Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Müzzemmil Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Müzzemmil Sûresi, 5. Ayet

    اِنَّا سَنُلْق۪ي عَلَيْكَ قَوْلاً ثَق۪يلاًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnâ senulkî ‘aleyke kavlen śekîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Doğrusu biz sana, ağır bir söz vahyedeceğiz"

      Hz. Peygamber'e Vahyedilen Kur'an

      Doğrusu biz sana, ağır bir söz vahyedeceğiz. Ağır sözden maksadın Kur’ân olduğu söylenmiştir. Çünkü Kur’ân, hem emirleri hem de yasakları içermektedir. Emirleri ve yasakları yerine getirmek nefse ağır gelir. Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Vallahi Kur’ân ne lafzı ve ne de harfleri bakımından ağır değildir. Fakat onunla amel etmek ağırdır”. Söz konusu “ağır söz”ün Kur’ân olması mümkündür. Çünkü Kur’ân, hidâyeti, hak ile bâtılı birbirinden ayıran hükümleri, emir ve yasakları içermektedir. Bu da kalplere ağır gelir. Veya “ağır söz”den maksat, Kur’ân’ı tebliğ ederken karşılaştığı meşakkatlerdir. Çünkü bütün peygamberlere, risâleti tebliğ ederken ağır meşakkatler gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bâtıniler'in Tevile Dair Görüşleri ve Reddi

      Bâtıniyye mezhebinin görüşüne göre “ağır söz”ün mânası, “Biz sana tevil işini havale edeceğiz” demektir. Onlara göre, Kur’ân’ın tenzili Resûlullah’a (a.s.), tevili ise Hz. Ali’ye (r.a.) aittir. Bunun Resûl-i Ekrem’e ağır gelmesi, işin Hz. Ali’ye havale edilmesidir. Allah Teâlâ, Resûlullah’ın (a.s.) bu işi kabul etmesi için bu emri ona vermiştir. Sonra Resûlullah’a (a.s.) “Bugün size dininizi tamamladım, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim” meâlindeki âyet vahyedilmiştir. Bu âyet inince Hz. Peygamber’e şöyle buyurulmuştur: “Sen bugün tebliğ vazifeni yaptın. Ve artık senin dünyada herhangi bir işin kalmadı”. Daha sonra da Allah Teâlâ onu kabzetmiştir. Onların görüşlerine göre “ağır söz” budur. Çünkü Resûlullah’a (a.s.) “tevil işi”ni başkasına vermesi emredilmiş ve bu da onun zoruna gitmiştir. Ağrına gitmesi, başkasının “işin sahibi” haline gelmiş olması ve kendisinin de sesi çıkmayan ve bir şey konuşmayan kişi konumuna düşmesidir.

      Bâtmîler’e şöyle cevap vermek mümkündür: Tevil işinin Hz. Ali’ye verilmesi, sizin iddianıza göre Hz. Peygamber’in yükünü hafifletir. Çünkü inancınıza göre iş, Hz. Ali’ye havale edildi mi Resûlullah (a.s.) kabzedilir. Size göre “kabz”, beden sûretinde hapis olan ruhanî ve nuranî sûretin o (maddî) sûretten ayrılmasıdır. Bu ayrılıktan sonra bedenî sûreti telef edilir, ruhanî ve nuranî sûret, güzel biçimde ağırlanma, keyif ve haz yurduna gönderilir. Netice olarak hapisten kurtuluş, neden ona ağır ve neden zor gelsin? Tam aksine bu durum, Resûlullah’ı (a.s.), işi Hz. Ali’ye havale etmeye teşvik eden ve özendiren bir unsur olur. Öte yandan Bâtınîler, haber vermeyeceğine dair ağır bir yemin etmedikçe mezheplerini kimseye öğretmezler. Çünkü canlarından endişe ederler. Eğer mesele onların düşündükleri gibiyse, yani ruhanî sûretin hapsedilmesinin sebebi olan bedenî sûret telef oluyorsa, bedenî sûret telef olunca ruhanî sûret her türlü sevincin bulunduğu yurda dönüyorsa o zaman mezheplerini öğrettikleri kişiye neden bunu gizli tutması için yemin verdiriyorlar? Neden kendi canları hakkında endişe içindeler? Düşüncelerine göre nefislerini öldürmek, ancak hapisten kurtulma ve şereflere ve güzel biçimde ağırlanmaya erişmek değil midir? Vasfı ve niteliği bu olan kişi için lâyık olan ölmektir. Bilinmelidir ki Bâtmîler inançlarının gereğinin tam aksi yönde insanlara davranmaktadır. İnandıkları hak olsaydı ona muhalif olmayı mümkün görmezlerdi. Ancak onları bu sözünü ettiğimiz bu davranışlara iten sebep, şeytanın ayartması ve yaptıklarını kalplerinde onlara güzel göstermesidir. Bâtınîler’in durumu, âhiret yurdunun bütün insanlara değil de sadece kendilerine ait olduğunu iddia eden yahudilerin durumuna benzer. Yahudilere “Bu iddianızda doğruysanız haydi ölümü isteyin” denilmiştir. Ölümü isteyin, çünkü siz, âhirete ancak öldükten sonra gidebilirsiniz. Eğer siz Bâtınîler de, iddianızda haklı iseniz oraya ulaşmak için ölümü temenni edin. Bâtınîler’in ölümü istemekten kaçınmaları, yalanlarını ortaya çıkaran, sözlerini geçersiz kılan ve sahte tavırlarını açık hale getiren bir delildir. Kendi canlarının derdine düşmeleri de böyledir. Bu tavırları da söz konusu hareketleri zayıflara karşı kendilerini gizlemek için yaptıklarını ortaya koyan ve bildiren bir husustur. Amaçları ise ellerinde herhangi bir delil olmaksızın yiyecek, içecek maddelerine erişmek ve dünyada yaşama kolaylığı sağlamaktır.

