وَاِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mürselât Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
Cibâl (الجبال)
İbn Fâris, "c-b-l" kökünün sözlükte güç, yükseklik, büyüklük ve yaratılış/fıtrat anlamlarına geldiğini belirtir; dağlara bu ismin devasa, aşılmaz yapıları ve yeryüzündeki sağlam duruşları nedeniyle verildiğini etimolojik olarak açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "cebel" kelimesinin yeryüzündeki belirgin ve yüksek kütleleri ifade ettiğini, kökün aynı zamanda insanın veya varlıkların değişmez tabiatı (cibilliyet) ile de anlambilimsel bir bağı bulunduğunu belirterek, dağların fiziksel dünyadaki sabit ve sarsılmaz varlıklarına dikkat çeker. Celaleddin el-Suyuti, lügat anlamına ve tefsir geleneğine dayanarak, yeryüzünün dengesini sağlayan devasa dağların kastedildiğini, ayetin bağlamında bu mutlak sağlamlığın ilahi kudret karşısındaki acziyetinin vurgulandığını tasdik eder. Arthur Jeffery, "c-b-l" kökünün Süryanice, Aramice ve İbranice gibi diğer Sami dillerinde de sınır, kütle veya dağ manalarında kullanıldığını, Kur'an Arapçasının bu kadim Sami terminolojisini devralarak yeryüzünün en görkemli yapılarını tanımlamak için kullandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin anlambilimsel çerçevesinde dağların, yeryüzündeki sarsılmazlığın, kalıcılığın ve dünyevi güvenliğin nihai sembolü olduğunu; eskatolojik bağlamda ise en değişmez kabul edilen bu yapıların yok oluşu üzerinden muhatapta varoluşsal bir şok yaratılmasının hedeflendiğini vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekki apokaliptik sahnelerde dağların zikredilmesinin, yeryüzü mimarisinin ve topografik nizamın temelini oluşturmaları hasebiyle, bu kütlelerin ortadan kalkmasının tanıdık kozmosun topyekûn yıkılışını tasvir etmek amacıyla kullanıldığını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kök anlamındaki katılık ve büyüklükten hareketle, bu ayette yeryüzünün en sağlam unsurları olan dağların, kıyamet anındaki şiddetli dönüşümünü ve parçalanışını daha dramatik kılmak için dilsel bir zemin olarak konumlandırıldığını ifade eder.
Nusifet (نُسِفَتْ)
İbn Fâris, "n-s-f" kökünün temel anlamının bir şeyi kökünden söküp atmak, un ufak edip rüzgârla savurmak ve dağıtmak olduğunu belirtir; ayette dağların parçalanarak toz duman halinde uçurulmasını bu kök üzerinden açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "nesf" eyleminin rüzgârın bir şeyi savurması veya bir yapının temellerinden sökülmesi manasına geldiğini vurgulayarak, kelimenin dağların sadece yıkılmasını değil, zerreler halinde havaya savrulup izlerinin yeryüzünden silinmesini ifade ettiğini detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, edilgen (meçhul) fiil yapısındaki bu kelimenin, devasa kütlelerin ilahi bir müdahaleyle köklerinden koparılıp rüzgârda savrulan kum veya yün gibi dağıtılması şeklindeki dilbilimsel ve tefsiri boyutunu tasdik eder. Toshihiko Izutsu, fiilin anlambilimsel alanında şiddetli bir "parçalayıp savurma" eyleminin bulunduğunu; kıyamet tasvirinde en sağlam yapılar olan dağların sıradan bir yıkıma değil, mutlak bir ontolojik hiçliğe ve atomik bir dağılmaya maruz kalışını temsil ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, bu kelimenin apokaliptik sözlükte yeryüzü topografyasının şiddetle silinmesini ve yeryüzünü sabitleyen kütlelerin kökünden sökülerek evrensel bir kaosun (dekonstrüksiyonun) tamamlanmasını simgelediğini tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki derin sökme ve savurma anlamının, ilahi kudretin fiziksel yasalara müdahalesindeki karşı konulmaz gücü ve dağların o haşmetli varlığının bir anda hiçe indirgenmesini etimolojik bir kesinlikle ortaya koyduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "kökünden söküp savurmak" manalarından hareketle, edilgen kalıbın fail olan Allah'ın mutlak yıkıcı gücüne işaret ettiğini ve bir önceki kelimede ("cibâl") inşa edilen sağlamlık imgesinin, bu fiilin anlambilimsel şiddetiyle kesin bir biçimde yerle bir edildiğini dilsel düzlemde mühürlediğini belirtir.
Yorum
Yorum