Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Müzzemmil Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Müzzemmil Sûresi, 10. Ayet

    وَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْراً جَم۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vasbir ‘alâ mâ yekûlûne vehcurhum hecran cemîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onların söylediklerine katlan ve uygun bir şekilde onlardan uzaklaş"

      Sabrın Unsurları

      Onların söylediklerine katlan. Müfessirler bu âyetin yorumunun “Onların seni yalan saymalarına sabret” şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Delil olarak da ileride gelecek olan “Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak” meâlindeki emri göstermişlerdir. Buradan anlaşılan; yüce Allah’ın Hz. Peygamberi insanların yalanlamasına karşı sabra davet ettiğidir. Âyet bu mânaya gelebileceği gibi başka mânaya da yönelik olabilir. Çünkü onlar, Hz. Peygamberi sadece yalanlamakla kalmıyorlar, aksine bir keresinde yalancı olduğunu söylerken, bir başka seferde büyücü, bir diğerinde deli ve bir başka seferde de yetim olduğunu ifade ediyorlardı. Resûlullah’a (a.s.) çeşit çeşit ezayı reva görüyorlardı. Yüce Allah onu bütün bu eziyetlere katlanmaya ve hepsine sabretmeye davet etmiş olmaktadır. Zaten Cenâb-ı Hak bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “(Resûlüm!) Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz”. Resûl-i Ekrem’i (a.s.) üzen sadece yalanlamaları değil, başka iftiraları idi.

      Hz. Peygamber’in (a.s.) üzüntüsünün sebebi iki yönden olabilir. Birincisi, nefsine ağır gelen şeyler dolayısıyla üzülmesi. İkincisi de onların kendisini yalancılıkla itham edenlere aşırı şefkati de olabilir. Çünkü şahsını yalancılıkla itham etmeleri, onları helake ve yok olmaya götürür. Hz. Peygamber de helâk olmalarına sebep olacak yalanlamakla meşgul oldukları için onlara acımıştır ve bundan üzüntü duymuştur. Veya üzüntüsü, Allah için gazap duymasından ötürü de olabilir. Çünkü peygamberler, Allah için gazap ederler ve Allah düşmanlarına sert davranırlardı.

      Biri şöyle bir soru sorabilir: Yalanlayanlar, onun düşmanlarındandı. Onların kendisini yalanlamaları nasıl ağırına gider? Bu, düşmanlardan görülmemiş bir hadise değil ki.

      Buna şu cevap verilir: Resûlullah (a.s.) onlara, düşmanların davrandığı gibi değil bir dostun samimi dostuna davrandığı gibi davranıyordu. Çünkü onları dünya ve âhiretleri konusunda kurtuluşlarını sağlayacak ve şereflerini koruyacak şeye davet ediyordu. Başkasına samimi dostların en yakını gibi davranan kişiye karşı onların da iyilikle karşılık vermeleri gerekir. Bunu yapmadıkları ve ona yalanlama ile karşılık verdikleri takdirde yaptıkları ağırına gider ve buna karşı üzüntü duyar.

      Öte yandan hem “Onların söylediklerine katlan” meâlindeki beyan hem de “Onlar için acele etme” buyruğunu içeren beyan, “Allah kulu için en uygun olan (aslah) ne ise sadece onu yapar” diyenlerin görüşlerini geçersiz kılmaktadır. Çünkü biz biliyoruz ki herhangi bir peygambere kavminin başına helâkin acilen gelmesi bedduası yapmasına izin verildiği ve duasına icabet edildiği zaman bu, onları iman etmeye zorlar ve yalanlamadan alıkoyan Çünkü Allah’ın intikamının başlarını geleceğinden korkarlar, yalanlamayı bırakıp davete icabete koyulurlar. Bu, onları helâk olmaktan kurtarır, dünya ve âhirette şereflerini korur. Peygamberlere böyle bir izin verilmediği zaman bu bize Allah’ın kullarına onlar için en uygun ne ise onu yapmasının şart olmadığını gösterir.

