Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Münâfikûn Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Münâfikûn Sûresi, 5. Ayet

    وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللّٰهِ لَـوَّوْا رُؤُ۫سَهُمْ وَرَاَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ kîle lehum te’âlev yestaġfir lekum rasûlu(A)llâhi levvev ruûsehum ve raeytehum yesuddûne vehum mustekbirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlara 'Gelin, Allah’ın resulü sizin için bağışlama dilesin’ dendiğinde başlarını çevirirler ve büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün.

      Onlara ‘Gelin, Allah’ın resûlü sizin için bağışlama dilesin’ dendiğinde başlarını çevirirler. Bu âyetin zahiri, bu sözün bütün münafıklara söylendiğini göstermektedir. Cenâb-ı Hakk’ın, “güçlü olan, zayıf olanı oradan çıkaracak” mealindeki âyeti de böyledir. Bu âyetin, münafık Abdullah b. Übey b. Selûl hakkında nâzil olduğu rivayet edilmiştir. Rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) her cuma günü camide ayağa kalktığında, caminin bir köşesinden Abdullah b. Übey b. Selûl da kalkar ve “bu, Allah’ın resûlüdür, ona saygı ve tâzim gösterin” dermiş. Sonra bu sûre nâzil oldu ama o yine aynı sözü söylemeye devam etmiş. Nihayet Hz. Ömer (r.a.), “otur yerine ey kâfir! Cenâb-ı Hak senin samimiyetsizliğini ortaya çıkardı” demiş. Bunun üzerine o da cuma namazını kılmadan camiden çıkmış, yolda bazı kişilere rastlamış, onlar, cumayı kılmadan neden çıktığını sormuşlar, o da olayı anlatmış. Onlar da kendisine, Resûlullah’ın (s.a.) yanına dön, senin için Allah’tan mağfiret dilemesini iste, demişler. O da başını sallamış ve, onun mağfiret dilemesine ihtiyacım yok, demiş.

      Bu konuda şöyle bir rivayet de nakledilmiştir: O, “Hele Medine’ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak” sözünü söyledikten sonra Medine’ye girmek isteyince, kendi oğlu onu engelledi ve babasına, “zelil olanın sen. Azız olanın da Allah’ın resûlü olduğunu ikrar etmeden seni Medine’ye sokmam” demiş. Bu haber Resûlullah’a (s.a.) ulaşınca, oğluna, babasının yolunu açmasını emretmiş ve “sen, babandan daha çok Abdullah diye isimlendirmeyi hak ediyorsun” buyurmuş. Sonra ona Abdullah adı verildi, halbuki daha önce ismi Hubâb idi. İşte bu iki rivayet, âyetin münafıklardan sadece bir kişi hakkında nâzil olduğunu ifade etmektedir. Fakat âyetin zâhiri, onun bütün münafıklar hakkında nâzil olduğunu gösterir.

      En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre âyet, onların hepsinin inancının böyle olduğunu ifade etmektedir. Cenâb-ı Hak burada, onların hepsinin aynı inancı paylaştıklarını ve âhirete inanmayan bir topluluk olduklarını belirtmektedir. İstiğfar, bağışlanma talebidir; bu ise ancak âhirette tahakkuk eder. Halbuki Cenâb-ı Hakk’ın zikrettiği şekilde, onların hepsinin itikadının temeli âhirete inanmamaktır. “Güçlü olan, zayıf olanı oradan çıkaracak” meâlindeki âyet de böyledir. Onlar Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine, Muhammed’den (s.a.) daha üstün bir izzet, zenginlik, şeref ve fazilet verdiğini düşünüyor, bu yüzden onu inkâr ediyorlardı.

