وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mürselât Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
“‘Ayırım gününün ne olduğunu bilir misin?’”
Ayırım gününün ne olduğunu bilir misin? Yani sen bunu bilmiyordun. Allah Teâlanın bunu kavratması, ya o günü yüceltmek ve bu günden korkutmak içindir veya Resûlullaha (a.s.) hakkında bilgi vererek ona olan nimetini hatırlatmak içindir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Edrâke (أَدْرَاكَ)
İbn Fâris, "d-r-k" kökünün sözlükte bir şeyin dibine ve sonuna ulaşmak, ardından gidip yetişmek, kavramak ve bilmek anlamlarına geldiğini belirtir; ayetteki ifadenin (idrâk) insanın bir şeyin hakikatine tam anlamıyla nüfuz etmesi manasını taşıdığını etimolojik olarak açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "idrâk" kavramını bir şeyi eksiksiz bir biçimde kavramak ve ona ulaşmak olarak tanımlayarak, Kur'an'daki "ve mâ edrâke" (sana ne bildirdi/sen nereden bileceksin) kalıbının, insanın kendi sınırlı aklıyla hakikatine ulaşamayacağı kadar büyük ve dehşetli olayları vurgulamak için kullanıldığını detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin lügat anlamı üzerinden hareketle, tefsir geleneğinde bu retorik soru kalıbının konuyu büyütmek (tefhim) ve dehşetini muhatabın kalbine yerleştirmek (ta'zim) amacıyla kullanıldığını, vahiy olmadan insanın bu bilgiye "yetişemeyeceğini" tasdik eder. Toshihiko Izutsu, kökün anlambilimsel çerçevesinde epistemolojik bir eylemin bulunduğunu, ancak ayetteki yapının insanın bilgiye ulaşma kibrini yıkarak, eskatolojik gerçekliklerin beşeri idrak kapasitesini (d-r-k) tamamen aştığını ve sadece ilahi bir bildirimle anlaşılabileceğini ontolojik bir sarsıntıyla ifade ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerin karakteristik özelliklerinden olan "ve mâ edrâke" (seni ne idrak ettirdi) formülünün, apokaliptik sahnelerde dramatik gerilimi zirveye taşıyan, dinleyiciyi derin bir cehalet ve acziyet hissiyle yüzleştirerek anlatılan olayın (kıyamet/hüküm günü) akıl almaz büyüklüğünü dikte eden temel bir retorik araç olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kök anlamındaki bilmek ve ulaşmak eyleminden yola çıkarak, bu yapının gerçek bir soru olmadığını, aksine muhataba "Sen o günün ne kadar dehşetli olduğunu bilir misin?" diyerek meselenin vahametini zihinlere kazıyan güçlü bir dilsel pekiştireç olduğunu belirtir.
Yevm (يَوْمُ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte belirli bir zaman dilimini ifade ettiğini belirtir; ancak bu ayetin bağlamında, hemen öncesindeki "sana ne bildirdi" vurgusuyla birleşerek, bilinen dünyevi zaman ölçülerinin tamamen dışında kalan, insanın hayal dahi edemeyeceği kadar ağır ve sınırları aşılan eskatolojik bir vakti karşıladığını etimolojik olarak açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kavramının herhangi bir olayın gerçekleştiği vakti kapsadığını, buradaki kullanımının ise insan idrakinin ötesindeki o mutlak hüküm ve hesap zamanını anlattığını detaylandırır. Arthur Jeffery, "y-v-m" kökünün Sami dil ailesindeki "yevmâ" formlarıyla ortak ve kadim bir kökene sahip olduğunu, Kur'an'ın bu tanıdık zaman kelimesini, insanın bilme sınırlarını aşan apokaliptik bir dehşet anını işaretlemek üzere dönüştürdüğünü kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel dünyasında bu kelimenin, öncesindeki retorik şok dalgasıyla birlikte ("ve mâ edrâke"), tarihsel zamanın bittiği ve aklın durduğu o benzersiz "an"a dönüştüğünü, sıradan bir zaman zarfı olmaktan çıkarak anlaşılamaz bir ontolojik gerçekliği temsil ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerin form analizi bağlamında bu kelimenin, apokaliptik dehşetin merkezine yerleştirilen ve "ne olduğunu sen bilemezsin" formülüyle mutlaklaştırılan eskatolojik zaman tünelinin kapısı olarak işlev gördüğünü tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin lügat anlamıyla zaman dilimini karşıladığını, ancak cümlenin bütünü içindeki tefhim (büyütme) sanatı sayesinde sıradan bir günün değil, bilgisinin yalnızca Allah'a ait olduğu dehşetli bir yargılama döneminin zihinlere kazındığını dilsel düzlemde belirtir.
Fasl (الْفَصْلِ)
İbn Fâris, "f-s-l" kökünün temel anlamının iki şeyin arasını koparmak, ayırmak ve belirgin bir sınır çekmek olduğunu belirtir; ayetteki bağlamıyla, insanın kendi idrakiyle mahiyetini asla tam kavrayamayacağı o devasa ayrışma ve nihai hüküm anını ifade ettiğini ortaya koyar. Râgıb el-İsfahânî, "fasl" kavramının belirsizlikleri ortadan kaldıran kesin ayırma işlemi olduğunu vurgulayarak, bu ayetteki retorik sorunun nesnesi olan kelimenin, hak ile batıl arasındaki sınırın ilahi ve karşı konulamaz bir keskinlikle çizildiği süreci etimolojik olarak detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin lügat anlamına dayanarak, tefsir geleneğinde bu sözcüğün yaratıklar arasındaki tüm ihtilafların mutlak bir kararla kesip atıldığı, mahiyetinin büyüklüğü sebebiyle ancak vahyin haber vermesiyle bilinebilen o muazzam hüküm gününü simgelediğini tasdik eder. Toshihiko Izutsu, kökün anlambilimsel sahasında var olan ontolojik yarılmanın, "ve mâ edrâke" vurgusuyla birleştiğinde, dünyevi akılla kavranamayacak kadar radikal ve evrensel bir ahlaki/fiziksel ayrışmayı temsil ettiğini; bu eylemin salt bir mahkeme değil, evrenin yeniden kutuplaştırılması olduğunu tahlil eder. Angelika Neuwirth, erken Mekki surelerin eskatolojik yapısında "fasl" kelimesinin, ilahi adaletin yeni bir kozmos inşa ederken kullandığı o nihai ve akıl almaz neşteri (sınır çizgisini) simgelediğini, sorulan soruyla bu ayrımın insan ufkunu ne denli aştığının dikte edildiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki derin ayırma ve kesip atma anlamının, o gün gerçekleşecek ilahi yargılamanın keskinliğini ve mahiyetinin insan hayal gücünü felç edecek düzeydeki kesinliğini etimolojik bir güçle ortaya koyduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "ayırmak, kesin hükme bağlamak" manalarından hareketle, ayetin bağlamındaki dehşet bildiren soru kurgusuyla birlikte "Fasl" eyleminin sıradan bir ayrışma olmadığını, ilahi adaletin tecelli ettiği o mutlak hüküm anının görkemini ve insan aklı karşısındaki ulaşılamazlığını dilsel düzlemde mühürlediğini ifade eder.
Yorum
Yorum