      “Yalanlayanları İslâm’a sevk eder ve yalanlamadan alıkoyar gerekçesiyle nasıl olur da peygamberlere beddua etme izni verilmez?” diye sorulacak bir soruya şöyle cevap verilir: Sizin sözünü ettiğiniz durumda mükellefiyet ve imtihan ortadan kalkar. Çünkü o durumda kişiyi imana sevk eden delil, zorunlu olarak vâki olur. Sebebine gelince yalanlayanlar beddua yüzünden köklerinin kazınacağını bildikleri zaman bundan vazgeçerler ve İslâm’ın davetine kerhen uyarlar. Bu durumda deliller, hakkı bâtıldan ayırma (temyiz) ve iradî tercihten çıkar.

      Meleklerin, Peygamberlerin ve Diğer İnsanların İmanlarının Aynı Oluşu

      Peygamberlerin İsmet Sıfatı

      Zorunlu iman, meleklerin imanı gibidir. Meleklerin imanında da herhangi bir ecir ve karşılık söz konusu olmaz. Çünkü onlar Cenâb-ı Hakka zorunlu bir iman ile inanmışlardır. Bu zorunlu imana sevap verilmediği için peygamberlerin ve müminlerin imanının onlarınkinden daha faziletli olması gerekir. İmanın bizâtihî kendisinin zorunlu olmadığını ve ihtiyarî olduğunu kabul etsek bile imanları, cennet ve cehennemi görmeleri, cennetliklerin ve cehennemliklerin çektikleri durumları müşahede etmeleri sayesinde teyit edilmiştir. Öte yandan peygamberlerin ismet sıfatları, Allah Teâlâ’nın onları koruduğu ve muhafaza altına aldığı sıfatlardır. Çünkü onlar, herhangi bir hata yaptıklarında kendilerinden önce geçen peygamberlere olduğu gibi üzerlerine inecek cezadan korkuyorlardı. “Hani biz İbrahim’i çeşitli zorluklarla imtihan etmiş, o da bunları başarmıştı”. “Ey İbrahim! Seni sırf benimsediğin din ve milletinden vazgeçirelim diye kavminin ve babanın yaptıklarına karşı sabretmen gibi sabret”. Hz. İbrahim, bu imtihanlardan başarılı çıkınca ve görevini ifa edince yüce Allah onu kendisinden sonra gelenlere önder yapmıştır. Peygamberler, bu gibi âyetleri okudukları zaman kalplerinde Allah korkusu ve azameti yerleşiyordu. Ve böylece herhangi bir hataya düşmekten sakınıyorlardı. Bundan sonra Hz. İbrahim’e “Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut” diye dua ettirdi. Cenâb-ı Hak onu duasına icabet etmiştir. Allah Teâlâ, peygamberimiz Hz. Muhammed’e de (s.a.) “Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: ‘Eğer Allah’a ortak koşarsan yaptığın bütün iyilikler boşa gider ve kaybedenlerden olursun’”. Bu âyetler, peygamberlerin herhangi bir hata işlemeleri durumunda diğer insanlara nazaran cezaya daha lâyık olduklarını gösterir. İnsanlar, peygamberlerin ismet sıfatıyla korunduklarını öğrenince bu, onların ismet sıfatına sahip olmadıklarını düşünmeleri sonucunu doğurmaz. Çünkü onlara ismet sıfatı verilmemiştir. İnsanlar peygamberlerden bu konuda emin olmaya davet emredilmiş ve kendilerinden önce geçen peygamberlerin ismet sıfatına sahip olduklarım düşünerek ve tefekkür ederek anlamaları için durumları hakkında kafa yormalarına izin verilmemiştir. Buradan anlaşılmış oldu ki, peygamberlerin nefislerinin kurtulacağı konusunda ve tehlikeli durumlara düşüp düşmeyecekleri hususunda korku ve ümit üzereydiler ve Allah’a iman etmeleri zorunlu değildi, aksine Allah’ın varlığına dair bilgiye (deliller sayesinde) hakkı bâtıldan ayırt etmek sûretiyle ulaşmışlardı. Onların dereceleri işte bu yüzden büyük olmuştur.

