Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mürselât Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mürselât Sûresi, 1. Ayet

    وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفاًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velmurselâti ‘urfâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      1. ”Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere”

      2. ”Fırtına olup esenlere”

      3. ”Yaydıkça yayanlara”

      4. ”(Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara”

      5. ”Vahyi iletenlere”


      Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere. Fırtına olup esenlere. Yaydıkça yayanlara. (Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara. Vahyi iletenlere. Müfessirler bu faaliyetleri yapanların kim olduklarına dair ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, bütün bunların meleklerin faaliyeti olduğunu belirtmişlerdir. Bazıları ise tümüyle rüzgârların işi olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da bunların bir kısmını rüzgârlara, bazılarını da meleklere bağlamışlardır. Bu faaliyetlerin tümünün rüzgârlara bağlanması mümkündür. Tümümün meleklere nispet edilmesi de yanlış olmaz. Bazılarının meleklere, bazılarının da rüzgârlara nispet edilmesi de doğru olabilir. Eğer bahsi geçen olaylar, rüzgârlara bağlanırsa onların üzerine yemin etmek doğru olur. Çünkü rüzgârlar Allah Teâlâ’nın rahmetini müjdeler ve nimetleri kullarına götürür, tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan Odur. Gemide bulunduğunuzda güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü ve bu yüzden sevinç içinde oldukları sırada onları bir fırtına yakalar”. Cenâb-ı Hak, gemiler denizde yol alsın diye suyu nasıl sebep kıldıysa aynı şekilde rüzgârları da sebep kılmıştır. Allah Teâlâ gücünü ve hükümranlığını hatırlatan rüzgârlar yaratmıştır, şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: “Üzerinize bir kasırga göndererek sizi boğmayacağından emin misiniz?”². Bu kasırgalar, sizi öldürür ve helâk eder. Gözler eşyayı algılamada ilk organ olduğu halde o kasırgaları gözlerinizle de görmezsiniz. Bir kimse kurtarıcı rüzgârların hangi özelliklerinden dolayı kurtarıcı, helâk edici rüzgârların da hangi özelliklerinden dolayı helâk edici olduğunu öğrenmek istese bu sırra vâkıf olamaz. Rüzgârlar bu yüzden nimetleri hatırlatan olaylar haline gelmiştir. Nimetlerin hatırlatılması [belirttiğimiz sebepten dolayı risâleti] kabul etmeyi gerekli kılar. [Kudret ve saltanatı hatırlatma ise] ölümden sonra dirilme ve peygamberlerin haber verdiklerinin tümünü [kabul etmeyi gerektirir.] Çünkü onlar [kendi kuvvetleri ve hikmetlerinin kapsamı dışında olduğu için] dirilmeyi inkâr ediyorlardı. [Ama rüzgâr olayı üzerinde derinden düşündükleri] ve onlardaki kendi planlama ve hikmetlerinin asla ulaşamayacağı hikmet incelikleriyle dolu hayret verici planlamayı gördükleri vakit meselenin kendi güçleriyle ve hikmetleriyle mukayese edilemeyeceğini anlarlar. Sözünü ettiğimiz açıklamalar, dirilme hakkında kafalarına takılan kuşku ve şüpheleri ortadan kaldırıcı mahiyettedir. Dolayısıyla Allah Teâlâ, yeminin, kastedilen hususu teyit etmek için getirildiğine dair ifademiz doğrultusunda bu bahsi geçenlerin üzerine yemin etmiştir.

      Şimdi Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere meâlindeki âyetin yorumuna dönebiliriz. Âyette sözü edilen “gönderilenler”in müjde veren bulutlar olduğu söylenmiştir. O bulutlara “urfen” (عُرْفًا) denilmiştir. Çünkü bunlar bilinen nimetleri getirirler. Bazıları ise kelimeye “ardarda gelen iyilik” mânasını vermişlerdir. Meselâ kelimedeki bu “ardarda gelme” anlamından dolayı atın yelesine “urf” (عُرْف) denilmiştir. Çünkü yeledeki tüyleri birbirini izler. Bu kelimenin müjdeci rüzgârlar olarak alınması da mümkündür. Yaydıkça yayanlara meâlindeki âyet de böyledir. Bunların da müjdeci rüzgârlar olarak yorumlanması mümkündür. Müjdeci rüzgârlar, hafif ve sert esmeyen rüzgârlardır. Çünkü “neşr” (اَلنَّشْرُ) kelimesi rahmet rüzgârlarından söz edilirken geçer. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O’dur”. Bu âyet bazı kırâatlarda “büşran” (بُشْرًا) yerine “neşran” (نَشْرًا) şeklinde okunmuştur.

