اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ كِفَاتاًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mürselât Sûresi, 25. Ayet
Daralt
X
-
25-26. ‘‘Biz yeryüzünü dirilere ve ölülere mekân yapmadık mı?’’
İnsanın Yaratılışı, Akıbeti ve Allah’ın Kudreti
Biz yeryüzünü dirilere ve ölülere mekân yapmadık mı? Bu beyanın “Sizi önemsenmeyen bir sudan yaratmadık mı? Onu sağlam bir yere yerleştirdik” meâlindeki âyetle bağlantılı olması mümkündür. Bütün bunların belirtilmesi, alâmetlerin ve nimetlerin hatırlatılması, Allah Teâlâ’nın kudretinin, hükümranlığının ve hikmetinin bildirilmesi demektir. Nimetlerin hatırlatılması, Allah Teâlâ’nın insanı yarattığında tiksinilen bir sperm olarak yaratmasında, sonra ona insanların gözlerine gözükmeyeceği bir yer tahsis etmesinde ve orada gelişiminin insanoğlunun eline bırakmamasındadır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak onu yarattığı zaman rahime tutunan kan pıhtısı (alaka) ve belli belirsiz et parçası (mudğa) haline getirmiştir. Ancak orada gelişimini hiçbir kimsenin eline terk etmemiştir. Çünkü o sırada tiksinti uyandıran ve iğrenç kabul edilen bir haldedir. Tiksinti uyandırma ve iğrenç kabul edilmenin gerçekleştiği özellik, temizleme ile giderilemez. Ve ona gözlerden gizlendiği sağlam bir yer tahsis edilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak onu bir canlı olarak yarattığı ve yaratılışını düzgün yaptığı zaman annesinin karnından çıkarır. Anne ve babasının kalbine bir incelik ve şeflcat duygusu verir. Bunu kendi işini kendi yapacağı ve kendini gözeteceği bir duruma gelinceye kadar onu yetiştirmeleri ve esirgemeleri için yapar. Bundan sonra ölümünü takiben ona kendisini bağrına basacak bir toprak tahsis eder. Orada insanların gözlerinden gizlenir. Çünkü öldükten sonra tiksinilen, iğrenç olan ve temizlenmeye kabil bulunmayan bir duruma döner. İnsanın ilk yaratılış hali ile ileride dönüşeceği ahvalinin hatırlatılmasında, nimetlere şükretmeye yönelsin diye bir hatırlatma vardır. Yahut da ana rahminin ona aşılanmış yumurta (nutfe), rahim duvarına tutunan kan pıhtısı (alaka) ve belli belirsiz et parçası (mudğa) halinde bulunduğu sırada sağlam mekân kılınmasında da nimetlerin hatırlatılması vardır. Çünkü insanlar, bu haldeki oluşumun gelişmesi ve büyümesi için ne ile beslendiğini bilmezler. Cenâb-ı Hak, o vakitte yetiştirme külfetini üzerlerinden kaldırmıştır, öte yandan onun nasıl besleneceği bilinir ve insanlar ihtiyacını giderme imkânını öğrenir bir hale gelince onu annesinin karnından çıkarır ve idaresini anne ve babasına verir. Nimetlerin hatırlatılması işte bu yöndendir. Bunların belirtilmesinde, Allah Teâlâ’nm kudreti, hükümranlığı ve hikmetinin hatırlatılması vardır. Şöyle ki; Cenâb-ı Hak, insanı kendisinden yarattığı spermden rahimde tutunan kan pıhtısı (alaka) ve belli belirsiz et parçası (mudğa) olmaya elverişli olacak şekilde yaratmıştır. İnsanlar, spermin alaka, mudğa, kemik, et ve sonra da düzgün bir canlı oluşturan özelliğini öğrenmek isteseler bunun bilgisine ulaşamazlar. Üzerinde düşünseler İlâhî hikmetin iç yüzüne insanoğlunun bilgisinin ulaşacağı bir durumda olmadığını, kuvvetinin de beşerin gücünün ulaşacağı seviyeyle sınırlı bulunmadığını anlarlar. Onları ölümden sonra dirilmeyi [ve canlandırmayı] inkâra sevkeden sebep, işleri kendi güçlerine kıyas etmeleri ve akıllarınca kendi güçleriyle Allah’ın gücünü eşit görmeleridir. İlkin yaratılmalarına dair durumları üzerinde derinden derine düşünseler, planlamanın inceliğini ve hikmetin insanı dehşete düşüren yanlarını görseler meselenin onların dedikleri ve tasavvur ettikleri gibi olmadığını anlarlar. Bu da onları peygamberlerce getirilen ve ölümden sonra dirilmeye ve gayba dair verdikleri başka haberlerin hepsini tasdike sevkeder.
Allah Teâlâ’nın onlara yaratılışlarının başlangıcını, yetişmelerini ve en son hallerini hatırlatması, onların İlâhî dine karşı kibirlenmeyi bırakmaları, davetine icabetle boyun eğmeleri ve yarattıklarından hiçbir kimseye karşı böbürlenmemeleri maksadına yönelik de olabilir. Çünkü onlar, ilk başta herkesin iğrenç kabul ettiği aşılanmış yumurta, sonra rahim duvarına tutunan kan pıhtısı (alaka), ardından belli belirsiz et parçası (mudğa) halindeydiler. En sonunda da tiksinilecek bir leş olacaklar. Niteliği böyle olan bir kimse, başkasına karşı böbürlenmeye nasıl lâyık olabilir?