      İkinci olarak peygamberlerin (a.s.) kalplerinde Allah korkusu ve azameti yer etmişti. Allah Teâlâ’nın varlığına dair bilgileri onlara iman etmeye şevketmiş, yoksa küçük hatalar yaptıkları takdirde başlarına cezanın gelmesi korkusu değil. Kâfirlere gelince; onlar Allah’ın azameti, kudreti ve otoritesi hakkında bilgi sahibi olmadılar ki bu marifet, onları Allah’a imana şevketsin. Yalanlamalarından ötürü başlarına bir ceza gelirse onları iman etmeye sadece bu cezadan korkmaları sevk eder. İmanları da [Firavunun iman etmesinde olduğu gibi] zorunlu bir imana dönüşür. Bundan dolayı imtihan olgusu ortadan kalkmasın diye yalanlamadan ötürü cezalandırılmamışlar ve bu açıdan peygamberler diğer insanlardan farklı olmuşlardır. Bu durum şöyle dememiz gibidir: “Daha önce geçen peygamberlerden gelen haberler, Hz. Peygamber’in peygamberliğini kanıtlamaya dair bir delildir. Her ne kadar bu haberleri Ehl-i Kitap bilse ve onlara haber verilmiş olsa da [onlar için istidlâlî bilgi ifade eder]. Çünkü Ehl-i Kitap, söz konusu haberleri öğrenim ve telkin yoluyla bilmişlerdir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de bu haberleri bilen kimselerin yanma gidip gelmemiştir [ki bunları onlardan öğrenmiş olsun]. Böylece ortaya çıkmıştır ki Hz. Peygamber’in söz konusu haberleri herhangi bir kimseden eğitim ve öğretim yoluyla değil, bizzat Cenâb-ı Hak’tan gelen vahiyle bilmiştir. Netice olarak söz konusu haberler, Hz. Peygamber’in nübüvvetine delil olurken başkası açısından böyle olmaz. En doğrusunu Allah bilir.

      Ve uygun bir şekilde onlardan uzaklaş. Bu ifadenin yorumu şöyle olabilir: Sövdükleri ve şahsiyetine lâyık olmayan isnatları sana yakıştırdıkları zaman onlardan uzaklaş, onlara aldırma, kendilerine de senin hakkında uydurduklarına da takılma. Çünkü senin bu davranışın, söz uyduran ve kötü söz söyleyen kimseyi yaptığından vazgeçirebilir. Bu beyan şu İlâhî kelâma benzer: “Cahiller onlara laf attığı zaman selâm’ deyip geçen kullardır”. Âyetin, onlardan uzaklaş ve kendilerine yaptıkları ve söyledikleri şeye karşılık verme, onları Allah’a havale et; O, onların haklarından gelir ve layık oldukları cezayı verir şeklinde anlaşılması da mümkündür. Cenâb-ı Hak Resûlullah’a (a.s.) bu emri, bu gibi sözler söylerken ona üzüntü ve keder gelmesin diye vermiş olabilir. Onun için de yüce Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Onların yakıştırdıkları şeyleri biz çok iyi biliyoruz”. Allah Teâlâ’nın Hz. Peygambere bu emri verirken, kendisinden onlara bir rahmet ve şefkat göstermesini istemiş olması da mümkündür. Resûlullah (a.s.) onlara karşılık vermeyip kendilerinden uzak durunca bu tavrı, onlara Resûlullah’ın (a.s.) kendilerine iyilikle muamele ettiğini gösterir. Böylece bu hareket onları ona iman etmeye ve kendisini tasdik etmeye sevkedebilir. Çünkü Allah Teâlâ, peygamberini “âlemlere rahmet” olsun diye göndermiştir. Dolayısıyla bu emir, rahmetin bir parçası olur. Resûl-i Ekrem’e (a.s.) bu emir verilirken onlara karşı olan düşmanlığının şiddetini göstermesini istemiş olması da mümkündür. Çünkü kişi düşmanından yüz çevirip onu terkettiği zaman bu, onun düşmanlığının şiddetini gösterir. Bu hareket, onların kalplerinde bir korku meydana getirir, çünkü Resûlullah (a.s.) onlardan yüz çevirip uzaklaştığı zaman Allah’ın gazabından ve intikamından korkmuşlardır. Nitekim Hz. İbrahim’in (a.s.) “Sizi ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızı terkediyorum” beyanında olduğu gibi kavminden uzaklaşması, onlara düşmanlığının şiddetinden dolayıdır. Hz. Peygamber’in de onlara düşmanlığının şiddetini göstermesi emredilmiştir. Bu da onların kalplerine korku salar. Bu davranış onların İslâm’a girmelerine bir vesile teşkil edebilir. Ya da bu emir, müslümanlara savaşı emreden seyf âyeti ile neshedilmiştir denilebilir. Oysa savaşta uygun bir şekilde onlardan uzaklaşma yoktur.

