Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Münâfikûn Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Münâfikûn Sûresi, 6. Ayet

    سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ اَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ اَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ لَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Sevâun ‘aleyhim estaġferte lehum em lem testaġfir lehum len yaġfira(A)llâhu lehum(c) inna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bağışlanmaları için Allah'a dua etmişsin veya etmemişsin onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamayacaktır. Şüphesiz Allah günaha saplananları doğruya eriştirmez.

      Bağışlanmaları için Allah’a dua etmişsin veya etmemişsin onlar için birdir. Çünkü onlar, yaptıklarını hata ve günah saymıyorlar, hak yolda olduklarını düşünüyorlardı. İkinci olarak söyleyeceğimiz şey, onlar âhirete iman etmiyorlardı. Mağfiret ancak Allah’tan istenir ve bu da âhirette gerçekleşir. Allah onları asla bağışlamayacaktır. Buna göre sen, onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de onları bağışlamayacaktır.

      Söz konusu kişiler nifaklarını ortaya koyduktan sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem artık münafıklar için istiğfarda bulunmadı. Fakat burada söz konusu edilen husus onların önce nifaklarını zuhurundan münâfık olduklarının ortaya çıkmasından meydana gelmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah onları asla hağışlamayacaktır ilâhı beyanı iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, onlar nifak üzere bulunup, tövbe etmedikleri müddetçe Allah onları asla hağışlamayacaktır. İkincisi de bu âyet, Cenâb-ı Hakk’ın ebediyen iman etmeyeceklerini bildiği bir kavim hakkında olur, Allah onları asla bağışlamayacaktır. Bunun bir benzeri de şu beyanıdır; "İnkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler”.

      Şüphesiz Allah, günaha saplananları doğruya eriştirmez. Bu ilâhı beyan, Cenâb-ı Hakk’ın, insanlara doğru yolu göstermenin ötesindeki bir hidâyete erdirmeye de mâlik olduğunu göstermektedir; çünkü bir şeye mâlik olmayan birinin, "onu yapmayacak” diye tâzimle nitelendirilmesi doğru olmaz. Bir şeye gücü yetmeyenin o şeyi yapmayacağı zaten bilinir. Böyle bir niteleme ancak gücü yettiği halde yapmayan biri için söz konusudur. Dilediği kişi İçin hidâyet fiilini yaratmaya kadir ve mâlik değil ise, o “günaha saplananları doğru yola eriştirmez” diye nitelenemez. işte bu da göstermektedir ki Allah Teâlâ, İnsanlara doğru yolu göstermenin ötesinde bir hidâyete erdirmeye de mâliktir, ki o da hidâyete ereceğini bildiği kişiler için onu yaratmasıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Ebû Bekir el-Esam, Şüphesiz Allah, günaha saplananları doğruya eriştirmez, mealindeki İlâhî beyana, günaha dalmış olmaları sebebiyle Allah onları doğru yola İletmez, diye anlam vermiştir. Mûtezile âlimleri ise şöyle demiştir; Yani günah işleyip hak yoldan sapınca onlar “hidâyete ermişler” diye isimlendirilmez. Bu görüşlerin ikisi de muhaldir. Çünkü dalâlette olan birini sapıklığı tercih ettiği için doğru yola iletmek makul değildir. Buna göre âyette sanki ahmaklık yapmaz, denilmektedir. Hak yoldan çıkmış biri için “hidâyete ermiş” diyen kimse de yalancıdır. Buna göre de âyette sanki şöyle denilmektedir: Allah yalan söylemez. Bu durumda âyet, hidâyetin Allah’ın mülkiyetinde olduğunu, insanlara doğru yolu göstermenin ötesinde kullarından dilediğini hidâyete erdireceğini göstermektedir. Açıkladığımız şekilde insanlara doğru yolu göstermenin ötesinde bir hidâyete de mâlik olduğu sabit olunca, bu konuda O’nun meşîetinin bulunduğu da ortaya çıkmış olur. Çünkü bir şeye mâlik olanın meşîetini ondan çekip almak caiz olmaz. Bundan dolayı biz diyoruz ki, Cenâb-ı Hak kullarından onu seçeceğini ve küfrü hidâyete tercih edeceğini bildiği kişileri dalâlete düşürür. Hidâyeti dalâlete tercih edeceğini bildiği kişileri de hidâyete erdirir; bu tercihinden dolayı onu hidâyete ulaştırır, başarılı kılar ve doğru yola sevk eder. Yardım istenecek olan sadece Allah’tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sevâun (سواء)

        İbn Fâris, s-v-y kökünün temel olarak bir şeyin düz olması, eğriliğinin bulunmaması ve iki şey arasındaki tam eşitlik anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sevâ" kelimesinin bu ayette iki durumun (bağışlanma dileme veya dilememe) sonuç itibarıyla birbirinden farksız olduğunu, her iki seçeneğin de aynı noktada birleştiğini ifade etmek için kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu terimin Kur'an'ın mantıksal örgüsünde bir "anlamsal nötrleyici" işlevi gördüğünü; münafıkların durumunda ilahi rahmetin kapılarının tamamen kapandığını ve eylemlerin ontolojik sonucunun değişmez bir eşitliğe (sonuçsuzluğa) ulaştığını analiz eder.

