Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Müzzemmil Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Müzzemmil Sûresi, 9. Ayet

    رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَك۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Rabbu-lmeşriki velmaġribi lâ ilâhe illâ huve fetteḣiżhu vekîlâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Doğunun da bâtının da Rabb'i O'dur. O'ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse yalnız O'na güvenip sığın."

      Doğunun da bâtının da Rabb'i Odur. Âyetteki “doğu” ve “batı”nın, özel bir doğu ve batı olması mümkündür. Özel bir doğu ve batı, yani birinin kış, diğerinin yaz doğusu ile batısı veya bütün doğular ve batılar kastedilmiş olabilir. Allah Teâlâ, onların bildikleri doğu ve batı ile yetinmiştir. Çünkü doğu ve batı Allah Teâlâ’nın tek oluşunun ve her şeye gücü yetmesinin delilidir. Zira O’nun ortakları olsaydı o ortaklardan her biri başka bir doğu ve başka bir batı yapmak isterdi. Bu durumda güneşin bir keresinde bizim bildiğimiz doğudan doğması, bir başka keresinde öteki ortağın isteği doğrultusunda başka bir yerden doğması gerekirdi. Bu ise mümkün değildir. Sonra bütün doğuların ve batıların tek bir varlığın otoritesi altında olduğu sabit olduğuna göre O’nun bütün mahlûkatın da Rabbi olduğu anlaşılmış olur. Şu âyet-i kerîme bu söylediğimize işaret eder: “Güneş belli bir karargâhta akıp gider. İşte bu, azîz ve alîm olan Allah’ın takdiridir”. Yani güneşe hareket etme kudretini veren varlık, güneşin hareketini idare eden, ona mâlik olan ve yörüngesi dışına çıkmasına engel olan varlıktır. Allah Teâlâ, sanki şöyle demiştir: “Doğunun da bâtının da Rabb’i Odur”. Bu ikisini belirtince sanki bunların dışındakileri belirtmiş gibi olur.

      O’ndan başka tanrı yoktur. Yani O’ndan başka ibadete lâyık hiçbir mâbut yoktur. Çünkü insanı mâbuda ibadet etmeye sevkeden şey korku (havf) ve ümittir (recâ). Yüce Allah, kullarına “doğu” ve "batı"yı anarak bütün mahlûkatı idare etmenin kendisine ait olup, üzerlerinde galip ve kadir olduğunu, hâzinelerin ve menfaatlerin tümüyle kendi elinde bulunduğunu bildirdiği zaman onlar da kendisinin gerçek ilâh ve gücünün karşısında durulamaz Rab olduğunu, O’nun dışındakilerin Rabb’in emrine boyun eğen, ne bir faydaya ve ne de bir zarara mâlik olmayan kullar olduklarını anlarlar. Ve böylece O’nun ibadete ve ilâhlığa nasıl lâyık bir varlık olduğunu kavrarlar.

      Öyleyse yalnız O’na güvenip sığın. (O’nu vekil edin). Cenâb-ı Hakk’IN “Bütün işlerini Allah’a havale et ki idare ve hükmeden O olsun, işleri çekip çevirme konusunda nefsine bir pay çıkarma” mânasını kastetmiş olması mümkündür. Dünya hayatında “vekil”, başkasına yardım etmek için hiçbir karşılık beklemeden işine müdâhil olan kişi demektir. Bu durumda “Öyleyse yalnız O’na güvenip sığın (O’nu vekil edin)” cümlesinin mânası, yardımı yalnızca O’nun katından talep et demektir. Dünya hayatında kişi ancak sıkıntılarını gidersin, onun adına ihtiyaçlarını görsün ve kendi adına belâlara karşı dursun diye vekile sığınır. Netice olarak Allah Teâlâ, sanki şöyle demiş olmaktadır: Başına gelen belâlarda Allah’a sığın ki sıkıntılarını gidersin, senin adına ihtiyaçlarını görsün ve belâlar konusunda itimat ettiğin varlık olsun. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Rab (رب)