      Fakat daha önce de belirttiğimiz gibi savaş, müslümanlar için fayda ve rahmettir. Çünkü savaş, İslâm’ı kabul etmeleri için onlara baskı yapmaktadır. Böylece onları müslüman olmaya sevk eder ve dünya ve âhiretleri açısından faydalanırlar. Allah Teâlâ’nın müslümanlara cihadı emretmesi ve “O ülkelerin insanları inansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık” meâlindeki âyetle uyumsuzluk teşkil etmez. Ya da “Ve uygun bir şekilde onlardan uzaklaş” emri, Mekke’de iken müslümanlara yönelikti. Medine’ye hicret ettiklerinde ise onlarla savaşmaları emredilmiştir. Savaşın mübah kılınmasından önce bu uzaklaşma emri kendilerine bir lütuf olmuş ve bu sayede imtihanlarını kolaylaştırmıştır. Savaşa güçleri yetmeyince bu uzaklaşma emri onları savaştan ve onun getireceği külfetten uzak kılmıştır. Güçleri yettiği ve taraftarları çoğaldığı zaman savaş emri gelmiş ve İslâm’ın izzetini ortaya koymuşlardır. Bu, şu İlâhî beyana benzemektedir: “Sizden her kim, hasta veya yolcu olursa başka günlerden sayısınca oruç tutar. Oruç tutmaya gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verirler”. Burada oruca gücü yetmeyenlere bir yoksul doyumu fidye vermeleri emredilmiş, ama bu emir daha sonra “O halde sizden kim o aya erişirse oruç tutsun” emriyle neshedilmiştir. Allah Teâlâ, güçleri yetmediği ve taraftarları olmadığı için ilk başta onlara savaşı farz kılmamış, fakat güçleri yettiği ve taraftarları arttığı zaman savaşı farz kılmıştır. Savaş emri geldikten sonra daha önce gelen uzaklaşma emri neshedilmemiştir. Savaş, onların dinlerine bir destek ve kuvvet, dinin üstünlüğünü ve gücünü ortaya koymak için bir araç yapılmıştır. Böylece Cenâb-ı Hakk’ın savaş emrini vermeden önce onlardan bir zümreyle savaşma imkânı sağlaması mümkündür. Onlara güçleri ve kuvvetleri çok olan bir kavimle savaş emri vermemiştir. Fakat onlara kendileriyle aynı güçte ya da daha zayıf bir kavimle savaş emri vermiş olabilir. Savaş emrinin onlara bu şekilde verilmesi, bir lütuf ve merhamet olabilir. Bu lütuf ve rahmet, savaş emrinin gelmesiyle ortadan kalkmaz.