      Yine Bâtınîlere göre eğer “ağır söz”den maksat, “tevile dair söz” ise yüce Allah nasıl olur da daha sonra bunu “Biz Kur’ân’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık” diyerek açıklamış olsun.

      Düalizmin Yanlışlığı

      Ağır söz”den maksat, Allah Teâlâ’nın varlığını ve birliğini ispatlayan delillerdir. Çünkü delillere bakıp üzerinde düşünmek ve bu yolla tevhide ulaşmak nefse ağır gelir. Bu âyette Düalistlerin (Seneviyye) görüşlerini geçersiz kılan delil vardır. Çünkü onlar şöyle diyorlar: “Nur, nuranî olan cevherleri istemektedir. Zulmet ise zulmanî olan cevherleri istemektedir. Zulmetin istediği cevherler, nurun istediği cevherler değildir. İkisinden her biri dilediğini yaratmıştır”. Bu durumda onlara göre ne nur ve ne de zulmet ağır bir sözle muhatap olmuş olmamaktadır. Çünkü her biri dilediğini yaratmaktadır. Dilediği bir şeyi yaratan kimse, yapmak istediği fiilde zorluk ve sıkıntı çekmez. Allah Teâlâ, dinin tamamının ve emirlerin tümünün ağır bir söz olduğunu bildirince, Düalistlerin mezhebi geçersiz olmuştur. Çünkü Allah Teâlâ’nın kullarına emrettiği ve yükümlü kıldığı şeyleri nefisler yapmak istememektedir. Onları bu emre sarılmaya sevk eden sebep, ancak deliller, kanıtlar ve bunların gerektirdiği şeylerdir. Kulların fiilleri hakkındaki görüşümüzün sıhhati buradan anlaşılır. Bizim görüşümüze göre fiil, kulun iradesiyle gerçekleşir ve nefsinde yapmak istemediği bir fiili Allah’ın zoruyla yapmaz. Eğer böyle olmasaydı mükellefiyetin hiçbir anlamı olmazdı.

      İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Ağır söz”, hak demektir. Çünkü hak ağırdır. Bâtıl ise hafiftir”. Zeccâc ise, “Ağır söz, yerine getirilmesi gereken farzlardır” demiştir. Bir başka rivayette de “Hak ağırdır. Onun ağırlığı yanında acıdır. Bâtıl ise hafiftir. Hafifliği yanında sakattır” denilir. Bu âyette geçen “ağır söz” teraziye konulacak olan hayırlı ameldir. Görmez misin ki Allah Teâlâ bir âyette “Kimin de tartıları ağır gelirse”, bir başka âyette de “Kimin de tartıları hafif gelirse” buyurmuştur. Tartıların içine amel konulur. Allah Teâlâ da buna “ağır” ve “hafif” demiştir. Dolayısıyla hayırlı amel de “ağır” diye nitelenir. İnsan, nefsine ağır gelen bir şeyi yaptığı zaman terazisi ağır gelir. Nefsine ağır gelen, haktır ve gerçektir. Terazinin ağır gelmesi, içine konulan şeylerle amel edilmesi demektir". “Taşınması zor söz”ün bütün gece namaz kılma mükellefiyeti olması da mümkündür.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Senulkî (سنلقي)

