Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mürselât Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mürselât Sûresi, 26. Ayet

    اَحْيَٓاءً وَاَمْوَاتاًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ahyâen ve emvâtâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      25-26. ‘‘Biz yeryüzünü dirilere ve ölülere mekân yapmadık mı?’’

      İnsanın Yaratılışı, Akıbeti ve Allah’ın Kudreti

      Biz yeryüzünü dirilere ve ölülere mekân yapmadık mı? Bu beyanın “Sizi önemsenmeyen bir sudan yaratmadık mı? Onu sağlam bir yere yerleştirdik” meâlindeki âyetle bağlantılı olması mümkündür. Bütün bunların belirtilmesi, alâmetlerin ve nimetlerin hatırlatılması, Allah Teâlâ’nın kudretinin, hükümranlığının ve hikmetinin bildirilmesi demektir. Nimetlerin hatırlatılması, Allah Teâlâ’nın insanı yarattığında tiksinilen bir sperm olarak yaratmasında, sonra ona insanların gözlerine gözükmeyeceği bir yer tahsis etmesinde ve orada gelişiminin insanoğlunun eline bırakmamasındadır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak onu yarattığı zaman rahime tutunan kan pıhtısı (alaka) ve belli belirsiz et parçası (mudğa) haline getirmiştir. Ancak orada gelişimini hiçbir kimsenin eline terk etmemiştir. Çünkü o sırada tiksinti uyandıran ve iğrenç kabul edilen bir haldedir. Tiksinti uyandırma ve iğrenç kabul edilmenin gerçekleştiği özellik, temizleme ile giderilemez. Ve ona gözlerden gizlendiği sağlam bir yer tahsis edilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak onu bir canlı olarak yarattığı ve yaratılışını düzgün yaptığı zaman annesinin karnından çıkarır. Anne ve babasının kalbine bir incelik ve şeflcat duygusu verir. Bunu kendi işini kendi yapacağı ve kendini gözeteceği bir duruma gelinceye kadar onu yetiştirmeleri ve esirgemeleri için yapar. Bundan sonra ölümünü takiben ona kendisini bağrına basacak bir toprak tahsis eder. Orada insanların gözlerinden gizlenir. Çünkü öldükten sonra tiksinilen, iğrenç olan ve temizlenmeye kabil bulunmayan bir duruma döner. İnsanın ilk yaratılış hali ile ileride dönüşeceği ahvalinin hatırlatılmasında, nimetlere şükretmeye yönelsin diye bir hatırlatma vardır. Yahut da ana rahminin ona aşılanmış yumurta (nutfe), rahim duvarına tutunan kan pıhtısı (alaka) ve belli belirsiz et parçası (mudğa) halinde bulunduğu sırada sağlam mekân kılınmasında da nimetlerin hatırlatılması vardır. Çünkü insanlar, bu haldeki oluşumun gelişmesi ve büyümesi için ne ile beslendiğini bilmezler. Cenâb-ı Hak, o vakitte yetiştirme külfetini üzerlerinden kaldırmıştır, öte yandan onun nasıl besleneceği bilinir ve insanlar ihtiyacını giderme imkânını öğrenir bir hale gelince onu annesinin karnından çıkarır ve idaresini anne ve babasına verir. Nimetlerin hatırlatılması işte bu yöndendir. Bunların belirtilmesinde, Allah Teâlâ’nm kudreti, hükümranlığı ve hikmetinin hatırlatılması vardır. Şöyle ki; Cenâb-ı Hak, insanı kendisinden yarattığı spermden rahimde tutunan kan pıhtısı (alaka) ve belli belirsiz et parçası (mudğa) olmaya elverişli olacak şekilde yaratmıştır. İnsanlar, spermin alaka, mudğa, kemik, et ve sonra da düzgün bir canlı oluşturan özelliğini öğrenmek isteseler bunun bilgisine ulaşamazlar. Üzerinde düşünseler İlâhî hikmetin iç yüzüne insanoğlunun bilgisinin ulaşacağı bir durumda olmadığını, kuvvetinin de beşerin gücünün ulaşacağı seviyeyle sınırlı bulunmadığını anlarlar. Onları ölümden sonra dirilmeyi [ve canlandırmayı] inkâra sevkeden sebep, işleri kendi güçlerine kıyas etmeleri ve akıllarınca kendi güçleriyle Allah’ın gücünü eşit görmeleridir. İlkin yaratılmalarına dair durumları üzerinde derinden derine düşünseler, planlamanın inceliğini ve hikmetin insanı dehşete düşüren yanlarını görseler meselenin onların dedikleri ve tasavvur ettikleri gibi olmadığını anlarlar. Bu da onları peygamberlerce getirilen ve ölümden sonra dirilmeye ve gayba dair verdikleri başka haberlerin hepsini tasdike sevkeder.