        Kelimenin kökeni, Arapçada bir şeye sahip olmak, onu koruyup gözetmek ve aşama aşama besleyip kemaline ulaştırmak anlamlarına gelen "r-b-b" köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün özünde bir şeyi islah etmek, üzerinde mutlak tasarruf ve mülkiyet hakkına sahip olmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin genel anlamının bir varlığı başlangıçtan alıp tedrici olarak mükemmelliğe erdirmek olduğunu ifade ederken, ayetin bağlamında bu kelimenin doğu ve batı (tüm evren) üzerindeki mutlak, evrensel ve kuşatıcı yaratıcı kudreti temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Sami diller havzasındaki ortak kullanımına değinerek Süryanice ve Aramicedeki "rabb" (büyük, efendi) formuyla olan bağıntısına dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bir önceki ayette (8. ayet) "senin Rabbin" şeklinde kişiselleştirilmiş bir pedagojik himaye olarak kullanılan kelimenin, bu ayette "Doğunun ve Batının Rabbi" formuna dönüşerek kozmik bir otorite ilanına dönüştüğünü; peygambere sığındığı kudretin tüm mekansal boyutların tek hakimi olduğunun hatırlatıldığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu bağlamdaki kullanımın ontolojik bir hakimiyet vurgusu taşıdığını, varlığın tüm uzamsal boyutlarının O'nun terbiye ve idaresi altında olduğunu ifade eder.

        Meşrik (المشرق)

        Arapçada güneşin doğması, ışığın yayılması ve parlamak manalarına gelen "ş-r-k" kökünden türemiş bir ism-i mekân ve ism-i zamandır. İbn Fâris, bu kökün temelinde karanlığın yırtılması, aydınlığın ortaya çıkması ve yükseliş anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel olarak güneşin doğduğu yeri veya zamanı ifade ettiğini, ancak ayetin bağlamında ışığın ve varlığın başlangıç noktasını simgeleyerek yeryüzünün doğu yarımküresini kapsadığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin tek başına değil, zıddı olan "mağrib" ile birlikte kullanıldığında semantik olarak salt bir coğrafi yön belirtmekten çıkarak "bütünlük, evrensellik ve kozmik kuşatıcılık" ifade eden bir kavrama dönüştüğünü; ilahi otoritenin Mekke ile sınırlı kalmayıp tüm varlık sahasını kapsadığını yorumlar.

        Mağrib (المغرب)

        Arapçada gözden kaybolmak, batmak, uzaklaşmak ve yabancılaşmak anlamlarına gelen "ğ-r-b" kökünden türemiş ism-i mekân ve ism-i zamandır. İbn Fâris, kökün özünde bir şeyin örtülmesi, gitmesi ve ufkun ardında kaybolması manalarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, güneşin battığı ufuk çizgisini ve zamanı ifade eden bu kelimenin, meşrik kavramıyla birleşerek varlık aleminin bitiş sınırlarını, yani yeryüzünün tamamını kapsayan bir merizm (bütünü zıtlarıyla ifade etme sanatı) oluşturduğunu açıklar. Angelika Neuwirth, Doğu ve Batı eşleşmesinin Geç Antik Çağ dini ve litürjik metinlerinde sıkça karşılaşılan uzamsal bir bütünsellik formülü olduğunu; Kur'an'ın bu kalıbı kullanarak yerel pagan tanrılarının bölgesel sınırlarına karşı Allah'ın evrensel ve kozmik egemenliğini ilan ettiğini öne sürer. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimelerin zikredilmesinin peygambere yönelik muazzam bir psikolojik destek mahiyeti taşıdığını; karşısına dikilen düşmanların Doğu ve Batı'nın yegane sahibine karşı ne kadar aciz olduklarını göstererek peygamberin moral dünyasını tahkim ettiğini ifade eder.

