Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mürselât Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mürselât Sûresi, 24. Ayet

    وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      23. ‘Ölçüleri biz koyduk; ne de güzel ölçmüşüzdür!’’

      24. ‘‘Hakkı yalanlayanların o gün vay haline!’’

      Ölçüleri biz koyduk. “Fekadernâ” (فَقَدَرْنَا) kelimesi, “fekaddernâ” (فَقَدَّرْنَا) şeklinde de okunmuştur. “Kaderna’ okunduğunda âyetin mânası şöyle olur: “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık”. “Kaddernâ” şeklinde okunduğunda ise düzgün bir şekilde yarattık anlamına gelir. Tıpkı şu ilâhî beyanda belirtilen hikmetin gerektirdiği gibi: “Ölçülü ve amaçlı yapan, yol gösteren (Rabb’inin adını tenzih ederek an)”. Ne de güzel ölçmüşüzdür! Yani o ne güzel bir kadirdir! Bu beyan, alâmet ve nimetlerin bahsedildiği bir üslupta gelmektedir. Buna göre mâna şöyle olur: Size bunu yapan Allah’tır. Sizden hiçbir kimse size bu fiili yapamaz.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Veyl (وَيْلٌ)

        İbn Fâris, "v-y-l" kökünün temelinde şiddetli azap, helak, hüzün ve çirkin bir duruma düşme anlamlarının yer aldığını belirtir; bu ayetin bağlamında, insanın bir damla sudan yaratılışındaki (20-23. ayetler) muazzam hikmeti ve kudreti görüp de hâlâ dirilişi inkar edenlerin karşılaşacağı ontolojik yıkımı ifade ettiğini ortaya koyar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin derin bir bedbahtlık ve felaket hali olduğunu, genellikle kişinin kendi iradesiyle hakikati çiğnemesi sonucu içine düştüğü rüsvaylığı anlattığını detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, "veyl" kelimesinin burada bir tehdit ve kınama nidası olduğunu, özellikle yaratılış mucizesine tanıklık etmesine rağmen yaratıcıyı ve ahireti yalanlayanlara yönelik eskatolojik bir ihtar niteliği taşıdığını tasdik eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın semantik örgüsünde bir "lanet formülü" olduğunu, Mürselât Suresi'nin bu bölümünde ise biyolojik yaratılış mucizesinden (delil) hemen sonra gelerek, bu apaçık kanıtı reddetmenin sonucunun mutlak "hüsran" olacağını pekiştirdiğini vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerin yapısal analizi bağlamında bu nakaratın, anlatılan biyolojik temalı bloktan sonra gelen bir "hüküm cümlesi" olduğunu ve bu noktada kelimenin kökenindeki o sarsıcı seslenişin, insanın kendi acziyetini unutmasına karşı bir uyarı işlevi gördüğünü tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yazıklar olsun" veya "helak olsunlar" manasından hareketle, insanın basit bir sudan mükemmel bir biçimde yaratılışına dair hatırlatmadan hemen sonra bu ifadenin gelmesinin, mevcut inkarcıların bu açık kanıt karşısındaki körlüklerini dilsel bir kesinlikle kınadığını ifade eder.

        Mükezzibîn (الْمُكَذِّبِينَ)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte hakkın ve gerçeğin dışına çıkmak, vakıaya uymayan beyanlarda bulunmak olduğunu belirtir; bu ayette ise insanın yaratılış evrelerini ve bu evrelerin işaret ettiği diriliş gerçeğini bilinçli olarak reddedenleri ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eyleminin sadece dille yalanlamak değil, kalben de gerçeğe direnmek ve kanıtları örtbas etmek olduğunu vurgulayarak, bu ayetteki mükezziblerin, kendi varoluşlarındaki (nutfeden insana dönüşüm) ilahi sanatı görüp de ahireti yalanlayan ısrarcı inkarcıları simgelediğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki "yalanlama" anlamının Sami dillerinde ortak olduğunu, ancak Kur'an'ın bu kavramı özellikle yaratılış ve diriliş arasındaki nedensellik bağını reddeden teolojik bir sapma için teknikleştirdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, mükezzibin, ilahi işaretlerin (ayetlerin) işaret ettiği ontolojik gerçekliği kasten çarpıtan bir figür olduğunu, bu ayetteki kullanımının ise insanın kendi biyolojik kökenindeki (mehin su) mucizeyi görmezden gelen "fıtratı bozulmuş" inkarcıları temsil ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, surenin mimari yapısında "mükezzibîn" kelimesinin her nakaratın sonunda yer alarak, tehdidin muhatabını sürekli tazelediğini ve bu grubun ilahi sanat karşısındaki statik direncini etimolojik bir vurguyla ortaya koyduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "kopuş" anlamına dikkat çekerek, bu mükezziblerin sadece bilgiyi değil, kendi yaratılış mayalarındaki ilahi izi de reddederek haktan koptuklarını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yalanlayanlar" manasından hareketle, 24. ayetin bağlamında bu grubun, insanın ana rahmindeki o dakik planlanışını (takdir) görüp de bunu tesadüfe bağlayan veya sonrasını inkar eden muhatapları dilsel düzeyde mühürlediğini belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X