لَا ظَل۪يلٍ وَلَا يُغْن۪ي مِنَ اللَّهَبِۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mürselât Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
“Gölgelendirmeyen, ateşe karşı da bir faydası dokunmayan.”
Gölgelendirmeyen, yani dünyada gölgeden faydalandıkları gibi o gölgeden faydalanmayacaklardır. Çünkü dünyada sıcaklığı savuşturmak ya da sakinleşmek için gölgeye kaçılır. Bir evin gölgesi, sakinlik veren bir özelliktedir. Ağaç ve duvar gölgelerine rahatlamak için sığınılır. Ancak burada söz konusu edilen gölge, âhirette harareti gidermeyecek ve onlara başka faydaları olmayacaktır. Ateşe karşı da bir faydası dokunmayan. Söz konusu gölgeye ateşten dolayı kaçmaları mümkündür. Allah Teâlâ da bu gölgenin ateşin eziyetini onlardan savuşturmayacağını haber veriyor. Ateşin bu gölgede bulunuyor olması da mümkündür. Gölgenin yoğunluğu, içindeki ateşin alevini örtebilir. Cenâb-ı Hak da gölgeye sığındıkları zaman gölgenin ateşi örtmesinin ateşin alevinin onlara dokunmasına engel olmayacağını haber vermektedir.
Yorum
-
Zalîl (ظَلِيلٍ)
İbn Fâris, "z-l-l" kökünün temel anlamının bir şeyin diğerini örtmesi, güneş ışığından koruması ve bir cismin karartısı olduğunu belirtir; ayetteki formun (fâîl kalıbı) gölgenin sürekliliğini ve yoğunluğunu ifade ettiğini, ancak cehennem dumanı bağlamında bu durumun ironik bir şekilde "korumayan bir gölge" olarak nitelendirildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "zalîl" kelimesinin aslen koyu, serinletici ve kalıcı gölge anlamına geldiğini, Kur'an'da genellikle cennet nimetleri için kullanıldığını; fakat burada cehennem dumanından yükselen gölgeyi niteleyerek, onun gerçek bir gölgenin sağladığı serinlik ve koruma vasfından tamamen yoksun olduğunu vurgulamak için zıddıyla kullanıldığını detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin dilbilimsel yapısı itibarıyla sıfat-ı müşebbehe olduğunu ve bir şeyin değişmez niteliğini bildirdiğini, burada ise o duman kütlesinin muazzam yoğunluğuna rağmen hiçbir ferahlık sağlamayan sahte bir "gölgelik" niteliği taşıdığını tasdik eder. Toshihiko Izutsu, kökün anlambilimsel alanındaki "himaye ve koruma" (protection) tınısına dikkat çekerek, bu ayette "zalîl" kelimesinin olumsuzlanmasıyla (lâ zalîl), inkarcıların sığındığı o duman kütlesinin ontolojik olarak bir sığınak değil, bir azap aracı olduğunun mühürlendiğini belirtir. Angelika Neuwirth, erken Mekki dönem apokaliptik sahnelerinde gölge imgesinin cennet ve cehennem arasındaki en keskin tezatlardan birini oluşturduğunu, "zalîl" kelimesinin bu bağlamda bir "karşı-gölge" (counter-shadow) tasviri yaparak dinleyicideki koruma beklentisini yıktığını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "koyu ve koyu olduğu kadar serinletici gölge" manasına geldiğini; ayetin başındaki olumsuzlama ile birlikte, cehennem dumanının ne kadar kesif olursa olsun asla serinletici bir vasıf taşımayacağının ve fiziksel bir koruma sağlamayacağının dilsel düzeyde ifade edildiğini belirtir.
Yuğnî (يُغْنِي)
İbn Fâris, "g-n-y" kökünün sözlükte ihtiyaçsızlık, yeterlilik, zenginlik ve bir şeyi defedip ondan vazgeçmek anlamlarına geldiğini belirtir; ayetteki eylemin, söz konusu dumanın veya gölgenin azabı savuşturmaya veya bir fayda sağlamaya yetmediğini ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "iğnâ" kavramının bir kimsenin ihtiyacını bütünüyle gidermek veya bir tehlikeye karşı yeterli korumayı sağlamak olduğunu vurgulayarak, buradaki kullanımın o dumanın ateşin hararetini engelleme hususundaki mutlak acziyetini anlattığını detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, fiilin muzari (geniş zaman) formunda gelmesinin, bu fayda vermeme halinin sürekliliğini ve o anki dehşetin hiçbir şekilde hafifletilemeyeceğini bildiren dilbilimsel ve tefsiri boyutunu tasdik eder. Toshihiko Izutsu, kökün anlambilimsel çerçevesinde "kendine yetme" (self-sufficiency) ve "başkasını ihtiyaçtan kurtarma" manalarının bulunduğunu; "yuğnî" kelimesinin burada azabı engelleme (avail) noktasında kullanıldığını ve inkarcıların hiçbir dışsal unsurla kurtuluşa eremeyeceklerini simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki zenginlik ve yeterlilik anlamlarının, ilahi azap karşısında maddesel hiçbir gücün veya sığınağın (dumanın bile) yeterli bir koruma kalkanı oluşturamayacağını etimolojik bir kesinlikle yansıttığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "fayda sağlamak, korumak, savuşturmak" manalarından hareketle, ayetteki olumsuz yapıyla birleşerek, cehennem dumanının bir gölge gibi görünse de ateşin yakıcılığını zerre kadar azaltmayacağını ve inkarcıyı alevlerden koruyamayacağını dilsel düzlemde mühürlediğini belirtir.
Leheb (اللَّهَبِ)
İbn Fâris, "l-h-b" kökünün temel anlamının ateşin parlaması, yükselmesi ve alev alması olduğunu belirtir; dumanın zıddı olarak ateşin saf, parlak ve yakıcı dilini ifade ettiğini etimolojik olarak açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "leheb" kelimesinin özellikle dumansız veya dumanın üzerinden yükselen saf alev kütlesi manasına geldiğini, bu yönüyle ateşin en şiddetli ve nüfuz edici kısmını temsil ettiğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki "parlama ve yanma" anlamının Sami dillerinde yaygın olduğunu, Kur'an Arapçasında ise bu sözcüğün cehennem ateşinin hırçınlığını ve dehşetini anlatan temel bir terminolojiye dönüştüğünü belirtir. Toshihiko Izutsu, "leheb" kavramının Kur'an'ın ateş semantiğinde statik bir yanmayı değil, dinamik ve saldırgan bir "parlama" (flame) eylemini simgelediğini; önceki ayetteki duman (zıll) tasviriyle birleşerek azabın hem boğucu hem de yakıcı olan ikili yapısını ortaya koyduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "parıl parıl parlayan ateş alevi" manasına geldiğini, ayetin bütünü içinde cehennem dumanının hiçbir şekilde bu alevlerin hararetini kesemeyeceğini ve inkarcıyı o çıplak ateşin yakıcılığıyla baş başa bırakacağını dilsel düzeyde ifade ettiğini belirtir.
Yorum
Yorum