        Esteğferte (أستغفرت)

        İbn Fâris, ğ-f-r kökünün bir şeyi kirden ve zarardan korumak amacıyla üzerini örtmek anlamına geldiğini, miğfer kelimesiyle aynı kökten gelerek bir kalkan işlevi gördüğünü ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "istiğfâr"ın kulun işlediği hatanın üzerini örtmesi için Allah'a sığınması olduğunu; ancak bu ayette fiilin Hz. Peygamber'e (muhatap) yöneltilerek, onun münafıklar adına devreye girmesinin bile bu grubun üzerindeki ilahi örtüyü (mağfireti) geri getirmeyeceğini vurguladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu eylemin İslam öncesi "himaye" ve "korunma" taleplerinden evrilerek, Medine döneminde toplumsal ve dini bir bütünleşme aracı haline geldiğini; münafıkların ise bu bütünleşme fırsatını kendi iradeleriyle teptiklerini belirtir.

        Yeğfira (يغفر)

        İbn Fâris, ğ-f-r kökünün temelinin örtmek ve saklamak olduğunu yineler. Râgıb el-İsfahânî, buradaki fiilin bizzat Allah'ın eylemi olarak zikredilmesinin, gerçek ve nihai "örtme" yetkisinin yalnızca ilahi iradede olduğunu; münafıkların kalplerini mühürlemeleri nedeniyle Allah'ın bu yetkisini onlar lehine kullanmayacağını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ayetteki bağışlamama vurgusunun, münafıkların sergilediği karakter bozukluğunun artık tedavi edilemez bir aşamaya geldiğini ve ilahi adaletin bu noktada mağfiret kapısını teknik olarak kapattığını sembolize ettiğini belirtir.

        Allâh (الله)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün ibadet edilen ve hayranlık duyulan varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ismin tüm ilahi sıfatların birleştiği tek hakikati temsil ettiğini; bağışlamama eyleminin doğrudan bu isimle zikredilmesinin, hükmün mutlaklığını ve geri dönülemezliğini vurguladığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik evrimini ve bölgedeki semitik kökenlerini analiz ederek, ayette Tanrı'nın sadece bir yargıç değil, münafıkların ikiyüzlülüğüne karşı nihai reddediş otoritesi olarak konumlandırıldığını belirtir.

        Yehdî (يهدي)

        İbn Fâris, h-d-y kökünün bir şeyi birine nazikçe göstermek, yol göstermek ve hediye vermek anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "hidâyet"in hedefe ulaştıracak yola lütuf ve nezaketle rehberlik etmek olduğunu; ancak hidayetin bir kabul mahalli (kalp) gerektirdiğini, münafıkların ise bu mahalli mühürledikleri için ilahi rehberliğin onlara ulaşmadığını açıklar. Toshihiko Izutsu, hidâyet kavramını Kur'an'ın "yol" metaforları içindeki en merkezi terim olarak ele alır; buna göre Allah'ın "yol göstermemesi", kişinin kendi kötü tercihleri neticesinde ilahi pusulayı (nur) kaybetmesi ve karanlıkta (dalâlet) sabitlenmesi anlamına gelir.

        Kavm (القوم)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün bir yerde durmak, ayağa kalkmak ve bir amaç için birleşmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin başlangıçta sadece erkekler için kullanıldığını, ancak zamanla ortak bir amaç, inanç veya karakter etrafında toplanan her türlü insan grubunu ifade etmek için genişlediğini açıklar. Ayette "fâsıklar topluluğu" olarak zikredilmesi, münafıkların artık bireysel hatalardan öte, kolektif bir sapma ve karakteristik bir grup kimliği kazandıklarını gösterir.

        Fâsıkîn (الفاسقين)

        İbn Fâris, f-s-k kökünün temel olarak bir meyvenin (özellikle hurmanın) kabuğundan çıkıp bozulması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin dini ıstılahta, kişinin kendisini koruyan şeriat ve ahlak kabuğundan dışarı çıkarak ilahi sınırları ihlal etmesi ve bozulması anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, fasık teriminin Kur'an öncesi dönemde daha genel bir "yoldan sapma" anlamı taşırken, Kur'an'da Tanrı ile yapılan ahdi bozan ve dini-toplumsal düzenin dışına çıkan kişileri tanımlayan teknik ve ağır bir yergi sıfatına dönüştüğünü analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice "pasaq" (kesmek, ayırmak, bitirmek) köküyle ilişkisini tartışarak, bu dillerde dini bir topluluktan kopan veya dini yükümlülüklerini sona erdiren kişileri tanımlamak için kullanıldığını, Kur'an'da da benzer bir manevi kopuşu simgelediğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X