        Kelimenin kökeni, Arapçada karşılaşmak, buluşmak, bir şeyi birinin üzerine atmak veya bırakmak anlamlarına gelen "l-k-y" köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının iki şeyin karşı karşıya gelmesi ve bir nesnenin bir yöne doğru fırlatılması veya yöneltilmesi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ilkâ" kavramının sözlükte bir şeyi yere bırakmak olduğunu, ancak ayetin bağlamında ilahi vahyin doğrudan peygamberin kalbine ve zihnine zerk edilmesi, ağır bir sorumluluğun muhatabın omuzlarına yüklenmesi manasını taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili ilahi mesajın insan bilincine inişindeki ani, ezici ve yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşen dikey hareketin bir tasviri olarak yorumlar; eylemin, vahyi alan kişinin pasifliğini ve ilahi iradenin mutlak belirleyiciliğini vurguladığına dikkat çeker. Angelika Neuwirth, kelimenin Geç Antik Çağ'daki kehanet (oraculum) ve ilahi hitap gelenekleriyle ilişkisini kurarak, bu eylemin sıradan bir metin aktarımından ziyade, peygamberin varlığına nüfuz eden ve onu dönüştüren sarsıcı bir "bırakma/yükleme" deneyimi olduğunu öne sürer. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki gelecek zaman ekinin (sin) vahyin devamlılığına işaret ettiğini belirtir ve bu atma/bırakma eyleminin, vahyin peygamberin içsel bir kurgusu değil, tamamen onun dışında ve iradesi üstünde gerçekleşen objektif bir müdahale olduğunu vurgular.

        Kavlen (قولا)

        Arapçada söz söylemek, konuşmak, bir manayı harfler ve sesler aracılığıyla ifade etmek manalarına gelen "k-v-l" kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün sözlükte harflerin belirli bir anlam oluşturacak şekilde telaffuz edilmesi eylemini ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sıradan bir sesten farklı olarak, akli bir muhtevaya sahip, yapılandırılmış ve kastedilmiş (iradi) bir sözü tanımladığını; ayetin bağlamında bu kelimeyle bizzat Kur'an'ın kastedildiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, buradaki "söz" kavramını sıradan beşeri bir iletişim aracı olarak değil, ontolojik bir yoğunluğa ve dönüştürücü bir güce sahip olan "İlahi Kelam" (Logos) olarak değerlendirir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "kavl" kelimesinin burada belagat ve i'caz boyutuna odaklanarak, ilahi hitabın insan sözünden kesin çizgilerle ayrılan eşsiz edebi yapısını ve muhatabı karşısında aciz bırakan retorik otoritesini temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın yalnızca okunacak bir metni değil, yeryüzünde yeni bir nizam inşa edecek olan ilahi fermanı, varoluşsal bir bildirgeyi ifade ettiğini; kelimenin ağırlığının da taşıdığı bu evrensel ve dönüştürücü hakikatten kaynaklandığını yorumlar.

        Sekîlâ (ثقيلا)

        Arapçada ağır olmak, tartıda ağır çekmek, meşakkatli ve taşınması zor olmak anlamlarına gelen "s-k-l" kökünden türemiş bir sıfattır. İbn Fâris, bu kökün temelinde hafifliğin zıddı olan ağırlık, yoğunluk ve durağanlık anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ağırlık kavramının hem fiziksel hem de manevi bağlamda kullanılabileceğini belirterek, bu ayette vahyin içerdiği emir ve yasakların uygulanmasındaki zorluğa, sorumluluğun büyüklüğüne ve ilahi mesajın ihtiva ettiği derin manaların anlaşılmasındaki entelektüel ve ruhsal ağırlığa işaret edildiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, vahyin ağırlığının peygamber üzerindeki fiziksel yansımalarına değinerek, vahiy esnasında peygamberin soğuk günlerde bile terlemesi veya bindiği devenin çökmesi gibi rivayetleri bu kelimenin tefsiri sadedinde değerlendirir; ayrıca şer'i hükümlerin mükellefler üzerindeki pratik ağırlığını da bu kavrama dahil eder. Toshihiko Izutsu, bu ağırlığı varoluşsal ve psikolojik bir boyutta ele alır; sınırsız ve aşkın olanın, sınırlı ve sonlu olanla temas kurduğu o kritik anda ortaya çıkan ezici ontolojik basıncın "sekîl" sıfatıyla formüle edildiğini, bunun peygamberin ruhunda yarattığı sarsıntının doğrudan bir ifadesi olduğunu öne sürer. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin surenin başındaki "Müzzemmil" (örtüsüne bürünen) hitabıyla ve gece kalkma emriyle doğrudan irtibatlı olduğunu; peygamberin bu denli yoğun bir manevi hazırlığa tabi tutulmasının yegane sebebinin, omuzlarına yüklenecek olan bu "ağır sözün" yaratacağı şiddetli psikolojik sarsıntı ve travmayı göğüsleyebilecek bir dirayet kazanması olduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar ise vahyin ağırlığını sosyolojik ve pratik bir düzlemde yorumlayarak, yerleşik Mekke inanç sistemine meydan okuyan bu tevhid mesajının toplumda yaratacağı infialin, müşriklerin göstereceği sert direncin ve bu süreçte peygamberin çekeceği çilelerin kelimenin semantik dünyasına dahil olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X