Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mürselât Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mürselât Sûresi, 27. Ayet

    وَجَعَلْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَاَسْقَيْنَاكُمْ مَٓاءً فُرَاتاًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve ce’alnâ fîhâ ravâsiye şâmiḣâtin ve eskaynâkum mâen furâtâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      27. "Ayrıca yeryüzünde sabit yüce dağlar yarattık. Sizlere tatlı sular içirdik."

      28. ‘‘Hakkı yalanlayanların o gün vay haline!’’

      Ayrıca yeryüzünde sabit yüce dağlar yarattık. Âyetin metninde geçen “ravâsiye” (رَوَاسِيَ) kelimesi yeryüzünde bulunan sabit dağlar demektir. Allah Teâlâ dağları sabitlemiştir ki yeryüzü ve üzerinde yaşayanlar sarsılmasınlar. Eğer sallansaydı üzerinde yaşayanlar kendileri için belirlenen menfaatlere erişemezlerdi. Cenâb-ı Hak, sabit dağlardan bahsederek şükretmelerini istemek için onlara yönelik olan büyük nimetlerini hatırlattı. “Şâmilıât” (شَامِخَاتٍ) uzun ve yüce demektir. Sizlere tatlı sular içirdik. Yani size gökten tatlı sular indirdik. Sular size indirilmeseydi kendi gücünüz ve başvuracağınız çareyle onlara ulaşamazdınız. Öte yandan Allah Teâlâ suyu gökten yere indirmiştir. Ama su, tatlı olma özelliğini kaybetmemiş ve yeryüzüne teması ve toprağa karışması neticesi değişikliğe uğramamıştır. Bunlar özellikle içmeyle ilgilidir. Sonra tatlı olmayan suyun da -içilme özelliğini bir yana bırakacak olursak- tatlı su gibi sağladığı faydalar vardır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cealnâ (جَعَلْنَاهُ)

        İbn Fâris, "c-a-l" kökünün temelinde bir şeyi bir yerden bir yere koymak, bir halden başka bir hale dönüştürmek ve bir nesneye belirli bir görev yüklemek anlamlarının bulunduğunu belirtir; bu ayet bağlamında yeryüzünün fiziki yapısının dağlarla tahkim edilmesini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ce’l" kavramının yaratma (halk) eyleminden daha geniş olduğunu, bir şeyi amaçlı bir düzene sokmayı temsil ettiğini vurgulayarak, yeryüzünün üzerine dağların yerleştirilmesiyle oluşan o ilahi nizamı bu kök üzerinden açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur’an’ın kozmolojik dilinde rastgele bir eylemi değil, nesnelere işlevsel ve ontolojik bir statü kazandıran bilinçli bir "kurma" eylemini simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin yeryüzünü yaşanabilir kılmak amacıyla üzerinde gerçekleştirilen jeolojik ve coğrafi düzenlemeleri (dağların dikilmesini) ifade eden ilahi iradeyi dilsel olarak mühürlediğini tahlil eder.

        Ravâsiye (رَوَاسِيَ)

        İbn Fâris, "r-s-v" kökünün temel anlamının sabitlik, sarsılmazlık ve bir yere iyice yerleşip kök salmak olduğunu ifade eder; gemilerin demir atması (ersâ) ile dağların yeryüzüne çakılması arasındaki anlambilimsel bağı bu kökle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin yerinden kımıldamayan, ağır ve oturaklı kütleleri temsil ettiğini, yeryüzünün sarsılmasını önleyen "dengeleyici dağlar" manasında kullanıldığını detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, lügat anlamına dayanarak, yeryüzünün dengesini korumak için üzerine yerleştirilen heybetli ve sabit kaya kütlelerini bu kavramın karşıladığını tasdik eder. Toshihiko Izutsu, kökün "istikrar" (stability) semantiğinin merkezinde yer aldığını, yeryüzünün kaotik bir hareketten kurtarılıp üzerinde yaşanabilir, sabit bir zemin haline getirilmesindeki "çapa" işlevini vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerdeki bu ifadenin, yeryüzünün sağlamlığını ve ilahi mimarinin sarsılmazlığını gösteren topografik bir argüman olarak kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "sabit ve sarsılmaz dağlar" manasına geldiğini ve yeryüzünün jeolojik dengesini sağlayan o devasa sütunları betimlediğini ifade eder.