      Savaş emrinin gelmesiyle Resûl-i Ekrem’in (a.s.) âlemlere rahmet olarak gönderilmesi ortadan kalkmaz. Aksine savaşın kendisi, rahmettir. Zira Cenâb-ı Hak onlara peygamber göndermiş ve kitaplar indirmiştir. Bunları kabul etmeyip inkâr ettikleri zaman yeryüzünden köklerinin kazınmasını hak etmişlerdir. Fakat yüce Allah onların köklerini kazımamış, onlarla savaşılmasını emretmiştir. Savaşa katılanlar, bunun kendilerine Allah Teâlâ tarafından bir ceza olduğunu öğrenince Allah’a döner ve yaptıklarından tövbe ederler. Bu da onların rahmetine vesile olur. Savaş meydanına gelmeyip geride duranlar ise helâk edilmemiş, aksine onlara yaşamaları için fırsat verilmiştir. Belki akılları başlarına gelir ve tövbe ederler diye fırsat verilmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın onlara lütfettiği rahmetlerdendir. Çünkü onlar, kendileriyle savaşanların Allah Teâlâ’nın yardımıyla üstün geldiklerini, galip geldiklerini, yendiklerini, fetihler yaptıklarını, taraftarlarının arttığını ve güçlendiklerini gördükleri zaman bu gücün, onların hak din üzere olduklarına işaret eden bir delil olduğunu anlamışlardır. Çünkü onlar Allah’ın yardımı olmaksızın kendi güçleriyle zafere ulaşmamışlardır, aksine onları kendilerine karşı güçlendiren ve yardım eden Allah Teâlâdır. Böylece onlarda müslümanların hak din üzere oldukları kanaati yerleşmiş olur. Gönülleri hakka yatıştığı zaman onun yoluna girerler ve o sayede bol sevap ve şerefli bir akıbet kazanırlar. Netice olarak savaş onlar için kötü fiillerinden dolayı cezaya değil, rahmete dönüşür. Durum böyle olunca Ve uygun bir şekilde onlardan uzaklaş meâlindeki âyet sâbit ve neshedilmemiş olarak kalır. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Yüce Allah peygamberine “Ve seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” diyor. Savaşta rahmet olmaz. Peki nasıl oldu da savaş ona farz oldu? Buna şu cevap verilir: Savaş, merhameti bir yana bırakmak demek değildir. Aksine savaş, merhametin en ilerisi ve en mükemmelidir. Çünkü savaş, onları imana ve inkârı terk etmeye sevk eder. İmana gelen ve inkârı terk edenlerin dünyada ve âhirette mertebeleri yükselir ve değerleri yücelir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yukarıdaki soruya verilecek bir başka cevap da şudur: Savaşın delil olması öldürme açısından değildir, [aksine kişiyi motive etme açısındandır]. Çünkü onlar savaşmaktan korkunca inkâr etmeyi bırakırlar ve davetçiye yönelirler. Görmez misin ki müslümanlara savaş farz kılınmadan önce insanlar bu dine birer birer giriyorlardı, Allah için savaşmak farz kılınınca dine akın akın ve kabileler halinde girdiler. Sonra öldürmenin mübahlığı, zarurete binaen olur. Çünkü onlar öldürülmeyeceklerini bilince savaş korkusu çekmezler, korku duymayınca da davete uymayı bırakırlar. Dolayısıyla savaşta öldürme, korku unsurunu sağlamak için farz kılınmıştır. Netice olarak savaşta merhameti terk etmek diye bir kural yoktur. Bu durum şu İlâhî beyan gibidir: “Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız”. Kısasın uygulanması, nefsin telef edilmesi demektir. Kısasta hayat verme diye bir şey yoktur. Fakat hayat verme şu açıdandır: Katil, karşısındaki kişiyi öldürdüğü zaman kendisinin de öldürüleceğini düşününce söz konusu bilinç, onu öldürmekten alıkoyar. Netice olarak kısas yoluyla veya savaşta adam öldürmekte caydırıcılık açısından bütün nefislere hayat verme özelliği bulunmuş olur. Dolayısıyla kısas cezasının gerekli kılınması, zahiren yok etmeye sebep olsa da gerçekte hayatta bırakma vesilesi haline gelir. Savaş da aynen böyledir. Davete icabet etmekten kaçındıkları takdirde öldürüleceklerine kesin inandıklarında inkârı bırakırlar ve davete icabete yönelirler. Dolayısıyla savaş alanı zahiren merhameti terk yeri olarak ortaya çıksa da sonuç itibariyle merhamet yeri olarak tecelli eder. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İsbir (اصبر)

