وَالنَّاشِرَاتِ نَشْراًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mürselât Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
1. ”Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere”
2. ”Fırtına olup esenlere”
3. ”Yaydıkça yayanlara”
4. ”(Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara”
5. ”Vahyi iletenlere”
Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere. Fırtına olup esenlere. Yaydıkça yayanlara. (Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara. Vahyi iletenlere. Müfessirler bu faaliyetleri yapanların kim olduklarına dair ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, bütün bunların meleklerin faaliyeti olduğunu belirtmişlerdir. Bazıları ise tümüyle rüzgârların işi olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da bunların bir kısmını rüzgârlara, bazılarını da meleklere bağlamışlardır. Bu faaliyetlerin tümünün rüzgârlara bağlanması mümkündür. Tümümün meleklere nispet edilmesi de yanlış olmaz. Bazılarının meleklere, bazılarının da rüzgârlara nispet edilmesi de doğru olabilir. Eğer bahsi geçen olaylar, rüzgârlara bağlanırsa onların üzerine yemin etmek doğru olur. Çünkü rüzgârlar Allah Teâlâ’nın rahmetini müjdeler ve nimetleri kullarına götürür, tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan Odur. Gemide bulunduğunuzda güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü ve bu yüzden sevinç içinde oldukları sırada onları bir fırtına yakalar”. Cenâb-ı Hak, gemiler denizde yol alsın diye suyu nasıl sebep kıldıysa aynı şekilde rüzgârları da sebep kılmıştır. Allah Teâlâ gücünü ve hükümranlığını hatırlatan rüzgârlar yaratmıştır, şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: “Üzerinize bir kasırga göndererek sizi boğmayacağından emin misiniz?”². Bu kasırgalar, sizi öldürür ve helâk eder. Gözler eşyayı algılamada ilk organ olduğu halde o kasırgaları gözlerinizle de görmezsiniz. Bir kimse kurtarıcı rüzgârların hangi özelliklerinden dolayı kurtarıcı, helâk edici rüzgârların da hangi özelliklerinden dolayı helâk edici olduğunu öğrenmek istese bu sırra vâkıf olamaz. Rüzgârlar bu yüzden nimetleri hatırlatan olaylar haline gelmiştir. Nimetlerin hatırlatılması [belirttiğimiz sebepten dolayı risâleti] kabul etmeyi gerekli kılar. [Kudret ve saltanatı hatırlatma ise] ölümden sonra dirilme ve peygamberlerin haber verdiklerinin tümünü [kabul etmeyi gerektirir.] Çünkü onlar [kendi kuvvetleri ve hikmetlerinin kapsamı dışında olduğu için] dirilmeyi inkâr ediyorlardı. [Ama rüzgâr olayı üzerinde derinden düşündükleri] ve onlardaki kendi planlama ve hikmetlerinin asla ulaşamayacağı hikmet incelikleriyle dolu hayret verici planlamayı gördükleri vakit meselenin kendi güçleriyle ve hikmetleriyle mukayese edilemeyeceğini anlarlar. Sözünü ettiğimiz açıklamalar, dirilme hakkında kafalarına takılan kuşku ve şüpheleri ortadan kaldırıcı mahiyettedir. Dolayısıyla Allah Teâlâ, yeminin, kastedilen hususu teyit etmek için getirildiğine dair ifademiz doğrultusunda bu bahsi geçenlerin üzerine yemin etmiştir.
Şimdi Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere meâlindeki âyetin yorumuna dönebiliriz. Âyette sözü edilen “gönderilenler”in müjde veren bulutlar olduğu söylenmiştir. O bulutlara “urfen” (عُرْفًا) denilmiştir. Çünkü bunlar bilinen nimetleri getirirler. Bazıları ise kelimeye “ardarda gelen iyilik” mânasını vermişlerdir. Meselâ kelimedeki bu “ardarda gelme” anlamından dolayı atın yelesine “urf” (عُرْف) denilmiştir. Çünkü yeledeki tüyleri birbirini izler. Bu kelimenin müjdeci rüzgârlar olarak alınması da mümkündür. Yaydıkça yayanlara meâlindeki âyet de böyledir. Bunların da müjdeci rüzgârlar olarak yorumlanması mümkündür. Müjdeci rüzgârlar, hafif ve sert esmeyen rüzgârlardır. Çünkü “neşr” (اَلنَّشْرُ) kelimesi rahmet rüzgârlarından söz edilirken geçer. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O’dur”. Bu âyet bazı kırâatlarda “büşran” (بُشْرًا) yerine “neşran” (نَشْرًا) şeklinde okunmuştur.