      Sonra, bu âyette Cenâb-ı Hak, münafıklara dünyada vermiş olduğu bütün izzet ve şereflerin yanı sıra, bu nimetlerin hakkını, önemini ve şükrünü bilip de edâ edip etmediklerini denemek için verdiğini bildirmektedir. Fakat onlar bu nimetlere karşı kâfirlerin takındığı kötü davranışı sergilemişlerdir. İşte farklı İlâhî beyanlardan bazı örnekler; “Onlara şöyle baktığında dış görünüşleri sana iyi bir izlenim verir; konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin” meâlindeki âyet, onlara endam ve meramlarını güzelce ifade edebilme gücü verdiğini göstermektedir. “Onlar, ‘Resûlullah’ın yanındakilere geçimlik bir şeyler vermeyin ki etrafından dağılıp gitsinler’ diyenlerdir”, meâlindeki âyet de kendilerine zenginlik verildiğini göstermektedir. “Güçlü olan, zayıf olanı oradan çıkaracak” beyanı ise, onlara izzet ve şerefin verildiğine işaret etmektedir. Bu zikrettiğimiz hususların, zahirde izzet ve şeref göstergesi olduğu malumdur. Cenâb-ı Hak, onların, kendilerine verilen nimetlere şükretmeyi, hakka saygı göstermeyi ve şükrünü edâ etmeyi terk ettiklerini haber vermektedir. İşin iç yüzü itibariyle münafıklar her şeye kötü karşılık vermekte son hadde varmışlardı. “Onlar, ‘Resûlullah’ın yanındakilere geçimlik bir şeyler vermeyin ki etrafından dağılıp gitsinler’ diyenlerdir” meâlindeki beyan, kendilerinin İnfaktan yüz çevirmeleri ve başkalarına da infak etmemelerini emretmeleri cihetiyle cimriliklerinin son sınıra vardığını göstermektedir. Bu, gerçekten son sınıra varan bir cimriliktir. “Onlar bir yere yaslanmış kütükler gibidirler”. Bu beyan da, onların Allah’ı anmaktan ve verilen öğütleri benimsemekten son derece gaflet içinde olduklarım göstermektedir. Onlara, ‘Gelin, Allah’ın resûlü sizin için bağışlama dilesin’ dendiğinde başlarını çevirirler meâlindeki ilâhı beyan da münafıkların adalet ve insafı terk ederek Hz. Peygamber’i (s.a.) hafife aldıklarına, haksızlığı benimsediklerine ve büyüklenmekte zirveye vardıklarına işaret etmektedir. “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sûrenin indirilmesinden endişe diyorlar” meâlindeki İlâhî beyan da onların, içlerinin son derece kötü düşüncelerle dolu olduğunu göstermektedir.

      Münafıklardan, bütün bu sayılanların meydana gelmesi iki sebebe bağlı olabilir: Biri, bütün bunları kendilerine vermenin Allah’ın görevi olduğunu düşünmeleri; diğeri de Cenâb-ı Hakk’ın bütün bunları, diğer insanlardan üstün oldukları için kendilerine vermiş olduğunu düşünmeleri yüzünden. Bu sebeple onlar kibirleniyor, kendilerini başkalarından üstün görüyor ve Allah’ın resûlünü küçümsüyorlardı. Cenâb-ı Hakk’ın söz konusu nimetleri, kendilerini imtihan etmek için vermiş olduğunu, şükrünü edâ etsinler ve hakka saygı göstersinler diye onları kul edindiğini anlamak için düşünmüyorlar, tefekkür etmiyorlardı. İşte “artık onlar anlayıp kavrayamazlar” meâlindeki âyetin anlamı da budur. Yani bu nimetler hakkında düşünmüyorlar demektir. Resûlullah (s.a.) onları, verilen bu nimetler hakkında düşünmeye zorlamasa da, onlar bu konuda tefekkür edip Allah’tan başka bir yaratıcının bulunmadığını ve Cenâb-ı Hakk’ın onları başka insanlardan üstün tutmasının söz konusu olamayacağını düşünselerdi, bundan dolayı yine de Allah’tan mükâfat görürlerdi. Bu sayede de bu nimetlerin, şükrünü edâ edip kulluklarını göstermek için imtihan olarak kendilerine verildiğini anlarlardı.

      İşte böylece “ilim” ile “fıkıh” arasındaki fark ortaya çıkmış oldu. Konumu düşünmek ve akıl yürütmekten ibaret olan bir husus için anlıyorlar veya anlamıyorlar denilir. Konumu işitmek ve haber almaktan ibaret olan bir husus için ise “ilim” kelimesi kullanılır. Bundan dolayıdır ki izzet, galibiyet ve yardımın söz konusu olduğu yerde “bilmiyorlar” diye buyurulmaktadır. Çünkü Resûlullah (s.a.) olmasaydı onlar yardımı ve galibiyeti göremeyeceklerdi.