        Kelimenin kökeni, Arapçada bağlamak, hapsetmek, alıkoymak, engellemek ve tahammül etmek anlamlarına gelen "s-b-r" köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temelinde nefsi telaştan, sızlanmadan ve şikayetten alıkoymak, bir şeyi kendi sınırları içinde tutmak ve hapsetmek manasının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aklın ve dinin gerektirdiği sınırlar içinde nefsi zapt etmek anlamına geldiğini; ayetin bağlamında bu emrin, muhatabın (peygamberin) müşriklerden gelen incitici sözler ve iftiralar karşısında duygusal veya fiziksel bir çöküntü yaşamadan, metanetini ve sükûnetini koruması gerekliliğini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, sabır kavramının Kur'an'daki anlamsal evrimine dikkat çekerek, İslam öncesi dönemde kabile savaşlarındaki bedensel dayanıklılığı ve intikamı ertelemeyi (hilm) ifade eden bu kelimenin, vahyin dönüştürücü gücüyle birlikte, Allah rızası için psikolojik ve sosyal baskılara karşı sergilenen derin, sarsılmaz ve erdemli bir varoluşsal direnişe dönüştüğünü vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevinin pasif bir boyun eğiş veya kabulleniş değil, aksine Mekke elitlerinin yürüttüğü karalama kampanyaları ve psikolojik savaş karşısında peygamberin kendi ruhsal bütünlüğünü korumasını sağlayan aktif, onurlu ve şuurlu bir direnç kalkanı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar ise bu emrin erken Mekke dönemindeki sosyopolitik karşılığına değinerek, inkar edenlerin provokasyonlarına kapılmadan, fevri tepkiler vermeden tebliğ görevini kararlılıkla sürdürme yönünde stratejik bir tutum belirlediğini ifade eder.

        Yekûlûne (يقولون)

        Arapçada söz söylemek, konuşmak, düşünceyi sese dönüştürmek manalarına gelen "k-v-l" kökünden türemiş, geniş/şimdiki zaman (muzari) formunda bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün sözlükte harflerin belirli bir anlam oluşturacak şekilde telaffuz edilmesi eylemini ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin burada inkar edenlerin peygambere yönelik sarf ettikleri asılsız iddiaları, hakaretleri (şair, mecnun, kahin gibi ithamları) ve alaycı ifadeleri kapsadığını açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) sigasında kullanılmasının retorik boyutunu analiz ederek; bu kullanımın, müşriklerin psikolojik şiddetinin, kara propagandasının ve sözel saldırılarının anlık bir hezeyan değil, sürekli, kesintisiz ve organize bir kampanya halinde devam ettiğini gösterdiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında bu kelimenin, ilahi hakikatten kopuk beşeri dilin ne denli yıkıcı bir silaha dönüşebileceğini temsil ettiğini; surenin başlarında zikredilen ilahi vahyin ağırlığı (kavl-i sekîl) ile inkarcıların içi boş fakat tahripkâr sözleri (yekûlûn) arasında keskin bir ontolojik zıtlık kurulduğunu yorumlar.

        Ühcur (اهجر)

