وَذَرْن۪ي وَالْمُكَذِّب۪ينَ اُو۬لِي النَّعْمَةِ وَمَهِّلْهُمْ قَل۪يلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Müzzemmil Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
"Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak; onlara biraz süre tanı."
Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak; onlara biraz süre tanı. Bu beyan, daha önce geçen “Onların söylediklerine katlan” cümlesinin mânasını pekiştirmektedir. Çünkü bu beyanla Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekrem’e (a.s.) sanki şöyle demektedir: Sana düşen sadece sabretmektir. Onlara karşı seni savunacak, intikamını alacak ve onlara hak ettikleri cezayı verecek olan benim. Sonra Allah Teâlâ, onların bu davranışa lâyık olduklarını ve helâki hak ettiklerini beyan ediyor. Çünkü onlar, nimet içinde yüzen yalanlayıcılardır. Yüce Allah’ın kendilerine verdiği nimet ve lütfun kıymetini bilmemişlerdir. Şükretmedikleri gibi bunun yerine küfre girmişlerdir. Onları bana bırak, çünkü onlar yalanlamaları sebebiyle helâki ve benim cezamı hak etmişlerdir. Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak cümlesinin mânası, onların işini bana bırak, demektir. Yoksa bu cümlenin mânası, Resûlullah’ın (a.s.) onlarla meşgul olup onları Allah’tan alıkoyduğu şeklinde değildir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir”. Cenâb-ı Hak onlara entrika imkânı vermemiştir, ama onlar entrika çevirince bu fiil Cenâb-ı Hakk’a nispet edilmiştir. Çünkü onlar, O’nun hükümranlığı altında entrika çevirmektedirler. Yüce Allah onlara entrika çevirme imkânı vermese bunu yapamazlardı. Şu İlâhî beyan da buna benzer: “Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz”. Onlar inanmamışlardır, yoksa Allah onları kâfir yapmamıştır. Fakat onların küfürleri Allah Teâlâ’nın hükmüyle gerçekleştiği için bu fiil O’na nispet edilmiştir. Allah Teâlâ’nın “Göğü yükseltti, dengeyi koydu”, “Yeryüzünü de mahlûkat için hazırladı” beyanları da buna benzer. Cenâb-ı Hak, göğü ve yeri başka bir varlık yükseltmiş ve sermiş olmasaydı “yükseltti ve serdi” şeklinde beyanda bulunur, yani başkasının yapmadığı bir fiili zatına nispet etmiştir. Bu iki âyetteki “yükseltme” ve “serme” fiili ile O’nun dışındaki hiçbir varlığın bunu yapmaya gücü yetmediğini belirtmek için O’na nispet edilmiştir. Allah Teâlâ’nın “Nihayet onlar onu kesip devirdiler; ama pişman oldular” meâlindeki âyeti de bunun bir benzeridir. Bu âyetin zahirî ifadesi, onların pişman olmaları gerektiğini belirtir. Fakat bunun mânası pişmanlığın onları kaplamasıdır. “Allah müminlerin dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise sahte tanrılardır; onları aydınlıktan karanlıklara sokarlar” meâlindeki âyet de aynı şekildedir. Müminler, Allah’ın kendilerini aydınlığa çıkarmasından önce karanlıkta değillerdi ki O onları aydınlığa çıkarsın. Aksine Allah onları karanlıklardan koruyup muhafaza etmiştir. Ancak bu beyan, onların karanlık içinde olmalarını gerektirmez. “Onları aydınlıktan karanlıklara sokarlar” cümlesi de inkâr edenlerin önceleri aydınlıkta olmalarını ve sahte tanrıların onları bundan çıkarmalarını gerektirmez. Âyetin zahirî ifadesi, zihni işaret edilen mânaya götürse de gerçek bu değildir. İşte açıklamakta olduğumuz O yalanlayıcıları bana bırak cümlesi de zahiren her ne kadar Hz. Peygamber’in araya girdiğini ve onları bırakmadığını ifade etse de -yukarıdaki âyetlerde olduğu gibi- aslında önünü kesme ve engelleme mânasına değildir. Müddessir sûresine geldiğimizde buna benzer başka örnekler de vereceğiz.
O yalanlayıcıları bana bırak cümlesinin mânası şöyle olmalıdır: “Yaptıkları )4izünden onları cezalandırma, onlara acele ile beddua etme, aksine biraz süre tanı. Onlara karşı Allah sana yeter”. Bazıları “namet” (النَّعْمَةِ) ve “ni‘met” (النِّعْمَةِ) kelimeleri arasında anlamca fark olduğunu söylemişlerdir. “Na met” kula onu adım adım yıkıma götürme ve helâk etme amacı ile verilen mala ve refaha denir. “İçinde yüzdükleri refah” meâlindeki beyan buna örnektir. “Nimet” ise yüce Allah’tan kullarına lütuf ve ihsan edilen iyiliktir ve hayırdır. “Nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca serdiğini görmez misiniz?” meâlindeki beyan da buna örnektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Zernî (ذرني)
Kelimenin kökeni, Arapçada bir şeyi bırakmak, terk etmek, önemsemeyip kendi haline salıvermek anlamlarına gelen "v-z-r" köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi arkada bırakmak, ondan vazgeçmek ve müdahale etmemek manasının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vezer" kavramının küçümseme ve değersiz bulma duygusuyla bir şeyi terk etmek anlamına geldiğini; ayetin bağlamında bu emrin, müşriklerin cezalandırılması işini peygamberin kendi üzerinden atarak bütünüyle Allah'a devretmesini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Onları bana bırak" şeklindeki bu ilahi hitabın, Mekke'nin zorba elitleri karşısında bunalan peygambere yönelik muazzam bir psikolojik tahkimat ve teselli olduğunu; düşmanla mücadelenin bireysel bir hesaplaşmadan çıkarılarak doğrudan ilahi iradenin güvencesi altına alındığını vurgular.