      Sen onların, büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün. Bu İlâhî beyanın biri, sana itaat etmek ve uymaktan uzaklaşıyorlar, diğeri de zayıf insanların sana tâbi olmasını engelliyorlar, anlamında olmak üzere iki şekilde yorumlanması mümkündür.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kîle (قيلَ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün seslerin belirli bir düzen içinde bir araya gelmesiyle oluşan her türlü ifadeyi, sözü ve beyanı temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl"in sadece telaffuz edilen bir lafız değil, aynı zamanda o lafzın taşıdığı anlam ve hüküm olduğunu; burada meçhul (edilgen) formda kullanılmasının, onlara yapılan çağrının kimden geldiğinden ziyade, çağrının kendisine ve onlara sunulan kurtuluş imkanına odaklanmayı amaçladığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın diyalog yapısındaki işlevini analiz ederek, münafıklara yönelik bu "denilme" eyleminin ilahi bir lütfun beşeri bir aracı (müminler veya Hz. Peygamber) vasıtasıyla onlara ulaştırılması olduğunu, ancak onların bu sözlü iletişimi reddederek kendilerini ilahi iletişim dairesinin dışına ittiklerini vurgular.

        Teâlev (تَعالَوْا)

        İbn Fâris, a-l-v kökünün temel olarak yükseklik, üstünlük ve bir şeyin yukarı kalkması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teâlev" kelimesinin aslında yüksek bir mevkide bulunan birinin, aşağıda bulunan birini yanına çağırması için kullanıldığını; bu ayette ise münafıkların bulundukları düşük ahlaki ve manevi seviyeden (nifak ve yalandan), imanın ve bağışlanmanın yüce mertebesine bir davet anlamı taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin sadece fiziksel bir "gelme" çağrısı olmadığını, dikey bir hareketlenmeyi, yani süfli bir hayattan ulvi bir hakikate doğru manevi bir yükselişi (istila) temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu davetin münafıklara son bir "onur çıkışı" sunduğunu, toplumsal uyum ve manevi arınma için onlara açılmış bir kapı olduğunu ancak onların bu "yükselme" teklifine fiziksel bir kibirle karşılık verdiklerini belirtir.

        Yesteğfir (يَسْتَغْفِرْ)

        İbn Fâris, ğ-f-r kökünün bir şeyi örtmek, korumak ve kirden/zarardan muhafaza etmek anlamına geldiğini, savaşçıların başını koruyan "miğfer" kelimesinin de bu kökten geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "istiğfâr"ın günahın yarattığı manevi kirliliğin Allah tarafından örtülmesini ve kulun bu günahın cezai sonuçlarından korunmasını talep etmek olduğunu; burada talebin münafıklar adına Hz. Peygamber tarafından yapılacak olmasının, onların doğrudan Allah'a yönelme liyakatini yitirdiklerini ve bir şefaatçiye muhtaç olduklarını gösterdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "mağfiret" kavramının Allah ile kul arasındaki rahmet ilişkisinin en somut tezahürü olduğunu, ancak münafıkların bu koruma kalkanını reddederek kendilerini ilahi gazaba açık hale getirdiklerini vurgular.

        Resûl (رَسُولُ)

        İbn Fâris, r-s-l kökünün bir şeyin birbiri ardınca, yumuşaklıkla ve bir düzen içinde gönderilmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu bağlamda "Resûlullah" tamlamasının, elçinin yetkisinin ve mesajının kaynağının bizzat yaratıcı olduğunu; dolayısıyla onun istiğfar etmesinin, ilahi affın kapısının anahtarı hükmünde olduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, elçi kavramının bu ayette bir arabulucu (intercessor) olarak konumlandırıldığını, Medine toplumunda toplumsal barışın ve manevi temizliğin merkezinde elçinin otoritesinin bulunduğunu analiz eder.

