Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mürselât Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mürselât Sûresi, 28. Ayet

    وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      27. "Ayrıca yeryüzünde sabit yüce dağlar yarattık. Sizlere tatlı sular içirdik."

      28. ‘‘Hakkı yalanlayanların o gün vay haline!’’

      Ayrıca yeryüzünde sabit yüce dağlar yarattık. Âyetin metninde geçen “ravâsiye” (رَوَاسِيَ) kelimesi yeryüzünde bulunan sabit dağlar demektir. Allah Teâlâ dağları sabitlemiştir ki yeryüzü ve üzerinde yaşayanlar sarsılmasınlar. Eğer sallansaydı üzerinde yaşayanlar kendileri için belirlenen menfaatlere erişemezlerdi. Cenâb-ı Hak, sabit dağlardan bahsederek şükretmelerini istemek için onlara yönelik olan büyük nimetlerini hatırlattı. “Şâmilıât” (شَامِخَاتٍ) uzun ve yüce demektir. Sizlere tatlı sular içirdik. Yani size gökten tatlı sular indirdik. Sular size indirilmeseydi kendi gücünüz ve başvuracağınız çareyle onlara ulaşamazdınız. Öte yandan Allah Teâlâ suyu gökten yere indirmiştir. Ama su, tatlı olma özelliğini kaybetmemiş ve yeryüzüne teması ve toprağa karışması neticesi değişikliğe uğramamıştır. Bunlar özellikle içmeyle ilgilidir. Sonra tatlı olmayan suyun da -içilme özelliğini bir yana bırakacak olursak- tatlı su gibi sağladığı faydalar vardır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Veyl (وَيْلٌ)

        İbn Fâris, "v-y-l" kökünün temelinde helak, şiddetli azap, hüzün ve çirkin bir duruma düşme anlamlarının yer aldığını belirtir; bu ayetin bağlamında, yeryüzünün bir toplanma yeri kılınması, dağların yerleştirilmesi ve tatlı suların sunulması gibi (25-27. ayetler) dış dünyadaki (afakî) delilleri görüp de hâlâ dirilişi inkar edenlerin karşılaşacağı ontolojik yıkımı ifade ettiğini ortaya koyar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin derin bir bedbahtlık ve felaket hali olduğunu, genellikle kişinin kendi iradesiyle apaçık hakikati çiğnemesi sonucu içine düştüğü rüsvaylığı anlattığını detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, "veyl" kelimesinin burada bir tehdit ve kınama nidası olduğunu, özellikle yeryüzünün fiziki yapısındaki ilahi sanatı ve dengeyi müşahede etmesine rağmen yaratıcıyı ve ahireti yalanlayanlara yönelik eskatolojik bir ihtar niteliği taşıdığını tasdik eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın semantik örgüsünde bir "lanet formülü" olduğunu, Mürselât Suresi'nin bu bölümünde ise kozmik ve coğrafi yaratılış mucizelerinden (delil) hemen sonra gelerek, bu nesnel kanıtları reddetmenin sonucunun mutlak "hüsran" olacağını pekiştirdiğini vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerin yapısal analizi bağlamında bu nakaratın, yeryüzü ve doğa fenomenlerini konu alan bloktan sonra gelen bir "hüküm cümlesi" olduğunu ve bu noktada kelimenin kökenindeki o sarsıcı seslenişin, insanın kainattaki nizamı görmezden gelmesine karşı bir uyarı işlevi gördüğünü tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yazıklar olsun" veya "helak olsunlar" manasından hareketle, yeryüzünün bir beşik gibi hazırlanıp suyla hayat bulmasına dair hatırlatmadan hemen sonra bu ifadenin gelmesinin, mevcut inkarcıların bu dış dünyadaki somut kanıtlar karşısındaki körlüklerini dilsel bir kesinlikle kınadığını ifade eder.

        Mükezzibîn (الْمُكَذِّبِينَ)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte hakkın ve gerçeğin dışına çıkmak, vakıaya uymayan beyanlarda bulunmak olduğunu belirtir; bu ayette ise yeryüzünün nizamını ve bu nizamın işaret ettiği diriliş gerçeğini bilinçli olarak reddedenleri ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eyleminin sadece dille yalanlamak değil, kalben de gerçeğe direnmek ve yeryüzündeki ayetleri örtbas etmek olduğunu vurgulayarak, bu ayetteki mükezziblerin, dış dünyadaki (dağlar, sular, arz) ilahi sanatı görüp de ahireti yalanlayan ısrarcı inkarcıları simgelediğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki "yalanlama" anlamının Sami dillerinde ortak olduğunu, ancak Kur'an'ın bu kavramı özellikle kainattaki düzen ile ahiret arasındaki mantıksal bağı reddeden teolojik bir sapma için teknikleştirdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, mükezzibin, ilahi işaretlerin (ayetlerin) işaret ettiği ontolojik gerçekliği kasten çarpıtan bir figür olduğunu, bu ayetteki kullanımının ise yeryüzünün bir "kifât" (toplayıcı) olarak yaratılmasındaki mucizeyi görmezden gelen "fıtratı bozulmuş" inkarcıları temsil ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, surenin mimari yapısında "mükezzibîn" kelimesinin her nakaratın sonunda yer alarak, tehdidin muhatabını sürekli tazelediğini ve bu grubun yeryüzü ayetleri karşısındaki statik direncini etimolojik bir vurguyla ortaya koyduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "kopuş" anlamına dikkat çekerek, bu mükezziblerin sadece bilgiyi değil, yeryüzündeki varoluşsal denge ile olan bağlarını da reddederek haktan koptuklarını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yalanlayanlar" manasından hareketle, 28. ayetin bağlamında bu grubun, dağların dikilişini ve tatlı suların akıtılışını görüp de bunu bir tesadüfe bağlayan veya sonrasını inkar eden muhatapları dilsel düzeyde mühürlediğini belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X