        Şâmihâtin (شَامِخَاتٍ)

        İbn Fâris, "ş-m-h" kökünün sözlükte yükseklik, yücelik ve başını yukarı kaldırmak anlamlarına geldiğini, hem fiziksel boyutu hem de manevi bir "gurur/azamet" tınısını barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dağlar için kullanıldığında ulaşılamaz yükseklikteki zirveleri ve heybetli duruşu simgelediğini, bu "yükseklik" vasfının yaratıcının kudretini yansıtan görsel bir delil olduğunu açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin "çok yüksek ve ulu" anlamına geldiğini, bir önceki kelime olan "ravâsiye"yi niteleyerek dağların sadece sabit değil, aynı zamanda göğe uzanan devasa yapılar olduğunu bildiren dilbilimsel yapısını tasdik eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin anlambilimsel alanında "aşkınlık" ve "heybet" imgesinin bulunduğunu, yeryüzü topografyasındaki bu dikey yükselişin ilahi haşmeti temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "baş döndürücü yükseklikteki zirveler" manasından hareketle, dağların yeryüzü nizamındaki görkemini ve aşılmazlığını dilsel bir kesinlikle ortaya koyduğunu tahlil eder.

        Eskaynâ (أَسْقَيْنَا)

        İbn Fâris, "s-k-y" kökünün temel anlamının bir canlıya su vermek, onu sulamak ve su ihtiyacını gidermek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "iskay" (su içirmek) eyleminin, suyun doğrudan içilmesinden ziyade bir imkan olarak sunulmasını ve hayatın devamı için bu kaynağın hazır hale getirilmesini temsil ettiğini detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, fiilin birinci çoğul şahıs formunda gelmesinin, hayatın en temel maddesi olan suyun temin edilmesindeki ilahi lütfu ve kudreti vurguladığını tasdik eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur’an’ın rahmet semantiğinde hayati bir yere sahip olduğunu, kuraklık ve ölüm karşısında suyun ilahi bir "can suyu" olarak takdim edilmesini simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "sulama" ve "hayat verme" anlamlarının, dağların birer su deposu işlevi görmesiyle olan coğrafi bağlantısına dikkat çekerek, ilahi sanatın bütüncül yapısını ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "size içirdik" veya "sizi suya kavuşturduk" manasına geldiğini, yaratılışın bu evresinde susuzluğun giderilmesinin en büyük yaşamsal nimet olarak sunulduğunu dilsel düzlemde mühürlediğini belirtir.

        Mâen (مَّاءً)

        İbn Fâris, "m-v-h" kökünün akıcılık ve sıvılık temelinde yükseldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bütün canlıların yaratılış mayası ve hayat kaynağı olduğunu, ayette ise bu sıvı maddenin "tatlılık" sıfatıyla (furât) birleşerek insanın temel ihtiyacı olan içme suyuna dönüştüğünü açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerine inerek, İbranice "mayim" ve Aramice/Süryanice "mayyâ" formlarıyla olan köndeşliğine değinir ve "su" kavramının tüm Sami medeniyetlerinde hayatı simgeleyen en temel arketip olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin lügat olarak her türlü sıvıyı kapsasa da burada gökten inen veya dağlardan süzülen "tatlı su" kaynaklarına işaret ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin hayatın devamlılığı için zaruri olan fiziki su maddesini karşıladığını ve yaratılış nizamındaki işlevsel önemini vurgular.

        Furâtân (فُرَاتًا)

        İbn Fâris, "f-r-t" kökünün sözlükte suyun tatlılıkta en ileri seviyede olması, serinliği ve susuzluğu kesin olarak gidermesi anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "furât" kelimesinin içimi en lezzetli, boğazdan kolayca geçen ve harareti kesen "çok tatlı su" manasına geldiğini detaylandırır. Arthur Jeffery, bu kelimenin Fırat (Frat) nehri ismiyle olan kökensel bağına dikkat çekerek, Mezopotamya ve çevresindeki Sami kültürlerinde "büyük ve tatlı akarsu" imgesiyle derinleştiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin anlambilimsel alanında bir "safiyet" ve "ferahlık" bulunduğunu, bunun ilahi ikramın (iskay) niteliğini belirleyen temel sıfat olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki tatlılık vurgusunun, suyun sadece biyolojik bir ihtiyaç değil, aynı zamanda tadıyla da bir lütuf olduğunu simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "tatlı, lezzetli ve içimi hoş" manasından yola çıkarak, ayetin sonunda yer alan bu nitelemenin ilahi ihsanın mükemmelliğini ve insana sunulan konforu dilsel düzeyde mühürlediğini ifade eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X