      Allah Teâlâ’nın onlara yaratılışlarının başlangıcını, yetişmelerini ve en son hallerini hatırlatması, onların İlâhî dine karşı kibirlenmeyi bırakmaları, davetine icabetle boyun eğmeleri ve yarattıklarından hiçbir kimseye karşı böbürlenmemeleri maksadına yönelik de olabilir. Çünkü onlar, ilk başta herkesin iğrenç kabul ettiği aşılanmış yumurta, sonra rahim duvarına tutunan kan pıhtısı (alaka), ardından belli belirsiz et parçası (mudğa) halindeydiler. En sonunda da tiksinilecek bir leş olacaklar. Niteliği böyle olan bir kimse, başkasına karşı böbürlenmeye nasıl lâyık olabilir?

      Biz yeryüzünü mekân yapmadık mı? Âyette geçen “kifâten” (كِفَاتًا) kelimesi, onları bağrına basan hayatta iken ve ölümden sonra bir araya getirip toplayan demektir. Onların hayatta iken yeryüzü ile bağlantıları, orada mesken ve ev yapmaları dolayısıyladır. Allah Teâlâ ölümden sonra içine defnedilecekleri kabirleri onlara tahsis etmiş veya Cenâb-ı Hak onların döndürülecekleri yeri ve hayatta iken meskenlerini burada yeryüzünde belirlemiştir. Yüce Allah, vefatlarından sonra yeryüzünün içini onlara sığmak yapmış, üstünü de geniş yollar edinip gitsinler diye yaygı (gibi) yapmış, orada rızıklarını takdir etmiştir. Ve onlara şükretmelerini istemek için yeryüzünü yaratmadaki nimet türlerini hatırlatmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ahyâen (أَحْيَاءً)

        İbn Fâris, "h-y-y" kökünün temel anlamının büyüme, hareket ve duyu gücüyle ilgili olduğunu belirtir. Bu bağlamda, yeryüzünün toplayıcılığı (kifât) içinde, yüzeyinde hareket eden ve hayat süren canlı varlıkları ifade ettiğini vurgular. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kökenindeki "hayat" kavramının; büyüme gücü, duyum gücü ve akıl gücü gibi farklı seviyeleri olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımıyla yeryüzünün, üzerinde yaşam enerjisi barındıran tüm varlıkları bağrında tutan bir "kifât" (kap/barınak) olduğunu etimolojik olarak detaylandırır. Arthur Jeffery, "h-y-y" kökünün tüm Sami dillerinde (İbranice "hayyîm", Aramice "hayyîn") ortak bir yapıya sahip olduğunu, Kur'an'ın bu kadim kökü biyolojik yaşamın tüm formlarını kapsayacak geniş bir anlambilimsel çerçevede kullandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, "hayat" kavramının Kur'an'ın semantik dünyasında durağanlığın zıddı olan dinamizmi ve yaratılışın aktif evresini temsil ettiğini; "ahyâ" kelimesinin bu ayette yeryüzünün sunduğu fiziksel ve ontolojik yaşama alanındaki hareketli unsurları simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "diriler, canlılar" manasına geldiğini, bir önceki ayette geçen "kifât" kelimesinin ilk nesnesi olarak, yeryüzünün üzerinde hayat süren, nefes alan ve hareket eden tüm insanları ve canlıları kapsayan dilsel bir yapı sunduğunu tahlil eder.

        Emvâtân (أَمْوَاتًا)

        İbn Fâris, "m-v-t" kökünün büyüme, duygu ve hareketin kesilmesi anlamlarına geldiğini ifade ederek; kelimenin yeryüzünün derinliklerinde sükunete ermiş, yaşam fonksiyonlarını yitirmiş varlıkları tanımladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mevt" (ölüm) kavramının hayat gücünün çekilmesi olduğunu, ayette ise yeryüzünün sadece dirilere değil, aynı zamanda hayatı sona ermiş ve toprağın altına girmiş olan "ölülere" de ev sahipliği yapan toplayıcı (kifât) karakterini tamamladığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki "ölüm" anlamının Sami dillerinde (İbranice "mâvet", Aramice "mûtâ") merkezi bir yer tuttuğunu, Kur'an'ın bu kökü biyolojik sonun ötesinde, toprağa dönen ve orada muhafaza edilen varlık formunu tanımlamak için kullandığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, "mevt" kavramının anlambilimsel olarak bir yok oluş değil, varlığın aktif formdan statik formuna geçişi olduğunu; "emvât" kelimesinin bu ayette yeryüzünün bir depo veya hazine gibi sakladığı sessiz insanlık mirasını temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki durgunluk ve sükunet anlamına dikkat çekerek, toprağın "emvât" için bir son durak değil, "kifât" vasfıyla onları yeniden diriliş anına kadar muhafaza eden geçici bir sığınak olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "ölüler" manasına geldiğini; ayetin yeryüzünü hem hayatın fışkırdığı bir beşik (diriler için) hem de sessizliğe bürünen bir mezar (ölüler için) olarak betimleyerek, toprağın bu çift yönlü toplayıcı gücünü dilsel düzeyde mühürlediğini belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X