Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mürselât Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mürselât Sûresi, 15. Ayet

    وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veylun yevme-iżin lilmukeżżibîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Hakkı yalanlayanların o gün vay haline!’’

      Hakkı yalanlayanların o gün vay haline! Bu ifade sözü edilen tehdidin mutlak olarak inkâr edenlere yönelik olduğuna delildir. Âyette “tasdik edenler” denilmemiştir. Oysa “tûbâ li’I-musaddikîn” (طُوبى لِلْمُصَدِّقِينَ) yani ne mutlu hakkı tasdik edenlere, demek gerekirdi. Çünkü Arapça’da “veyl” kelimesi helâka düşme esnasında, “tûbâ” kelimesi de sevinç duyulduğu ve bir bağış verileceği zaman söylenir. İnkâr edenler hakkında “helâk” kelimesi kullanılınca onlar gibi olmayanlar sevinmeyi hak etmişler demek olur. Fakat onlar bu âyette belirtilmemiştir. Allah Teâlâ onları bir başka âyette meâlen şöyle belirtmiştir: “Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde görülecektir”. Cenâb-ı Hak, bir diğer âyette de şöyle buyurmuştur: “Artık kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir”.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Veyl (وَيْلٌ)

        İbn Fâris, "v-y-l" kökünün sözlükte şiddetli üzüntü, zorluk, çetin bir durum ve helak (yok oluş) anlamlarına geldiğini belirtir; ayette inkar edenleri bekleyen korkunç azabı ve yıkımı etimolojik olarak ifade ettiğini ortaya koyar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin derin bir kederi ve felaketi simgelediğini, genellikle kendi hataları yüzünden yıkıcı bir duruma düşenler için kullanılan bir azap ve çirkinlik ifadesi olduğunu detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, lügat anlamına dayanarak, kelimenin tefsir geleneğinde hem şiddetli bir azap ve helak çağrısı hem de mecazi olarak cehennemde bir vadinin adı şeklinde anlaşıldığını tasdik eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel dünyasında bu sözcüğün sıradan bir beddua olmadığını, ilahi hüküm karşısında inkarcıların içine düşeceği mutlak umutsuzluğu ve eskatolojik yıkımı (helak) işaretleyen ontolojik bir lanet formülü olduğunu vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerin form analizi bağlamında "veyl" kelimesinin, apokaliptik bir nidâ (ünlem) olarak işlev gördüğünü, kurtuluş ile felaket arasındaki sınırı çizen ve sure boyunca tekrarlanacak olan o dehşetli nakaratı başlatan performatif bir uyarı olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kök anlamından hareketle "yazıklar olsun, kahrolsunlar, helak olsunlar" manasını taşıdığını, ayetin retorik yapısı içinde inkarcılara yönelik son derece ağır bir kınama ve nihai bir tehdit işlevi gördüğünü dilsel düzlemde belirtir.

        Mükezzibîn (الْمُكَذِّبِينَ)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün temel anlamının gerçeğe aykırı konuşmak ve yalan söylemek olduğunu belirtir; "tekzib" eyleminin bir şeyi veya birini yalanlamak anlamına geldiğini, bu kelimenin de ilahi hakikati yalanlayanlar zümresini karşıladığını etimolojik olarak açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "kizb" (yalan) kavramını bir şeyi gerçekte olduğundan farklı bir şekilde ifade etmek veya inanmak olarak tanımlar; "mükezzib" ism-i fâilinin (etken sıfat-fiil) ise sıradan bir yalan söyleyiciyi değil, vahyi, peygamberi ve ahiret gününü bilinçli ve ısrarlı bir şekilde inkar eden kişiyi anlattığını detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin tefsir geleneğindeki izlerini takip ederek, ilahi mesajı ve diriliş gerçeğini reddedip yalanlayanların (müşriklerin) bu kavramla isimlendirildiğini tasdik eder. Arthur Jeffery, "k-z-b" kökünün Habeşçe ve Süryanice gibi diğer Sami dillerinde de yalan söylemek ve aldatmak anlamlarında kullanıldığını, Kur'an Arapçasının bu kökü alarak ilahi hakikatin reddi gibi en büyük teolojik suçu (tekzib) tanımlamak üzere derin bir terminolojiye dönüştürdüğünü kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimenin anlambilimsel çerçevesinde "tekzib" eyleminin pasif bir bilgisizlik değil, "tasdik" (onaylama) kavramının zıddı olarak aktif, kibirli ve varoluşsal bir reddediş olduğunu; "mükezzibîn"in ilahi nizamı kasten bozmaya çalışan ontolojik bir düşman figürü çizdiğini vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerde bu kelimenin, Peygamber'in karşısında yer alan ve ilahi mesajı alaya alarak yalanlayan muhalif çoğunluğu tanımlayan en temel isimlendirme (kavram) olduğunu, inananlar ile inkar edenler arasındaki sosyal ve teolojik kutuplaşmayı billurlaştırdığını tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki yalanlama eyleminin, gerçeği bilmemekten ziyade hakikati bile bile örtbas etme ve fıtrata aykırı davranma şeklindeki ahlaki yozlaşmayı etimolojik bir kesinlikle ortaya koyduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ism-i fâil çoğul yapısındaki bu kelimenin, ahiret gününü ve ilahi mesajı yalanlamayı kendilerine meslek/karakter edinen aktif inkarcıları tanımladığını, "veyl" bedduasının doğrudan muhatabı olan bu grubun, surenin temel ritmini oluşturan nakaratın hedef tahtasına oturtulduğunu dilsel düzlemde mühürlediğini belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X