Mukezzibîn (المكذبين)
Arapçada gerçeğin zıddını söylemek, yalanlamak, inkar etmek ve asılsız çıkarmak manalarına gelen "k-z-b" kökünden türemiş ism-i fâil (etken sıfat) formunun çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün sözlükte doğruluğun (sıdk) karşıtı olarak yalan, asılsızlık ve gerçeği örtbas etme eylemini ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" kavramının salt dille yapılan basit bir yalanlama değil, ilahi mesajı kasıtlı, ısrarlı ve eylemsel olarak geçersiz kılma çabası olduğunu; bu kelimenin ayette hakikate karşı organize bir cephe oluşturan inkar aktörlerini tanımladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın anlamsal dünyasındaki en temel negatif kutuplardan biri olarak değerlendirir; "mukezzib" tipolojisinin, kendi sosyo-ekonomik çıkarlarını korumak adına ontolojik hakikate (vahye) karşı kibirli bir isyan başlatan ve peygamberi itibarsızlaştırmaya çalışan kurumsal küfrü temsil ettiğini öne sürer. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin barındırdığı aktif anlama dikkat çekerek, bu kişilerin sadece inanmayan (pasif) kimseler değil, inancı yok etmek için karşı propaganda üreten, yalanı sistematik bir araca dönüştüren eylemci bir güruh olduğunu yorumlar.
Na'me (النعمة)
Kelimenin kökeni, Arapçada yumuşaklık, pürüzsüzlük, refah, bolluk ve rahat bir yaşam sürmek anlamlarına gelen "n-a-m" köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün özünde hayatın kolaylığı, pürüzsüz akışı ve bedensel hazların karşılanması manasının bulunduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fonetik yapısındaki inceliğe dikkat çeker; "nun" harfinin esreli (ni'me) okunduğunda ilahi lütuf ve ihsan anlamına geldiğini, ancak ayetteki gibi üstünlü (na'me) okunduğunda doğrudan dünyevi lüks, şatafat, bedensel rahatlık ve zenginlik şımarıklığını ifade ettiğini açıklar. Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın sosyal yapısı ve dini polemikleri bağlamında okuyarak; Kur'an'ın burada Mekke'nin ticaretle zenginleşmiş, kendi sermayesine güvenerek ilahi otoriteye ihtiyaç duymayan (müstağni) oligarşik sınıfını ("mala'") hedef aldığını, maddi refahın eskatolojik (ahiret odaklı) bir körlüğe yol açtığına dair dönemin çileci eleştirileriyle paralel bir söylem kurduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik boyutuna vurgu yaparak, tevhid mesajına karşı en sert ve organize muhalefetin toplumun alt tabakalarından değil, statükoyu ve ekonomik imtiyazlarını kaybetmekten korkan bu "refah ve lüks sahipleri" (ulîn-na'me) tarafından yürütüldüğünü, çatışmanın teolojik olduğu kadar sınıfsal bir boyut da taşıdığını ifade eder.
Mehhil (مهل)
Arapçada yavaş davranmak, acele etmemek, süre tanımak ve bir işi zamana yaymak manalarına gelen "m-h-l" kökünden türemiş bir emir fiilidir. İbn Fâris, bu kökün temelinde telaşın ve aniliğin zıddı olarak sükûnet, geciktirme ve mühlet verme anlamlarının yattığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "temhil" kavramının birine cezasını vermek için acele etmeyip, ona kendi halini görmesi veya eylemlerinde daha da ileri gitmesi için belli bir süre tanımak anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "onlara mühlet ver" şeklindeki bu emrin, ilahi cezanın iptal edilmesi değil, ilahi adalet sisteminin (sünnetullah) bir gereği olarak ertelenmesi olduğunu; bu stratejinin bir yandan peygambere sabır telkin ederken diğer yandan zalimlerin kendi sonlarını hazırlayacakları esnek bir zaman dilimi yarattığını vurgular.
Kalîlâ (قليلا)
Arapçada miktar, sayı, hacim veya zaman olarak azlık, kıtlık ve kısalık manalarına gelen "k-l-l" kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün çokluğun zıddı olarak bir şeyin daralmasını ve seyrekleşmesini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetin bağlamında bu kelimenin müşriklere tanınan "mühletin" (sürenin) zaman boyutunu nitelediğini; inkar edenlerin sahip oldukları dünyevi refah içinde bu süreyi çok uzun zannetseler de, ahiret hayatının sonsuzluğu ve ilahi cezanın şiddeti karşısında bu vaktin ontolojik olarak son derece "az/kısa" olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayetin sonuna yerleştirilmesindeki edebi ve retorik (i'caz) güce dikkat çeker; "kalîlâ" kelimesinin, Mekke elitlerinin o devasa kibrini, güvendiği sarsılmaz servetini ve yeryüzündeki iktidar süresini tek bir hamlede küçülterek anlamsızlaştırdığını, kelimenin ses ve anlam uyumuyla düşmanın gücünü zihinsel olarak sıfırladığını yorumlar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla