin aleyhinize/üzerinize) ifadesinin peygamberin tanıklığının sıradan bir gözlem olmadığını, aksine muhatapların sorumluluklarını denetleyen ve hesap gününde aleyhlerine bir kanıt teşkil edebilecek olan otoriter bir gözetim olduğunu açıklar.

        Kemâ (كما)

        Arapçada benzerlik ve kıyas bildiren "kef" (ك) harfi ile mastarlaştırma eki olan "mâ" (ما) edatının birleşimidir. İbn Fâris, bu yapının iki olay veya durum arasında mutlak bir benzerlik ve paralellik kurmak için kullanıldığını ifade eder. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu edat aracılığıyla tarihsel bir "tipoloji" kurduğuna dikkat çeker; Hz. Muhammed'in yaşadığı sürecin tesadüfi olmadığını, tarihteki en büyük kırılma anlarından biri olan Hz. Musa-Firavun olayıyla aynı "ilahi şablon" içinde yer aldığını vurguladığını belirtir.

        Erselnâ (أرسلنا)

        (Yukarıda analiz edildiği üzere) İlahi bir görevle elçi gönderme eylemini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, fiilin burada ikinci kez tekrar edilmesinin, tarihin farklı dilimlerinde gerçekleşen bu iki büyük görevlendirme arasındaki yapısal ve amaçsal birliği tekit ettiğini belirtir.

        İlâ (إلى)

        Arapçada yönelme, bitiş ve bir hedefe ulaşma bildiren edattır. İbn Fâris, bu edatın eylemin sınırını ve muhatabını tayin ettiğini ifade eder.

        Fir'avne (فرعون)

        Özel bir isimdir; etimolojik kökeni Eski Mısır dilindeki "Per-Aa" (Büyük Ev/Saray) tabirine dayanmaktadır. İbn Fâris, Arapça dil sisteminde bu ismin "aşırı giden, zorba, kibirli" manasındaki "fara'ne" eylemiyle ilişkilendirildiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Mısır kökenli olduğunu teyit ederek; Yahudi-Hristiyan literatürü üzerinden Arapçaya geçtiğini, Kur'an'da ise şahıs isminden ziyade ilahi otoriteye karşı çıkan mutlak "zorba ve müstekbir kral" tipolojisini temsil eden bir sembole dönüştüğünü açıklar. Michael Cook, Firavun isminin Kur'an'da sadece tarihsel bir karakter değil, tevhidi mesajın karşısına dikilen siyasi ve askeri gücün değişmez arketipi olarak kullanıldığını ifade eder.

        Rasûlâ (رسولا)

        (Yukarıda analiz edildiği üzere) Elçi manasındadır. Râgıb el-İsfahânî, bu ayette Firavun'a gönderilen elçiden (Hz. Musa) bahsedilirken de aynı kelimenin seçilmesinin; peygamberliğin özündeki sürekliliği ve her iki elçinin de aynı kaynaktan beslenen eşdeğer bir otoriteye sahip olduğunu vurgulamak için olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X