Fırtına olup esenlere. Bunlar, her şeyi kırıp geçiren şiddetli ve “Üzerinize bir kasırga göndererek” mealindeki âyette belirtildiği gibi helâk etmek için gönderilen rüzgârlardır. “Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere” meâlindeki âyetin metninde geçen “mürselât” (والمرسلات) kelimesi, helâk veya müjdelemek için gönderildiği belli olmayan rüzgârların ismi olması da mümkündür. Çünkü rahmet için gönderilen rüzgârların rahmet izi hemen o anda ortaya çıkar. Bulutun gönderilmesi ve başka olayların peşpeşe gerçekleşmesinden önce zuhur eder. Helâk rüzgârları da böyledir. Helâk etme belirtisi o anda ortaya çıkar. Bunlar da ardarda esmeye başlamadan önce kırıcı ve şiddetlidir. (Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara. Sözü edilen “ayıranlar”ın da rüzgârlar olmaları muhtemeldir. Bu rüzgârlara “fârikât” (فَالْفٰرِقَاتِ) denilmesi bulutları ayırıp bölmesinden dolayıdır. Bazı bulutlar bir ufukta, bazıları ise başka ufukta olurlar. [§]Vahyi iletenlere. Bu faaliyeti de rüzgârlara bağlamak mümkündür. Rüzgârların zikir iletmesi, anlattığımız gibi rüzgârlarla nimetlerin ortaya çıkması, bundan öğüt alınması ve sayelerinde kurtuluşun ortaya çıkması açısındandır. Rüzgârların zikri iletmesinden kasıt budur. En doğrusunu Allah bilir.
Sözü edilen faaliyetlerin meleklere nispet edilmesi de muhtemeldir. Bu durumda “Ve’l-mürselâti urfen” (وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا) cümlesinin mânası, mârufu emretmek ve münkeri nehyetmek üzere gönderilen meleklere andolsun şeklinde olur. “Fe’l-âsıfâti asfen” (فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا) kâfirlerin ruhlarını şiddet ve gazapla alan meleklere andolsun demek olur. “Ve’n-nâşirâti neşran” (وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا) cümlesiyle de kâtip meleklerin kastedilmiş olması mümkündür. Onlara “nâşirât” denilmiştir, çünkü sahifeleri yayp okumaktadırlar. Bunlarla müminlerin ruhlarını yumuşak ve nazikçe alan meleklerin kastedilmiş olması da mümkündür. “Fe’l-fârikâti ferkan” (فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا) cümlesiyle de meleklerin kastedilmesi mümkündür. Bu meleklere “fârikât” denilmesi, hak ile bâtılı ayırmalarından dolayıdır. “Fe’l-mülkıyâti zikran” (فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا) cümlesi ile kastedilen, zikri peygamberlerin dillerine iletenin melekler olmasıdır.
Sözü edilen faaliyetlerin bir kısmının melekler, bir kısmının da rüzgârlar için olması da doğrudur. Bu durumda “mürselât” iyilik ve hayırla gönderilenler demek olur. “Âsıfât” şiddetli fırtına, “nâşirât” hafif ve yavaş esen rüzgâr olurken “fe’l-fârikâti ferkan fe’l-mülkıyâti zikran” ise meleklerdir.