Biz yeryüzünü mekân yapmadık mı? Âyette geçen “kifâten” (كِفَاتًا) kelimesi, onları bağrına basan hayatta iken ve ölümden sonra bir araya getirip toplayan demektir. Onların hayatta iken yeryüzü ile bağlantıları, orada mesken ve ev yapmaları dolayısıyladır. Allah Teâlâ ölümden sonra içine defnedilecekleri kabirleri onlara tahsis etmiş veya Cenâb-ı Hak onların döndürülecekleri yeri ve hayatta iken meskenlerini burada yeryüzünde belirlemiştir. Yüce Allah, vefatlarından sonra yeryüzünün içini onlara sığmak yapmış, üstünü de geniş yollar edinip gitsinler diye yaygı (gibi) yapmış, orada rızıklarını takdir etmiştir. Ve onlara şükretmelerini istemek için yeryüzünü yaratmadaki nimet türlerini hatırlatmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Nec’al (نَجْعَلِ)
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün temel olarak bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir şeyi bir yere yerleştirmek ve bir amaç doğrultusunda var etmek anlamlarına geldiğini belirtir; ayette yeryüzünün belirli bir fonksiyonel yapıya kavuşturulması eylemini ifade ettiğini etimolojik olarak ortaya koyar. Râgıb el-İsfahânî, "ce’l" kavramının rastgele bir yapma değil, bir hikmet ve nizam çerçevesinde inşa etme olduğunu vurgulayarak, yeryüzünün canlılar için uygun bir formda "kılınması" ve düzenlenmesini bu kök üzerinden açıklar. Toshihiko Izutsu, kökün Kur’an semantiğinde ontolojik bir düzenlemeyi temsil ettiğini, Allah’ın nesnelere yeni bir varlık alanı ve işlev tanımlamasını simgelediğini; "nec’al" fiilinin burada yeryüzüne verilen özel "kifât" (toplayıcılık) vasfının ilahi iradeyle belirlenmesini anlattığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yapmak, kılmak, düzenlemek" manasından hareketle, ayetin başındaki soru edatıyla birlikte muhatabı yeryüzündeki bu ilahi mimariyi ve fonksiyonel tasarımı düşünmeye davet eden dilsel bir vurgu taşıdığını tahlil eder.
Arz (الْأَرْضَ)
İbn Fâris, "e-r-d" kökünün sözlükte alçak olan, semanın zıddı, katılık ve ayak basılan yer anlamlarına geldiğini ifade ederek, yeryüzünün fiziki ve sarsılmaz yapısını bu etimolojik kökle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "arz" kelimesinin mutlak manada ayaklarımızın altındaki küreyi temsil ettiğini, kökün aynı zamanda genişlik ve yayılma manalarını da barındırdığını belirterek, insanın yaşama alanı olan bu zeminin kuşatıcılığına dikkat çeker. Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin çok kadim olduğunu; İbranicedeki "erez", Aramicedeki "ar’â" ve Süryanicedeki "ar’â" formlarıyla köndeş olduğunu, Sami dil ailesinde gökyüzünün (sema) karşısında yer alan "alt alem" veya "toprak" kavramını ifade eden en temel sözcük olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur’an’ın kozmolojik haritasında "arz"ın sadece fiziksel bir kütle değil, insanın imtihan sahası ve ilahi rahmetin (rızık ve barınma) tecelli ettiği alt ontolojik düzlem olduğunu vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki yemin ve delil pasajlarında "arz"ın, üzerinde hayatın sürdürülebildiği sarsılmaz bir "beşik" ve ilahi sanatın sergilendiği bir zemin olarak betimlendiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin lügat anlamından hareketle yeryüzünü karşıladığını ve bu ayette "kifât" sıfatıyla nitelenerek, toprağın hem canlılara hem de ölülere ev sahipliği yapan toplayıcı karakterinin vurgulandığını ifade eder.
Kifât (كِفَاتًا)
İbn Fâris, "k-f-t" kökünün temel anlamının bir şeyi toplamak, bir araya getirmek, kendine çekmek ve hızlıca hareket etmek olduğunu belirtir; ayette yeryüzünün canlıları ve ölüleri bağrında toplayan, onları dağılmaktan kurtaran vasfını bu kök üzerinden açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "kifât" kelimesinin "kefet-tü" (topladım, bir araya getirdim) fiilinden türediğini, yeryüzünün bir kap veya barınak gibi içindekileri muhafaza eden toplayıcı özelliğini ifade ettiğini detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin "toplanma yeri" anlamına geldiğini, yerin hem üzerinde yaşayanları (canlıları) hem de içinde barınanları (ölüleri) cem etmesi yönündeki dilbilimsel ve tefsiri yorumları tasdik eder. Toshihiko Izutsu, kökün anlambilimsel alanında bir "kuşatma" ve "birleştirme" enerjisinin bulunduğunu; yeryüzünün kaotik bir boşluk değil, insanlık tarihini (yaşam ve ölümü) tek bir merkezde cem eden ilahi bir "muhafaza alanı" olarak tasarlandığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki toplayıcılık vurgusunun, toprağın insanın biyolojik serüvenindeki hem ana kucağı (yaşam) hem de son sığınak (ölüm) olma özelliğini etimolojik bir kesinlikle yansıttığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "toplayıcı" veya "bir araya getiren yer" manasına geldiğini; ayetin yeryüzünü tüm zıtlıklarıyla (diri-ölü) bir arada tutan, koruyan ve dağılmasını önleyen muazzam bir "kap" gibi tasvir ettiğini dilsel düzlemde mühürlediğini belirtir.
Yorum
Yorum