      Fırtına olup esenlere. Bunlar, her şeyi kırıp geçiren şiddetli ve “Üzerinize bir kasırga göndererek” mealindeki âyette belirtildiği gibi helâk etmek için gönderilen rüzgârlardır. “Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere” meâlindeki âyetin metninde geçen “mürselât” (والمرسلات) kelimesi, helâk veya müjdelemek için gönderildiği belli olmayan rüzgârların ismi olması da mümkündür. Çünkü rahmet için gönderilen rüzgârların rahmet izi hemen o anda ortaya çıkar. Bulutun gönderilmesi ve başka olayların peşpeşe gerçekleşmesinden önce zuhur eder. Helâk rüzgârları da böyledir. Helâk etme belirtisi o anda ortaya çıkar. Bunlar da ardarda esmeye başlamadan önce kırıcı ve şiddetlidir. (Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara. Sözü edilen “ayıranlar”ın da rüzgârlar olmaları muhtemeldir. Bu rüzgârlara “fârikât” (فَالْفٰرِقَاتِ) denilmesi bulutları ayırıp bölmesinden dolayıdır. Bazı bulutlar bir ufukta, bazıları ise başka ufukta olurlar. [§]Vahyi iletenlere. Bu faaliyeti de rüzgârlara bağlamak mümkündür. Rüzgârların zikir iletmesi, anlattığımız gibi rüzgârlarla nimetlerin ortaya çıkması, bundan öğüt alınması ve sayelerinde kurtuluşun ortaya çıkması açısındandır. Rüzgârların zikri iletmesinden kasıt budur. En doğrusunu Allah bilir.

      Sözü edilen faaliyetlerin meleklere nispet edilmesi de muhtemeldir. Bu durumda “Ve’l-mürselâti urfen” (وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا) cümlesinin mânası, mârufu emretmek ve münkeri nehyetmek üzere gönderilen meleklere andolsun şeklinde olur. “Fe’l-âsıfâti asfen” (فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا) kâfirlerin ruhlarını şiddet ve gazapla alan meleklere andolsun demek olur. “Ve’n-nâşirâti neşran” (وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا) cümlesiyle de kâtip meleklerin kastedilmiş olması mümkündür. Onlara “nâşirât” denilmiştir, çünkü sahifeleri yayp okumaktadırlar. Bunlarla müminlerin ruhlarını yumuşak ve nazikçe alan meleklerin kastedilmiş olması da mümkündür. “Fe’l-fârikâti ferkan” (فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا) cümlesiyle de meleklerin kastedilmesi mümkündür. Bu meleklere “fârikât” denilmesi, hak ile bâtılı ayırmalarından dolayıdır. “Fe’l-mülkıyâti zikran” (فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا) cümlesi ile kastedilen, zikri peygamberlerin dillerine iletenin melekler olmasıdır.

      Sözü edilen faaliyetlerin bir kısmının melekler, bir kısmının da rüzgârlar için olması da doğrudur. Bu durumda “mürselât” iyilik ve hayırla gönderilenler demek olur. “Âsıfât” şiddetli fırtına, “nâşirât” hafif ve yavaş esen rüzgâr olurken “fe’l-fârikâti ferkan fe’l-mülkıyâti zikran” ise meleklerdir.