Burada başka bir ihtimal daha söz konusudur. “Ve’l-mürselâti urfen” cümlesiyle insanlara gönderilen peygamberlerin kastedilmiş olması da mümkündür. Emir bi’l-ma‘rûf ve nehiy ani’l-münkerle gönderilmemiş hiçbir peygamber yoktur. “Fe’l-fârikâti ferkan fe’l-mülkıyâti zikran” peygamberlerdir. Çünkü onlar, hak ile bâtılı birbirinden ayırırlar ve zikri insanların kulaklarına iletirler. “Ve’l-mürselâti urfen” cümlesiyle gökten indirilen kitapların kastedilmiş olması da mümkündür. Çünkü bu kitaplar, mâruf ve bütün hayır türleriyle gönderilmişlerdir. [§]“Ve’n-nâşirâti neşran” ise hakkı ve hidâyeti yayanlardır. “Fe’l-fârikâti ferkan”. Çünkü onlar da hak ile bâtılı birbirinden ayırırlar. “Fe’lmülkıyâti zikran” da böyledir. Çünkü onlar bunun sebebidirler. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Nâşirât (النَّاشِرَاتِ)
İbn Fâris, "n-ş-r" kökünün temel olarak bir şeyi açmak, yaymak ve dağıtmak anlamlarını karşıladığını; özellikle dürülmüş veya katlanmış bir şeyin serbest bırakılması durumunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin köken itibarıyla hem rüzgârların bulutları gökyüzüne yayması hem de ölülerin yeniden diriltilmesi (neşr) eylemleriyle ilişkili olduğunu, burada ise özellikle ilahi rahmetin veya mesajın yayılması işlevine dikkat çekildiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, "nâşirât" kelimesinin yağmur getiren rüzgârların bulutları dağıtıp yayması veya meleklerin ilahi sahifeleri neşretmesi şeklindeki etimolojik ve tefsirî yorumları aktarır. Arthur Jeffery, "n-ş-r" kökünün Süryanice ve Aramice'deki "nshar" (yaymak, serpmek, dökülmek) kökleriyle derin bir bağa sahip olduğunu, bu kökenin Kur'an'daki kelimeye "geniş bir alana yayma" niteliği kazandırdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin anlambilimsel alanının statik bir halden dinamik bir yayılma ve canlanma haline geçişi temsil ettiğini; "nâşirât"ın kapalı veya ölü bir durumu (örneğin kuraklığı) açan ilahi bir gücü simgelediğini belirtir. Angelika Neuwirth, bu kelimenin erken Mekki yeminlerin atmosferik ve kozmolojik dokusu içinde, gökyüzündeki bulutların belli bir nizamla dağılıp yayılmasını tasvir eden bir imge olduğunu savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kök anlamının "yaymak" olduğunu, ayet bağlamında ise bulutları yayan rüzgârlar ya da vahiyle gelen melekler şeklinde bir anlambilimsel esneklik taşıdığını, her iki durumda da bir "açılma" eyleminin merkezi konumda olduğunu tahlil eder.
Neşrân (نَشْرًا)
İbn Fâris, "n-ş-r" kökünden türeyen bu mastar yapının, yayma eyleminin mutlak bir kesinlik ve kuşatıcılıkla gerçekleştiğini pekiştirdiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "neşr" sözcüğünün bir şeyi aslına ve amacına uygun şekilde eksiksizce ortaya koymak olduğunu, buradaki vurgulu formun ise yayma eyleminin mükemmelliğini ve hiçbir boşluk bırakmadığını anlattığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu tür vurgulu yapıların (mef’ul-ü mutlak) eylemin enerjisini ontolojik bir boyuta taşıdığını; yaymanın sadece bir doğa olayı değil, evrensel bir "neşretme" kudretinin tecellisi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin anlambilimsel derinliğinde yer alan "ihya" (canlandırma) potansiyeline dikkat çekerek, "neşrân" vurgusunun ilahi iradenin her şeye hayat verecek şekilde kuşatıcı bir yayılışla ortaya çıktığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin "yaydıkça yaymak" veya "tam bir yayışla" manasına gelerek, eylemin şiddetini, sürekliliğini ve ilahi hiyerarşi içindeki tartışılmaz gücünü dilsel bir mühürle pekiştirdiğini ifade eder.
Yorum
Yorum