وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mürselât Sûresi, 45. Ayet
Daralt
X
-
44. “İşte biz iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.”
45. “Hakkı yalanlayanların o gün vay haline!”
İşte biz iyilik yapanları böyle ödüllendiririz. Bu ilâhî beyanda “müttaki” olana “muhsin” denilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ müttakileri anarak söze başlamış, sonra onlar için hazırlanan nimetleri belirtmiştir. Bunun ardından da onlara sözü edilen nimetlerin, iyiliklerinin bir karşılığı olarak verildiğini bildirmiştir. Âyet, “ittikâ” nın (sakınma) tek başına belirtildiği zaman iyilik yapmayı ve helâk edici davranışlardan sakınmayı gerektirdiğine işaret etmektedir. Cenâb-ı Hak, inkârcılara geri dönmüş ve şöyle demiştir: (Mürselat, 46)
Yorum
-
Veyl (وَيْلٌ)
İbn Fâris, "v-y-l" kökünün temelinde helak, şiddetli azap, hüzün ve çirkin bir duruma düşme anlamlarının yer aldığını belirtir; bu ayetin bağlamında, muttakilere vaat edilen o eşsiz cennet nimetlerinin, gölgelerin ve pınarların (41-44. ayetler) tam zıddı olarak, bu güzelliklerden mahrum kalan ve azaba sürüklenecek olanların hüsranını etimolojik olarak ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin derin bir bedbahtlık ve felaket hali olduğunu, kişinin kendi iradesiyle ilahi lütuf ve ihsan kapılarını kapatması sonucu içine düştüğü o büyük pişmanlığı ve rüsvaylığı detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, "veyl" kelimesinin burada bir tehdit ve kınama nidası olduğunu, cennet ehlinin huzuru ile inkarcıların feci akıbeti arasındaki o uçurumu mühürleyen bir eskatolojik ihtar niteliği taşıdığını tasdik eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın semantik örgüsünde bir "lanet formülü" olduğunu, bu ayette ise "ihsan" (iyilik) yolunu reddedenlerin, o büyük ödülden ebediyen dışlanışını simgelediğini vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerin ritmik yapısı içinde bu nakaratın, cennet sahnelerinden hemen sonra gelerek, hakikat karşısındaki körlüğün ne denli büyük bir varoluşsal kayba (veyl) dönüştüğünü gösteren bir "hüküm cümlesi" olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yazıklar olsun" veya "helak olsunlar" manasından hareketle, muttakilerin ödüllendirilişine dair hatırlatmadan hemen sonra bu ifadenin gelmesinin, mevcut inkarcıların bu açık saadet müjdesine sırt çevirmelerini dilsel bir kesinlikle kınadığını ifade eder.
Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)
İbn Fâris, "y-v-m" (zaman dilimi) ve "i-z" (o vakit) köklerinin birleşiminden oluşan bu yapının, belirsiz bir vakti değil, tam da ödül ve cezanın birbirinden ayrıldığı o keskin zaman dilimini sabitlediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kavramının bir olayın gerçekleştiği mutlak vakti kapsadığını, sonundaki "izin" ekinin ise dikkati doğrudan bir önceki bağlamda anlatılan cennet ödüllerinden mahrumiyet anına kilitlediğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki kadim zaman zarfı formlarıyla olan bağına değinerek, Kur'an'ın bu yapıyı eskatolojik sahnelerde zamanı donduran ve muhatabı o dehşetli yargılama anına hapseden bir araç olarak kullandığını kaydeder. Angelika Neuwirth, erken Mekki apokaliptik yapıda "yevmeizin" (o gün) formülünün, anlatılan ödüllerin ardından gelen hüsranı, muhatabın zihninde tam olarak o hesaplaşma anına demirleyen temel bir dramatik zaman çapası olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "işte o gün" manasına geldiğini, ayetin bütünü içinde azabın ("veyl") rastgele bir zamanda değil, tam da muttakilerin nimetlere kavuştuğu, inkarcıların ise kapı dışarı edildiği o sarsıcı anda tecelli edeceğini dilsel düzlemde mühürlediğini belirtir.
Mükezzibîn (الْمُكَذِّبِينَ)
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte hakkın ve gerçeğin dışına çıkmak, vakıaya uymayan beyanlarda bulunmak olduğunu belirtir; ayetin bağlamında ise ihsan ve takva yolunu yalanlayanların, bu inkarları sebebiyle ebedi saadetten mahrum kalmalarını ifade eden etimolojik bir ironiyi ortaya koyduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eyleminin sadece dille reddetmek değil, kalben de gerçeğe direnmek ve takva sahiplerinin yolunu küçümsemek olduğunu vurgulayarak, bu ayetteki mükezziblerin, dünyada ilahi lütuf müjdelerini görüp de ahireti yalanlamaya devam edenleri simgelediğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, mükezzibin, vahyin sunduğu "ihsan" (güzellik) ve "doğruluk" teklifine karşı aktif bir inkarcı pozisyon alan figür olduğunu; bu ayetteki kullanımının ise o güzel akıbetten (cennetten) mahrum kalan yalanlayıcının ontolojik çöküşünü betimlediğini vurgular. Angelika Neuwirth, surenin nakarat mimarisinde "mükezzibîn" kelimesinin, cennet tasvirlerinden hemen sonra gelerek, bu grubun sadece ilahi emri değil, aynı zamanda insana sunulan en büyük onuru (ebedi saadeti) da yalanlayarak kendi felaketlerini hazırladıklarını etimolojik bir vurguyla tescillediğini tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "fıtrattan ve haktan kopuş" anlamına dikkat çekerek, bu mükezziblerin sadece bilgiyi değil, cennetin o serin pınarları ve gölgeleriyle temsil edilen hayatın asıl gayesini de reddederek haktan koptuklarını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yalanlayanlar" manasından hareketle, 45. ayetin bağlamında bu grubun, muttakilere sunulan o muazzam sofraları ve huzuru görüp de dünyadaki inatları yüzünden bu büyük ödülden mahrum bırakılan muhatapları dilsel düzeyde mühürlediğini belirtir.
Yorum
Yorum