      ​Burada başka bir ihtimal daha söz konusudur. “Ve’l-mürselâti urfen” cümlesiyle insanlara gönderilen peygamberlerin kastedilmiş olması da mümkündür. Emir bi’l-ma‘rûf ve nehiy ani’l-münkerle gönderilmemiş hiçbir peygamber yoktur. “Fe’l-fârikâti ferkan fe’l-mülkıyâti zikran” peygamberlerdir. Çünkü onlar, hak ile bâtılı birbirinden ayırırlar ve zikri insanların kulaklarına iletirler. “Ve’l-mürselâti urfen” cümlesiyle gökten indirilen kitapların kastedilmiş olması da mümkündür. Çünkü bu kitaplar, mâruf ve bütün hayır türleriyle gönderilmişlerdir. [§]“Ve’n-nâşirâti neşran” ise hakkı ve hidâyeti yayanlardır. “Fe’l-fârikâti ferkan”. Çünkü onlar da hak ile bâtılı birbirinden ayırırlar. “Fe’lmülkıyâti zikran” da böyledir. Çünkü onlar bunun sebebidirler. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mürselât (المرسلات)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün sözlükte akıcılık, peş peşe gelme, yumuşaklık ve bir şeyi serbest bırakıp gönderme anlamlarına geldiğini belirtir ve bu bağlamda kelimenin peş peşe gönderilen rüzgârlar veya vahiy ile gönderilen melekler anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "irsâl" kavramını birini veya bir şeyi bir görevle yollamak olarak tanımlayarak, kelimenin diziliş ve ardışıklık ekseninde melekler ya da doğal güçler (rüzgârlar) olarak yorumlandığını aktarır. Celaleddin el-Suyuti, vahyin ve ilahi mesajın aktarımı üzerinde durarak kelimenin elçilik göreviyle peş peşe gönderilen melekleri veya rahmet/azap taşıyan rüzgârları ifade ettiği şeklindeki klasik etimolojik yorumları tasdik eder. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki "elçi gönderme" anlamının Süryanice ve Habeşçe gibi diğer Sami dillerinde de derin köklere sahip olduğunu ve Kur'an'daki formunun bu geniş Sami kökenli elçilik ve gönderilme terminolojisiyle ilişkili olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimeyi vahiy ve ilahi müdahale semantiği içinde değerlendirerek, "mürselât"ın Tanrı'nın dünyadaki aktif iradesini temsil eden ve peş peşe gönderilen ilahi ajanlar (doğa olayları veya melekler) olduğunu, kökün bu ardışık eylemliliği vurguladığını belirtir. Angelika Neuwirth, erken dönem Mekki surelerin yemin başlangıçlarında yer alan bu tür kelimelerin atmosferik fenomenleri (rüzgârları) işaret ettiğini, kökün peş peşe gelen ve durmak bilmeyen doğal güçleri tasvir ederek apokaliptik bir ton oluşturduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kök anlamından hareketle Mekki surelerin karakteristik yemin üslubu içinde "mürselât"ın öncelikli olarak ardı ardına esen rüzgârları ifade ettiğini ve ilahi kudretin haşmetli bir tasvirini sunduğunu belirtir.

        Urfân (عُرْفًا)

        İbn Fâris, "a-r-f" kökünün yükseklik, bilme, ardışıklık ve iyilik gibi temel anlamları barındırdığını ifade ederek, bu kelimenin atın yelesi (peş peşe gelen dalgalar veya tüyler) anlamına veya "iyilik, lütuf" anlamına gelebileceğini etimolojik olarak ortaya koyar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kök itibarıyla at yelesi anlamına geldiğini, ancak dilde istiare yoluyla rüzgâr veya dalga gibi birbiri ardına kesintisiz gelen şeyler için kullanıldığını; aynı zamanda akıl ve dinen "iyi" olarak bilinen şeyleri de anlattığını detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, ayetteki bu kelimenin "at yelesi gibi peş peşe" veya "iyilik ve fayda amacıyla" gönderilenler şeklindeki iki temel anlambilimsel vechi barındırdığını vurgular. Toshihiko Izutsu, kökün genellikle ahlaki iyilik ekseninde kullanılmasına rağmen, bu tür apokaliptik yemin bağlamlarında fiziksel bir ardışıklığa (kesintisiz gönderilme eylemine) kaydığını belirterek Kur'an Arapçasının semantik esnekliğine dikkat çeker. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin zengin anlambilimsel yapısına değinerek, "urf" sözcüğünün hem fiziksel bir fenomeni (art arda esen rüzgârları) hem de ahlaki ve rahmani bir boyutu (iyilik ve rahmet getirmeyi) aynı anda kapsayacak şekilde kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, erken Mekki dönem yeminlerinin arka planı ışığında "urfân" kelimesinin, rüzgârların at yelesi gibi kıvrım kıvrım ve birbiri ardına esişini tasvir ettiğini, böylece kendisinden önceki "mürselât" kelimesinin fonetik ve semantik etkisini pekiştirdiğini tahlil eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X