        Kelimenin kökeni, Arapçada ayrılmak, terk etmek, uzaklaşmak, ilişkiyi kesmek ve yüz çevirmek anlamlarına gelen "h-c-r" köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün özünde bir şeyi bırakıp ondan kopmak, bir halden veya mekandan başka bir hale veya mekana geçiş yapmak manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hecr" eyleminin bedenen, dille veya kalple yapılabileceğini; ayetteki emrin, düşmanlık eden kimselerden intikam duygusu beslemeden, onlarla söz dalaşına girmeden zihinsel ve sosyal bir mesafe koymak anlamına geldiğini açıklar. Angelika Neuwirth, kavramın etimolojik kökenlerini Geç Antik Çağ'ın manastır ve çilecilik geleneklerindeki "anachoresis" (yozlaşmış toplumdan uzaklaşıp inzivaya çekilme) pratikleriyle ilişkilendirerek okur; ancak Kur'an'ın bu kavramı fiziksel bir şehri terk etmekten ziyade (henüz Medine'ye hicret söz konusu değildir), müşrik toplumun ahlaki çöküntüsünden ve polemiklerinden korunmak için geliştirilen içsel ve sosyal bir yalıtım stratejisi olarak yeniden inşa ettiğini öne sürer. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emrin kaçıp saklanmak manasına gelmediğini, peygamberin kendi ahlaki seviyesini koruyarak muhataplarıyla arasına asil bir duvar örmesini, onların tahriklerine kapılarak enerjisini lüzumsuz tartışmalarda tüketmemesini sağlayan koruyucu bir mesafe ayarı olduğunu ifade eder.

        Hecran (هجرا)

        Bir önceki kelimeyle aynı şekilde, ayrılmak ve uzaklaşmak manalarına gelen "h-c-r" kökünden türemiş bir mastardır. İbn Fâris, ayrılık ve kopuş manasını mastar formuyla teyit eder. Celaleddin el-Suyuti, fiilin hemen ardından aynı kökten mastarın mef'ul-i mutlak (mutlak nesne) olarak gelmesinin dilbilgisel inceliğine dikkat çekerek; bu kullanımın, eylemin mahiyetini pekiştirdiğini, söz konusu uzaklaşmanın tereddütsüz, kesin, net ve geri dönüşü olmayan prensipli bir kopuş olması gerektiğini vurguladığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu formun ayrılık eylemine ontolojik bir ağırlık kattığını; müşriklerden uzaklaşmanın anlık bir öfke patlaması, küskünlük veya reaksiyonel bir tavır değil, baştan sona bilinçli, tutarlı ve ilahi iradeyle uyumlu sürekli bir duruş olduğunu yorumlar.

        Cemîlâ (جميلا)

        Arapçada güzel olmak, zarafet, iyilik, ölçülülük ve ahlaki olgunluk anlamlarına gelen "c-m-l" kökünden türemiş bir sıfattır. İbn Fâris, bu kökün temelinde hem fiziksel görünümdeki estetiği hem de davranış ve karakterdeki kusursuzluğu, iyiliği ve erdemi barındıran bir anlam alanı olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, güzelliğin zahiri (gözle görülen) ve batıni (ahlaki/manevi) olmak üzere ikiye ayrıldığını; buradaki "güzel bir ayrılış/uzaklaşış" (hecr-i cemîl) nitelemesinin, karşı tarafa eziyet etmeden, kin tutmadan, intikam peşinde koşmadan ve çirkin sözlere aynı çirkinlikle karşılık vermeden sergilenen ahlaki bir olgunluğu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu sıfatı İslam'ın getirdiği derin ahlaki devrimin bir yansıması olarak değerlendirir; cahiliye döneminin kine, kana ve misillemeye dayalı bedevi ahlak anlayışının yerine, düşmanlığa bile estetik, soylu ve manevi açıdan üstün bir tavırla karşılık vermeyi öngören yepyeni bir değerler sisteminin inşa edildiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin peygamberin ruhsal donanımındaki "zarafeti" temsil ettiğini; muhatapların kabalığı karşısında seviyeyi düşürmeden, onurlu, nazik fakat bir o kadar da tavizsiz bir duruş sergilemenin, tebliğin vakarını korumak adına uygulanan muazzam bir pedagojik strateji olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar ise bu ifadenin erken dönem İslam davetinin barışçıl doğasını ortaya koyduğunu, her türlü ağır tahrike rağmen Müslüman topluluğun fiziksel veya sözel bir çatışmaya çekilmesini engelleyerek davetin meşruiyetini ve ahlaki üstünlüğünü teminat altına aldığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X