Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mürselât Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mürselât Sûresi, 40. Ayet

    وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      39. “Bir planınız varsa haydi bana karşı uygulayın planınızı!”

      40. ‘‘Hakkı yalanlayanların o gün vay haline!’’

      Bir planınız varsa haydi bana karşı uygulayın planınızı! Bu sözlerin onlara âhirette söylenecek olması mümkündür. Yani başınıza gelen (azaptan) kendinizi korumak için haydi planınızı yapınız. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, başvurabileceğiniz bir çareniz varsa buyurun yapın. “Veylün” yani vay haline anlamındaki kelime, azarlama ve paylama edatı olup, dünyada yaptıkları çarpıtma, başvurdukları hile ve desiselerin aksine orada getirebilecekleri çözüm ve çarelerinin olmayacağını vurgulamaktadır. Yukarıdaki cümlenin onlara dünyada söylenmiş olması da mümkündür. Resûlullaha (a.s.) bu şekilde karşı çıkması ve O na Benim öldürülmem veya aranızdan ihraç edilmeme dair bir planınız varsa haydi bana karşı uygulayın planınızı demesi emredilmiş de olabilir. Tıpkı Hz. Hûd’un kavmine şöyle dediği gibi: ‘‘Haydi hepiniz bana tuzak kurun bana aman vermeyin”. Onların Resûl-i Ekrem’e bir hile yapmakta acziyet içine düşmeleri, onlara risâletinin mûcizesini ve nübüvvetinin delilini göstermektedir. Çünkü bu beyan, Hz. Peygambere karşı hile yapmaya teşvikte bulunmaktadır. Halbuki yardımcıları ve donattığı askerleri yoktu. Tam aksine müşrik bir topluluğun arasında tek başınaydı. Ve o müşriklerin de bu nuru söndürmekten başka bir gayretleri yoktu.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Veyl (وَيْلٌ)

        İbn Fâris, "v-y-l" kökünün sözlükte şiddetli azap, helak, derin hüzün ve telafisi imkansız bir çöküş anlamlarını taşıdığını belirtir; ayetin bağlamında bu kelimenin, bir önceki ayette (39. ayet) ilahi otoritenin meydan okuması ("haydi bana tuzak kurun") karşısında hiçbir hile üretemeyen ve tüm dünyevi planları boşa çıkan inkarcıların yaşayacağı ontolojik yıkımı etimolojik olarak ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kişinin kendi kibri ve iradesiyle hakikati çiğnemesi sonucu sürüklendiği derin bedbahtlık halini tanımladığını, burada ise sahte iktidarlarının ve savunma mekanizmalarının ilahi gerçeklik karşısında iflas ettiğini görenlerin yaşayacağı sarsıcı hüsranı anlattığını detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, "veyl" kelimesinin tefsir geleneğinde sarsıcı bir eskatolojik kınama nidası olduğunu, insanın sözde gücünün (keyd) sıfırlandığı o sahnede suçluların üzerine inen mutlak azabı tasdik eden bir dilbilimsel mühür işlevi gördüğünü belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın semantik örgüsünde ontolojik bir "lanet formülü" olduğunu, bu spesifik bağlamda ise insanın ilahi iradeyi manipüle edebileceği yönündeki kibrinin çöküşünü işaretleyerek, varoluşsal çaresizliğin mutlak bir cezayla neticelenişini vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerin ritmik yapısı bağlamında bu kelimenin, apokaliptik mahkemedeki dramatik meydan okumanın (tehaddi) hemen ardından gelen kesin bir "hüküm giydirme" nidası olduğunu ve dinleyicideki gerilimi zirveye taşıdığını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yazıklar olsun, kahrolsunlar" manasından hareketle, dünyada her türlü hileye başvuran ancak hesap gününde ilahi kudret karşısında tamamen aciz kalan o kitlenin trajik sonunu ve bu sonun kaçınılmazlığını dilsel bir kesinlikle kınadığını ifade eder.

        Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)

        İbn Fâris, "y-v-m" (zaman dilimi/gün) ve "i-z" (o vakit) köklerinin birleşmesinden oluşan bu bileşik kelimenin, belirsiz bir zamanı değil, tam da bahsedilen o dehşetli hadiselerin gerçekleştiği anı sabitlediğini belirtir; ayette inkarcıların tüm manevra alanlarının ve bahanelerinin tükendiği o spesifik eskatolojik zamanı etimolojik olarak işaretlediğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kavramının bir olayın gerçekleştiği mutlak vakti kapsadığını, sonundaki "izin" ekinin ise dikkati doğrudan bir önceki ayetteki eylemsizliğe (tuzağın boşa çıkmasına) çekerek zamanı o mutlak çaresizlik anına kilitlediğini detaylandırır. Arthur Jeffery, "y-v-m" ve işaret/zaman bildiren eklerin Sami dil ailesinde ortak kökene sahip olduğunu, Kur'an'ın bu kadim zaman zarfını eskatolojik bağlamda dünyevi akışın bittiği ve ilahi adaletin bir balyoz gibi indiği anı göstermek üzere özel bir terminolojiye dönüştürdüğünü kaydeder. Angelika Neuwirth, erken Mekki apokaliptik yapıda "yevmeizin" (o gün) formülünün, anlatılan kozmik ve teolojik dehşeti havada asılı bırakmayıp, muhatabın zihninde tam olarak o yargılama anına demirleyen temel bir dramatik zaman çapası olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "işte o gün" manasına geldiğini, ayetin bütünü içinde azabın ("veyl") rastgele bir zamanda değil, tam da inkarcıların çaresizlikle yüzleşip hile yapmaktan aciz kaldıkları o sarsıcı anda tecelli edeceğini dilsel düzlemde mühürlediğini belirtir.

        Mükezzibîn (الْمُكَذِّبِينَ)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte hakikate ve gerçeğe aykırı beyanda bulunmak, dürüstlükten sapmak olduğunu belirtir; ayetin bağlamında ise dünyadayken vahyi yalanlamak için sinsi planlar (keyd) kuranların, ahirette yalanlarının ve hilelerinin işlemediği bir düzlemde kendi kurgularının kurbanı olmalarını ifade eden etimolojik bir ironiyi ortaya koyduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eyleminin gerçeğe karşı bilinçli, inatçı ve eylemsel bir direniş olduğunu vurgulayarak, bu ayetteki mükezziblerin, dünyada hakikati örtbas etmek için kullandıkları stratejilerin ilahi huzurda çöktüğünü gören ısrarcı inkarcıları simgelediğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki "yalanlama, saptırma ve aldatma" anlamının Sami dillerinde hukuki ve teolojik bir terminoloji olduğunu, Kur'an'ın bu kelimeyle insanın kendi felaketini hazırlayan o kışkırtıcı başkaldırısını resmettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, mükezzibin, vahyin sunduğu ontolojik gerçekliğe karşı polemik üreten ve tuzak kuran aktif bir figür olduğunu; bu ayetteki kullanımının ise o aktif direnişin tamamen kırıldığı, yalanlayıcının hiçbir karşı hamle üretemeden salt bir "suçlu" nesnesine dönüştüğü anı betimlediğini vurgular. Angelika Neuwirth, surenin nakarat mimarisinde "mükezzibîn" kelimesinin, dünyadaki kibrinden ve hilelerinden arındırılarak ilahi hitabın mutlak otoritesi karşısında çırılçıplak bırakılan mağlup bir güruhu etimolojik bir vurguyla tescillediğini tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "fıtrattan ve haktan kopuş" anlamına dikkat çekerek, gerçeği yalanlayıp kendi ürettikleri sahte dünyalara (tuzaklara) güvenen bu grubun, o yapay kurguların çökmesiyle birlikte mutlak bir hüsrana mahkum edildiklerini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yalanlayıp duranlar" manasından hareketle, 40. ayetin bağlamında bu ism-i fail çoğul kalıbının, dünyadaki planları ahirette suratlarına çarpılan ve kendilerini kurtaracak hiçbir hamle yapamayan o çaresiz muhatapları dilsel düzeyde mühürlediğini belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X