Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Müzzemmil Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Müzzemmil Sûresi, 13. Ayet

    وَطَعَاماً ذَا غُصَّةٍ وَعَذَاباً اَل۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve ta’âmen żâ ġussatin ve ’ażâben elîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ve boğazdan geçmeyen bir yiyecek, elem verici bir azap vardır."

      Ve boğazdan geçmeyen bir yiyecek, elem verici bir azap vardır. Bazıları söz konusu yiyeceğin zakkum ve darî olduğunu söylemişlerdir. Allah Teâlâ bir âyette “Onlar için kuru, dikenli bir bitkiden başka yiyecek yoktur”, bir başka âyette ise “Günahkârların yemeği olan zakkum ağacı” buyurmuştur. Söz konusu yiyeceğin bu ikisinden başka bir şey olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak onlara nimet ve ikram olarak bahşettiği yiyecek ve içeceklerin nimetine şükretmeyi terk edince onlara şükretmeyi terk etme karşılığında zikredilen yiyeceği ceza olarak değiştirmiştir. Allah Teâlâ’nın şu beyanını görmez misin: “Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız”. Yüce Allah, kendilerine verilen görme, işitme ve dil nimetine şükretmedikleri için onlara görme yerine körlüğü, işitme yerine de sağırlığı getirmiştir. Elbise yerine katran, bineklere binip gitme yerine ayakları üzere ve yüzüstü cehennem ateşine sürüklenme cezası vermiştir. Aynı şekilde Allah Teala'nın nimetlerine şükretmeyi terk ettikleri için yiyecek ve içeceklerini zakkum ve hamım ile değiştirmiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ta'âmen (طَعَامًا)

        Arapçada tatmak, yemek, beslenmek anlamlarına gelen "t-a-m" kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi tatmak, beslenmek ve yiyeceğin boğazdan geçmesi manasının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ta'âm" kavramının genel olarak yenilen her şey anlamına geldiğini, ancak bağlamında bu kelimenin dünyevi beslenmenin ve hazzın tam zıddı olarak, ahirette azap ve acı verici bir unsura dönüştüğünü açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimeyi eskatolojik kurgu içinde değerlendirerek; dünyada zenginlik ve güç göstergesi olan beslenme ve ziyafet unsurunun (ta'âm), cehennem sahnelerinde ironik bir şekilde cezalandırma aracına dönüşerek ontolojik bir zıtlık yarattığını yorumlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin surenin genel kurgusunda eleştirilen lüks, konfor ve zenginlik (na'me) şımarıklığıyla doğrudan ilişkili olduğunu; dünyada yoksulu doyurmayan, servetini paylaşıma açmayan elitlerin, sahip oldukları o eşsiz yiyeceklerin ahiretteki karşılığının bu azap yiyeceği olacağının oldukça sarsıcı bir retorikle dile getirildiğini vurgular.

        Gussatin (غُصَّةٍ)

        Kelimenin kökeni, Arapçada boğazda kalmak, yutkunamamak, tıkanmak ve nefes alamamak anlamlarına gelen "g-s-s" köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün özünde bir şeyin dar bir geçitte sıkışıp kalması, ilerleyememesi ve insanın yediği veya içtiği şeyin boğazında kalarak yutkunmasını engellemesi manasının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "gussa" kelimesinin boğazı tıkayan, ne yutulabilen ne de dışarı atılabilen azap verici nesne anlamına geldiğini; bağlamıyla bu kavramın, sadece fiziksel bir tıkanmayı değil, aynı zamanda ahiretteki çaresizliğin, ölümden beter olan sürekli bir boğulma krizinin tasviri olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin ses ve anlam uyumuna (fonetik icaz) dikkat çekerek; "g-s-s" kökündeki kalın ve hırıltılı seslerin, boğazdaki tıkanmayı, nefes darlığını ve can çekişme anındaki hırıltıyı işitsel olarak da hissettirdiğini, bunun Kur'an'ın estetik sanatlarından biri olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ait olduğu "zâ gussatin" (boğazı tıkayan/boğucu) tamlamasının edebi gücünü analiz eder; dünyada mazlumların hakkını hiç düşünmeden yutan inkarcıların, ahirette yutkunma yetilerini kaybederek bitmek bilmeyen bir boğulma azabıyla cezalandırılmalarının muazzam bir psikolojik misilleme olduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, dünyevi refah içinde lüks yiyecekleri kolayca tüketen şımarık elitlere, yutulamayan bu yiyeceğin psikolojik ve fiziksel bir şok olarak sunulduğunu ifade eder.

        Azâben (عَذَابًا)

        Arapçada engellemek, menetmek, alıkoymak ve şiddetli acı vermek manalarına gelen "a-z-b" kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir kimseyi yapmakta olduğu işinden, amacından, hareketinden veya rahatından alıkoymak manasının bulunduğunu; azabın da insanı doğal huzurundan, rahatından ve hayattan kopardığı için bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "azâb" kavramının bedene veya ruha yoğun bir şekilde elem veren, insanın fıtri sükûnetini parçalayan ve süreklilik arz eden şiddetli ceza anlamına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökenine dair tartışmalara değinerek, Arapça kökünden türemiş olmasının yanı sıra, kelimenin Geç Antik Çağ'da Süryanice ve Aramicede kullanılan cezalandırma ve işkence literatürüyle kavramsal bir etkileşim içinde olabileceğine işaret eder. Toshihiko Izutsu, azap kavramını Kur'an'ın ahlaki-eskatolojik sisteminin kilit taşlarından biri olarak değerlendirir; inkarcıların dünyada sergiledikleri kibrin ve peygambere yönelik yalanlama eylemlerinin (tekzib) karşılıksız kalmayacağını, ontolojik bir zorunluluk olarak kendi zıddı olan mutlak bir acı ve yıkım alanını doğurduğunu öne sürer.

        Elîmâ (أَلِيمًا)

        Kelimenin kökeni, Arapçada şiddetli acı çekmek, elem duymak, sızlamak ve ıstırap çekmek anlamlarına gelen "e-l-m" köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün özünde bedende veya ruhta hissedilen derin sızı, yara acısı ve her türlü katlanılmaz ıstırap manalarının yattığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "elîm" kelimesinin çok acı veren, ıstırabı ruhun ve bedenin en derinliklerine kadar nüfuz eden anlamında pekiştirmeli bir sıfat olduğunu; azap kelimesini niteleyerek cezanın salt dışsal bir yakıcılıktan ibaret olmadığını, bütünüyle içselleştirilmiş bir acı olduğunu açıklar. Angelika Neuwirth, azap kelimesinin bu tür sıfatlarla nitelenmesinin dönemin ayetlerindeki ritmik ve retorik yapının önemli bir parçası olduğunu; bu tekrarlanan apokaliptik ikaz formüllerinin, muhatapların zihinlerinde güçlü bir uyarıcı şok etkisi yaratmak amacıyla tasarlandığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, azabın bu sıfatla anılmasını metafiziksel bir boyutta yorumlar; acının sadece fiziksel bir işkence mekanizması değil, ilahi rahmetten sonsuza dek mahrum kalmanın, gerçeği inkar etmiş olmanın verdiği onulmaz pişmanlığın insan bilincinde yarattığı derin ve yakıcı varoluşsal ıstırap olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X