        İlâh (إله)

        Kelimenin kökeni hakkında Arapça dilbilimciler arasında "e-l-h" (kulluk etmek, ibadet etmek) veya "v-l-h" (şiddetli sevgi, sığınma, şaşkınlık) köklerinden türediğine dair farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. İbn Fâris, kelimenin temelinde yüceltme, ibadet etme ve koruma talep etme manalarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin şaşkınlık ve sığınma bildiren "v-l-h" kökünden veya ibadet manasındaki "e-l-h" kökünden gelebileceğini belirterek, her iki durumda da insan aklının kavrayamayacağı kadar yüce olan ve mutlak ibadete layık yegane varlığı tanımladığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökenini Arap Yarımadası'nın sınırları ötesine taşıyarak, Sami dillerindeki ortak "El" veya Süryanice/Aramicedeki "Alaha" kelimeleriyle olan tarihsel ve etimolojik bağına dikkat çeker. Gabriel Said Reynolds da bu görüşü destekleyerek, kelimenin Kur'an'ın Geç Antik Çağ'ın geniş monoteist kültürel havzasıyla kurduğu diyalogun temel taşı olduğunu, "Alaha" kavramının Arapçalaşmış formu olarak kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin ayetteki "O'ndan başka ilâh yoktur" (lâ ilâhe illâ huve) formülasyonu içindeki yerini inceleyerek; İslam öncesi dönemde çok sayıda putu niteleyen sıradan bir cins ismin, bu ayetlerle birlikte mutlak, tek ve benzersiz Yaratıcı'yı ifade eden özel bir kavrama dönüştüğünü, bunun Arap zihin dünyasında eşi görülmemiş ontolojik bir devrim (semantik kayma) olduğunu vurgular.

        İttehız (اتخذ)

        Arapçada bir şeyi almak, tutmak, kabullenmek ve edinmek anlamlarına gelen "e-h-z" kökünden türemiş, iftial babında bir emir fiilidir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeye el atmak, onu kavramak ve kendi tasarrufuna almak manalarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin (ittihaz) sıradan bir "alma" (ahz) eyleminden farklı olarak, kişinin kendi hür iradesiyle şuurlu bir tercihte bulunmasını, bir şeyi kasıtlı olarak benimsemesini ve ona sımsıkı sarılmasını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamına dikkat çekerek, Allah'ı vekil "edinme" emrinin pasif, durağan bir inanç önermesi değil; müşriklerin ağır baskıları karşısında peygamberin bütün varlığıyla ilahi korumaya yaslanmasını talep eden aktif, dinamik ve iradi bir yöneliş eylemi olduğunu vurgular.

        Vekîl (وكيل)

        Kelimenin kökeni, Arapçada bir işi başkasına havale etmek, ona güvenmek ve dayanmak anlamlarına gelen "v-k-l" köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün özünde kişinin kendi yetersizliğini kabul ederek işinin idaresini, korunmasını ve sonucunu kendinden daha güçlü birine bırakması manasının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, vekîl kavramının, kendisine güvenilen ve işleri havale edenin namına o işleri en mükemmel şekilde yürüten varlık anlamına geldiğini; ayetteki bağlamıyla Allah'ın, kulunun her türlü ihtiyacını karşılayan ve onu tehlikelerden koruyan nihai merci olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin İslam ahlak ve varlık felsefesinin kilit kavramlarından biri olan "tevekkül" ile doğrudan bağlantılı olduğunu; insanın varoluşsal kaygısını ve yükünü mutlak kudrete devrederek elde ettiği sarsılmaz iç huzuru ve ontolojik güvenliği temsil ettiğini yorumlar. Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ düşünce dünyasındaki "İlahi İnayet" (Pronoia) konsepti bağlamında ele alarak, evrenin işleyişini ve inananların kaderini yöneten, onlara sahip çıkan mutlak bir gözetmen/koruyucu fikrinin Kur'an teolojisindeki karşılığı olarak değerlendirir. Prof. Dr. Sadık Kılıç ise bu kavramı, Doğu'nun ve Batı'nın mutlak hakimine karşı iradenin bütünüyle devredilmesi olarak okur; düşmanlıkların zirve yaptığı bir ortamda peygamberin kendi sınırlı gücüne değil, evrenin yegane yöneticisinin sonsuz kudretine yaslanarak elde ettiği metafiziksel ve psikolojik yenilmezlik makamı olduğunu ifade eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X