        Allâh (اللَّهِ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün ibadet edilen, sevgiyle sığınılan ve hayranlık duyulan tek ilah anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ismin tüm kemal sıfatlarını barındıran Yüce Yaratıcı'ya mahsus olduğunu; istiğfarın O'na yöneltilmesinin, mutlak otorite ve affedici gücün sadece O'nun elinde olduğunu vurguladığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik bağlamda ulaştığı nihai anlamın, münafıkların tüm sahtekarlıklarına rağmen hala yönelebilecekleri tek mutlak hakikat olduğunu belirtir.

        Levvev (لَوَّوْا)

        İbn Fâris, l-v-y kökünün bir şeyi bükmek, eğmek ve bir yönden başka bir yöne çevirmek (halat bükmek gibi) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "levva" fiilinin burada baş çevirme eylemini ifade ettiğini ve bunun sadece fiziksel bir hareket değil, derin bir nefret, küçümseme ve reddedişin bedensel dışavurumu olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin münafıkların psikolojik direncini ve gerçeğe sırt çevirme konusundaki inatlarını simgelediğini; "teâlev" (yükselin) çağrısına "levvev" (başlarını aşağı/yana bükerek) karşılık vermelerinin tam bir anlamsal zıtlık ve ahlaki düşüş olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin münafıkların sergilediği küstahça ve aristokratik bir kibri tasvir ettiğini, kendilerine sunulan barış elini alaycı bir tavırla geri çevirdiklerini vurgular.

        Ruûsehum (رُءُوسَهُمْ)

        İbn Fâris, r-e-s kökünün bir şeyin en üst kısmı, başı ve lideri anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, başın insanın en şerefli azası ve iradenin merkezi olduğunu; baş çevirme eyleminin (levv-i ruûs), kişinin bütün varlığıyla ve onuruyla hakikate sırtını dönmesi anlamına geldiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'da fiziksel azaların ahlaki tutumlara ayna olarak kullanıldığını, burada başın "bükülmesi"nin münafıkların zihinsel ve ruhsal bir kilitlenme içinde olduklarını gösterdiğini belirtir.

        Raeytehum (رأيتهم)

        İbn Fâris, r-e-y kökünün hem gözle görmeyi hem de bir şeyi kalp ve akıl yoluyla kavramayı ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, burada Hz. Peygamber'e hitaben "onları görürsün" denilmesinin, münafıkların bu kibirli tavırlarının gizli kalmayıp ayan beyan ortada olduğunu ve dışarıdan bakıldığında bu trajik durumun kolayca gözlemlenebileceğini ifade ettiğini açıklar.

        Yasuddûn (يَصُدُّونَ)

        İbn Fâris, s-d-d kökünün bir şeyi engellemek, yüz çevirmek ve araya bir engel koymak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, münafıkların hem kendilerinin hidayetten yüz çevirdiklerini (lazım anlam) hem de başkalarının bu yola girmesine mani olduklarını (müteaddi anlam) ifade eder. Toshihiko Izutsu, "sadd" eyleminin İslam'ın nuruna karşı kurulan karanlık bir barikat olduğunu; münafıkların bu eylemi bilinçli bir sabotaj ve dini süreci durdurma girişimi olarak icra ettiklerini analiz eder.

        Müstekbirûn (مُسْتَكْبِرُونَ)

        İbn Fâris, k-b-r kökünün büyüklük, azamet ve yaşça büyüklük anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istikbâr"ın bir kimsenin aslında sahip olmadığı bir büyüklüğü iddia etmesi, kendisini başkalarından üstün görerek hakkı reddetmesi olduğunu; bunun tevazuun ve imanın zıddı olan en büyük manevi hastalık olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, "müstekbir" tipolojisinin Kur'an'da Allah'a boyun eğmeyi reddeden, kendi benliğini (ego) tanrılaştıran ve bu yüzden hakikati kabul etmeyi bir "zül" (alçalma) sayan karakter yapısını temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, münafıkların bu tavrının arkasında yatan temel nedenin statülerini kaybetme korkusu ve elitist bir kibir olduğunu, bu kibrin onları ilahi bağışlanma kapısında bile "eğilmekten" alıkoyduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X