Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mürselât Sûresi, 34. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mürselât Sûresi, 34. Ayet

    وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      33. “Koca sütunlar kadar kıvılcımlar fırlatır.”

      34. “Hakkı yalanlayanların o gün vay haline!”

      Koca sütunlar kadar kıvılcımlar fırlatır. Âyet “cimâletün sufrun” (جِمَالَةٌ صُفْرٌ) şeklinde okunmuştur ki mânası “deve sürüsü” demektir. Aynı kelime “cimâle” (جِمَالَة) kelimesinin çoğulu olarak “cimâlâtun” (جِمَالَاتٌ) şeklinde de okunmuştur. “Sufr” (اَلصُّفْرُ) kelimesinin, “siyah” anlamına geldiği söylenmiştir. “Siyahlık”a “sarılık” denilmesi, develerde siyahlık üzerinde sarılık yükselmesinden dolayıdır. Dolayısıyla develer her iki kelimeyle (siyah/sarı) isimlendirilirler. Şairin şu beyti bu mânayı daha iyi açar:

      تِلْكَ خَيْلِي مِنْهُ وَتِلْكَ رِكَابِي

      مِنْ صُفْرٍ أَوْلَادُهَا كَالزَّبِيْبِ

      “Tilke hayli minhu ve tilke rikâbî Hunne sufrun evlâdühâ ke’z-zebîbi”

      Şu atım. Ve şu da binitim. Onlar sapsarı, yavruları ise kuru üzüm gibi simsiyah.

      Âyette “kıvılcım” kütüğe, kütük de kara develere benzetilmiştir. Âyet “cümâlât” (جِمَالَاتٌ) şeklinde de okunmuştur. “Cümâlât”, uzatılan gemi halatları demektir. Dürülüp büküldüğü zaman da insanların belleri gibi (kalın) olurlar. Kıvılcım, etrafa yayıldığında uzatılmış sarı halatlara, toplanırken de erkeklerin bellerine benzetilmiştir. Kıvılcımlar bu durumda kütük gibi olurlar.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Veyl (وَيْلٌ)

        İbn Fâris, "v-y-l" kökünün temelinde helak, şiddetli azap, hüzün ve çirkin bir duruma düşme anlamlarının yer aldığını belirtir; bu ayetin bağlamında, cehennem ateşinin devasa saraylar ve sarı deve sürüleri gibi kıvılcımlar saçtığını (32-33. ayetler) bildiren o dehşetli eskatolojik tasvirleri duyup da hâlâ dirilişi inkar edenlerin karşılaşacağı ontolojik yıkımı etimolojik olarak ifade ettiğini ortaya koyar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin derin bir bedbahtlık ve felaket hali olduğunu, kişinin kendi inatçı iradesiyle ilahi uyarıları çiğnemesi sonucu içine düştüğü o kaçınılmaz rüsvaylığı anlattığını detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, "veyl" kelimesinin burada bir tehdit ve kınama nidası olduğunu, özellikle azabın somut büyüklüğünü anlatan tasvirlerin hemen ardından gelerek inkarcılara yönelik sarsıcı bir ihtar niteliği taşıdığını tasdik eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın semantik örgüsünde bir "lanet formülü" olduğunu, Mürselât Suresi'nin bu bölümünde ise ateşin psikolojik ve görsel teröründen (şerar, kasr, cimâlet) hemen sonra gelerek, bu dehşeti reddetmenin sonucunun mutlak "hüsran" olacağını pekiştirdiğini vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerin yapısal analizi bağlamında bu nakaratın, cehennemin fiziksel şiddetini konu alan bloktan sonra gelen bir "hüküm cümlesi" olduğunu ve bu noktada kelimenin kökenindeki o şiddetli seslenişin, insanın kendi felaketine karşı duyarsız kalışına yönelik performatif bir uyarı işlevi gördüğünü tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yazıklar olsun" veya "helak olsunlar" manasından hareketle, ateşin devasa kıvılcımlarına dair uyarının hemen sonrasında bu ifadenin gelmesinin, mevcut inkarcıların bu dehşet verici uyarılar karşısındaki körlüklerini dilsel bir kesinlikle kınadığını ifade eder.

        Mükezzibîn (الْمُكَذِّبِينَ)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte hakkın ve gerçeğin dışına çıkmak, vakıaya uymayan beyanlarda bulunmak olduğunu belirtir; bu ayette ise azabın mahiyetini ve bu azabın işaret ettiği mutlak ilahi adaleti bilinçli olarak reddedenleri ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eyleminin sadece dille yalanlamak değil, kalben de gerçeğe direnmek olduğunu vurgulayarak, bu ayetteki mükezziblerin, cehennem ateşinin o korkunç doğasına (saldırgan kıvılcımlara) dair yapılan tasvirleri işitip de ahireti yalanlamaya devam eden ısrarcı inkarcıları simgelediğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki "yalanlama" anlamının Sami dillerinde ortak olduğunu, ancak Kur'an'ın bu kavramı özellikle eskatolojik uyarılar ile insanın ahlaki sorumluluğu arasındaki bağı reddeden teolojik bir sapma için teknikleştirdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, mükezzibin, ilahi işaretlerin işaret ettiği ontolojik gerçekliği kasten çarpıtan bir figür olduğunu, bu ayetteki kullanımının ise yaklaşan azabın ciddiyetini alaya alan ve kendi felaketine yürüyen "fıtratı bozulmuş" inkarcıları temsil ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, surenin ritmik mimarisinde "mükezzibîn" kelimesinin her nakaratın sonunda yer alarak, tehdidin muhatabını sürekli güncellediğini ve bu grubun akıl almaz eskatolojik sahneler karşısındaki statik direncini etimolojik bir vurguyla ortaya koyduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "kopuş" anlamına dikkat çekerek, bu mükezziblerin sadece inanç sistemini değil, uyarıcı korku mekanizmalarını da iptal ederek kendi hakikatleriyle olan bağlarını kopardıklarını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yalanlayanlar" manasından hareketle, 34. ayetin bağlamında bu grubun, saraylar veya sarı develer büyüklüğündeki ateş kütlelerinin dehşetini işitip de bunu bir masal veya abartı olarak görüp inkarı sürdüren muhatapları dilsel düzeyde mühürlediğini belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X