وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mürselât Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
16. “Öncekileri helâk etmedik mi?”
17. “Arkadan gelenlere de onlara yaptığımızı yapacağız.”
18. “İşte biz suçlulara böyle yaparız.”
19. “Hakkı yalanlayanların o gün vay haline!”
Öncekileri helak etmedik mi? “Öncekilerden maksat, Nuh, Ad ve Semûd kavimleridir. Arkadan gelenlere de onlara yaptığımızı yapacağız. Onlar da Firavun ve Lût kavmiyle başka kavimlerdir. İşte biz suçlulara böyle yaparız. Buradaki “suçlular’ın bu ümmetin suçluları oldukları söylenmiştir. Ancak helâkin ne zaman gerçekleşeceği meselesinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları “Ama asıl vadeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır” meâlindeki âyete dayanarak söz konusu helâkin âhirette olacağını söylemiştir. Bazıları bunun Bedir günü meydana geldiğini söylerken, başka bazıları da kastedilenin Muhammed (a.s.) ümmetinin suçluları olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim bir rivayete göre Resûlullah (a.s.) şöyle buyurmuştur: “İki aylık mesafeden düşmanın kalbine korku salma yardımına mazhar oldum”. Allah Teâlâ düşmanların kalplerine korku salmış, güçleri çok ve Resûlullah’ın (a.s.) ashabı sayıca az olduğu halde onunla savaşmayı akıllarından geçirememişlerdir. Allah Teâlâ’nın suçlulara yaptığı budur. Düşmanların kalbine korku salmak Resûlullah’ın (a.s.) peygamberliğinin en ilgi çekici ve açık delillerindendir. Çünkü düşmanlarının kalplerine korku salmada onlara kendilerini savaştan geri bırakma gibi bir özelliğin olduğunu bildirme söz konusudur. Onların kalplerine korku salma Allah Teâlâ tarafından gerçekleşen bir durumdur. Başka bir sebep söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Veyl (وَيْلٌ)
İbn Fâris, "v-y-l" kökünün temelinde helak, şiddetli azap ve kötülük anlamlarının yattığını belirtir; bu ayetteki kullanımı, 16-18. ayetlerde zikredilen tarihsel yıkımlardan ve "mücrimlerin" akıbetinden ders çıkarmayanların uğrayacağı kaçınılmaz sonu temsil eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi derin bir bedbahtlık ve hüsran hali olarak tanımlayarak, Mürselât Suresi'nin bu nakarat bölümünde, ilahi kanunların (sünnetullah) geçmişte işlediği gibi gelecekte de işleyeceğini inkar edenlerin içine düşeceği yıkımı etimolojik olarak açıklar. Celaleddin el-Suyuti, "veyl" kelimesinin burada bir tehdit ve kınama ifadesi olduğunu, özellikle geçmiş toplumların başına gelen felaketleri görüp de hâlâ yalanlamaya devam edenlere yönelik bir eskatolojik ihtar niteliği taşıdığını tasdik eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın semantik örgüsünde bir "lanet formülü" olduğunu, Mürselât Suresi'ndeki bu tekrarın ise ontolojik bir kesinliği, yani yalanlamanın sonucunun mutlaka "helak" olacağını pekiştirdiğini vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerin retorik yapısında bu nakaratın, anlatılan tarihsel/kozmik sahnelerin hemen ardından gelen bir "hüküm cümlesi" olduğunu, kelimenin kökenindeki o şiddetli seslenişin dinleyicide sarsıcı bir etki bıraktığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yazıklar olsun" veya "vay hallerine" manasından hareketle, tarihsel hatırlatmadan hemen sonra bu ifadenin gelmesinin, mevcut inkarcıların tarihsel bir döngünün içinde olduklarını ve aynı felakete sürüklendiklerini dilsel bir kesinlikle ortaya koyduğunu ifade eder.
Mükezzibîn (الْمُكَذِّبِينَ)
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün gerçeği saptırmak ve hakkı örtmek anlamına geldiğini belirterek, bu bağlamda kelimenin kendilerine sunulan tarihsel delilleri ve elçilerin haberlerini bilinçli olarak reddedenleri ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eyleminin sadece dille yalanlamak değil, kalben de gerçeğe direnmek olduğunu vurgulayarak, bu ayetteki mükezziblerin, öncekilerin helakini görüp de hâlâ aynı inkar yolunda giden ısrarcı inkarcıları simgelediğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki "yalanlama" anlamının diğer Sami dillerinde de var olduğunu, ancak Kur'an'ın bu kavramı özellikle ilahi iradeye ve ahirete karşı sergilenen sistemli bir reddediş tavrı için teknikleştirdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, mükezzibin, ilahi işaretlerin (ayetlerin) işaret ettiği gerçekliği kasten çarpıtan bir figür olduğunu, bu ayetteki kullanımının ise tarihsel sürekliliği görmezden gelen "körleşmiş" inkarcıları temsil ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, surenin mimari yapısında "mükezzibîn" kelimesinin her nakaratın sonunda yer alarak, tehdidin muhatabını sürekli tazelediğini ve bu grubun ilahi mesaj karşısındaki statik direncini etimolojik bir vurguyla ortaya koyduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "kopuş" anlamına dikkat çekerek, bu mükezziblerin sadece bilgiyi değil, kendi varoluşsal hakikatlerini ve tarihsel dersleri de reddederek ilahi rahmetten koptuklarını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "yalanlayanlar" manasından hareketle, 19. ayetin bağlamında bu grubun, geçmiş toplumların helakini bir tesadüf gibi görüp uyarıları dikkate almayan muhatapları dilsel düzeyde mühürlediğini belirtir.
Yorum
Yorum