فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mürselât Sûresi, 50. Ayet
Daralt
X
-
“Artık bundan (Kur’ân’dan) sonra hangi söze inanacaklar?”
Artık bundan (Kur’ân’dan) sonra hangi söze inanacaklar? Yani Allah Teâlâ’nın sözünden sonra hangi söze inanacaklar? Ki O’nun sözünden daha doğru ve delil olma bakımından daha güçlü bir söz yoktur. Bu cümlenin, onların akıllarının ve düşüncelerinin kıtlığına vurgu yapmak için söylenmiş olması ihtimali vardır. Akılsızlıkları, Allah Teâlâ’nın sözünü tasdik etmekten kaçınmaları açısındandır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın sözünden daha doğru bir söz yoktur. Sonra onlar gerçek dışı sözleri ve yaldızlı bâtıl dinleri tasdik edip bunlara inanıyorlar. Doğruyu en iyi Allah bilir.
Yorum
-
Fe (فَ)
İbn Fâris, "f" harfinin bir bağlaç olarak takip, tertip ve sebep-sonuç ilişkisi kurduğunu belirtir; ayetin başında yer alarak, önceki ayetlerdeki tüm uyarılardan sonra artık nihai bir neticenin beklendiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "artık, öyleyse" manasına geldiğini ve surenin başından beri sıralanan eskatolojik tabloların ardından muhatabı sarsıcı bir soruyla baş başa bırakan bir geçiş edatı olduğunu belirtir.
Eyyi (أَيِّ)
İbn Fâris, "e-y-y" kökünün bir şeyi diğerlerinden ayırt etmek ve belirlemek için kullanılan bir soru edatı olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "eyy" kelimesinin çokluk içinden bir teklik belirleme amacı taşıdığını, burada ise Kur'an dışındaki alternatiflerin bütünüyle sorgulandığını detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "hangi" manasına geldiğini ve muhatabın zihnindeki tüm seçenekleri geçersiz kılan bir istifham (soru) yapısı kurduğunu belirtir.
Hadîsin (حَدِيثٍ)
İbn Fâris, "h-d-s" kökünün temel anlamının bir şeyin yokken sonradan var olması, yeni bir durumun ortaya çıkması olduğunu belirtir; "hadis" kelimesinin bu kökten türeyerek yeni olan "haber" ve "söz" manasına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "hadis"in dilde "kadim"in (eski) zıddı olduğunu, hem az hem de çok söz için kullanıldığını, ayette ise vahyin taze ve sarsıcı bir "haber" olma niteliğine dikkat çekildiğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki izlerini takip ederek, haber ve anlatı manasındaki yerleşik kullanımının Kur'an'da "ilahi mesaj" için teknikleştiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "hadis" kelimesinin Kur'an'ın semantik alanında salt bir "söz" değil, muhatabı sarsan ve bir tavır almaya zorlayan "dinamik bir mesaj" olduğunu, "Allah'ın hadisi" tamlamasıyla en yüksek ontolojik mertebeye ulaştığını vurgular. Christoph Luxenberg, kelimenin kökenindeki haber verme eyleminin kadim anlatı gelenekleriyle bağını kurarak, Kur'an'ın kendi mesajını en doğru ve yeni haber olarak takdim ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "yenilik" vurgusunun, vahyin her an taze kalan ve insan fıtratına her okunuşta yeni ufuklar açan karakterini yansıttığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "söz, mesaj, haber" manasına geldiğini ve ayetteki "hadis"in bizzat Kur'an'ın kendisi olduğunu, Kur'an dışındaki hiçbir anlatının hidayet edici bir vasfı kalmadığını dilsel düzeyde mühürlediğini ifade eder.
Ba'dehû (بَعْدَهُ)
İbn Fâris, "b-a-d" kökünün "önce"nin zıddı olarak sonralık, arkada olma ve takip etme anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ba'd" kelimesinin hem zaman hem de rütbe olarak bir şeyden sonra gelmeyi ifade ettiğini, ayetteki zamirin Kur'an'a dönerek "onun ardından" manasını pekiştirdiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "ondan sonra" manasına geldiğini ve Kur'an'ın sunduğu o kesin hakikatten sonra inanılacak hiçbir tutarlı haberin kalmadığını ifade eden bir zaman ve değer sınırı çizdiğini belirtir.
Yü'minûn (يُؤْمِنُونَ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün temel anlamının güven vermek, korkunun gitmesi ve bir şeyi doğrulamak olduğunu belirtir; "iman"ın kişinin kalbinde bir güven ve teslimiyet inşa etmesi eylemi olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "iman"ın sadece dille söylemek değil, ruhun bir hakikati tasdik ederek sükunete ermesi olduğunu vurgulayarak, ayetteki geniş zaman formunun inkarcıların tutumuna yönelik sarsıcı bir soru taşıdığını detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki "güven/iman" anlamının diğer Sami dillerindeki (İbranice "emûnâ", Aramice "haymânûtâ") derin köklerine değinerek, Kur'an'ın bu kavramı mutlak bir teslimiyet ve ilahi otoriteyi onaylama eylemi olarak merkezileştirdiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, "iman" kelimesinin Kur'an'ın ahlak ve inanç sisteminin kalbi olduğunu, "küfür"ün tam zıddı olarak insanın varoluşsal bir güven içine girmesini ve hakikate kayıtsız şartsız onay vermesini temsil ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerin final bölümlerinde yer alan bu tür retorik soruların, muhatabı kendi ontolojik tercihiyle yüzleştiren ve imanı bir "karar anı" olarak kurgulayan sarsıcı bir kapanış motifi olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki emniyet ve güven vurgusunun, imanın sadece bir bilgi tasdiki değil, aynı zamanda insanın kaos karşısında ilahi limana sığınarak huzur bulması olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "inanırlar, iman ederler" manasından hareketle, ayetin sonunda yer alan bu fiilin, Kur'an'ın apaçık kanıtlarını reddedenlerin artık hiçbir şekilde doğru bir inanca ulaşamayacaklarını ihtar eden dramatik bir final vurgusu olduğunu belirtir.
Yorum
Yorum