لَا يَنْهٰيكُمُ اللّٰهُ عَنِ الَّذ۪ينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدّ۪ينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ اَنْ تَـبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُٓوا اِلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mümtehine Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
8. "Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever!"
9. "Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş2 olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa İşte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir!"
Adalet
Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Bu âyetteki yasağın ve serbestliğin, "ıksât” (الإقساط) kökü i!e ilgisi yoktur. Çünkü “ıksât” adaletli davranmak demektin Allah Teâlâ, ister dost olsun ister düşman, kimseye adaletle muamelede bulunmayı yasaklamış değildir. Onun, ''Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun!” mealindeki beyanına bakmaz mısın? Allah, düşmana karşı bile adaleti terketmenin helâl olmadığını haber vermektedir. Durum böyle olunca, bu ve diğer yasağın, iyi ilişkiler içinde olmanız anlamındaki ifade ile ilgili olduğu ortaya çıkan Sonra, açık olarak yasaklanan şeyin dışında kalanların yasak kılınmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Rabb’imiz, Allah, din konusunda sizinle savaşmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı yasaklamaz buyurmaktadır. Yasak kıldığı şeyler için de; Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar, diye buyurmaktadır. Bilindiği gibi bazan dostluğu caiz olmayan kişilere iyilik yapılması caiz olabilir. Cenâb-ı Hakk’ın; “Anne babana dünyada iyi davran” âyetini görmez misin? Sonra da Allah Teâlâ “benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin!” buyruğuyla kâfirleri dost edinmeyi yasaklamaktadır. İyilik yapmakla dostluğu terk etme niteliğinin aynı kişide birleşmesi caiz olunca, kendisiyle dostluk kurulması yasaklanan kişilere iyilik yapmak da caiz olur. En doğrusunu Allah bilir.
Allah, din konusunda sizinle savaşmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı yasaklamaz. Muhtemelen buradaki “yasaklamaz” anlamındaki lafız, “size emreder” anlamındadır. Bunun, “iyilik yapmanıza izin verir” anlamına gelmesi de muhtemeldir. Tıpkı “onların ticaretleri kâr etmedi” meâlindeki âyette olduğu gibi; buradaki “kâr etmedi” mânasındaki beyanı “zarar ettiler” anlamına gelir. Bununla birlikte kazanmayan ticaretin bazan zarar etmemesi de mümkündür. Bu mümkün olunca, Allah, din konusunda sizinle savaşmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı yasaklamaz, meâlindeki âyetin de, bilâkis onlara iyilik etmenizi size emretmektedir anlamına gelmesi de mümkün olur. Bundan, “onlara iyilik yapmanız için size ruhsat vermektedir” mânasının kastedilmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Âyette, Cenâb-ı Hakkın iyilik yapılmasını emrettiği, fakat dostluğunu yasakladığı kişilerin kimler olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onlar Mekke’de yaşayan zayıf kişilerdi; bunlar gizlice iman etmiş, müşriklerden korktukları için imanlarını açıklayamamıştı. Cenâb-ı Hak Medine’deki müslümanlara, mektup yazmak suretiyle kendileri için tedbir almalarını emretmiştir. Çünkü Mekkeli müşrikler, Resûlullah’ın (s.a.) kendilerine savaş açtığını gördüklerinde, bu zayıf müslümanlara yapacakları kötülüklerden korkulması anlaşılır bir durumdur. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, müslümanlara, müşrikler tarafından başlarına geleceğinden korkulan belalardan korunmak amacıyla onlara mektup yazmaları ve böylece çare aramalarını emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet, kendileriyle Resûlullah (s.a.) arasında anlaşma bulunan kişiler hakkındadır. Allah müminlere, anlaşmada belirtilen süre içinde yapılan anlaşma şartlarına uyarak o insanlarla iyi ilişkiler içinde bulunmalarını emretmektedir. Bunun yanında kendileriyle savaşan ve ahitlerini bozan kişilerle dost olmalarını da yasaklamaktadır. Diğer bazı müfessirler ise şu açıklamayı yapmıştır; Âyet müşriklerin kadınları ve çocukları hakkındadır. Cenâb-ı Hak, bunlarla savaşmayarak onlara iyilik edilmesini emretmektedir. Kendileriyle savaşan müşrik erkekleri de dost edinmemelerini, bilâkis onlarla savaşmalarını buyurmaktadır.
Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir, yani inançları açısından kim onları dost edinirse, bu inanç konusunda onlar kendilerine yazık etmişlerdir. Yahut davranışlar açısından kim onları dost edinirse, bu davranışlar konusunda onlar kendilerine yazık etmektedirler; aynen daha önce “şüphesiz o, doğru yoldan sapmış demektir” meâlindeki âyette belirttiğimiz gibi.
Yorumu Yorumla
-
Yenhâküm (يَنْهَاكُمُ)
İbn Fâris, "n-h-y" kökünün temel anlamının bir şeyin sonuna ulaşmak, durmak ve sınırı belirlemek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "nehy" kavramını bir kişiyi bir eylemden alıkoymak, engellemek ve yasaklamak olarak tanımlar; "akıl" kelimesinin bir diğer ismi olan "nühye"nin de insanı çirkin işlerden alıkoyduğu için bu kökten geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu fiilin, müminlerin kafirlerle olan tüm ilişkilerini toptan kesmek zorunda olmadıklarını, hukuki ve ahlaki bir sınır çizilerek "yasaklamanın" kapsamının daraltıldığını sosyo-politik bağlamda analiz eder.
Allâhu (اللَّهُ)
İbn Fâris, bu yüce ismin kökeninde "e-l-h" kökünün yattığını, bunun da kulluk etmek, yönelmek ve sığınmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Allah" isminin tüm varlığın aslı ve yegâne ibadet mercii olan zatın özel adı olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça öncesi dönemdeki semitik izlerini sürerek, Aramice "Alaha" ve Süryanice formlarla olan etimolojik bağını, bu ismin Kur'an ile kazandığı mutlak monoteist karakteri inceler. Gabriel Said Reynolds, "Allah" isminin Kur'an'daki hukuki ve ahlaki düzenlemelerin merkezindeki otoriter ve aynı zamanda merhametli konumunun Geç Antik Çağ teolojik literatürüyle olan diyalojik ilişkisine dikkat çeker.
Yukâtilûküm (يُقَاتِلُوكُمْ)
İbn Fâris, "k-t-l" kökünün birini öldürmek, vurmak veya bir şeyi parçalamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mukatele" kalıbının (müfâale) karşılıklı savaşmak ve vuruşmak anlamına geldiğini; ayetteki bağlamda ise müminlere karşı fiili ve askeri bir saldırı içinde olmayan, savaş açmayan grupların kastedildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "qital" (savaş) kavramını, inanç temelli bir çatışma alanından ziyade müminlerin can güvenliğini ve inanç özgürlüğünü hedef alan somut askeri eylemlerle ilişkilendirdiğini anlamsal alan teorisiyle tahlil eder.
Ed-Dîni (الدِّينِ)
İbn Fâris, "d-y-n" kökünün itaat, boyun eğme, karşılık verme, hesap ve adet anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "din" kavramının ilahi kanunlar bütünü olduğunu, insanın bu kurallara göre hayatını düzenlemesini ve sonuçta bir hesaba çekilmesini ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin İslam öncesi Arap toplumunda "borç" veya "gelenek" gibi daha seküler anlamlar taşırken, Kur'an bağlamında Allah ile kul arasındaki mutlak sadakat ve teslimiyet sistemine dönüştüğünü detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin "din/hüküm" anlamında kullanılmasında Orta Farsça (Pehlevi) ve Aramice (dînâ) dillerindeki hukuk ve yargı terimlerinin etkisini tartışır.
Yuhricûküm (يُخْرِجُوكُمْ)
İbn Fâris, "h-r-c" kökünün bir şeyin içeriden dışarıya çıkması, yer değiştirmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ayette "zorla yerinden etmek, sürgün etmek" anlamında kullanıldığını; müslümanları inançları sebebiyle yurtlarından çıkmaya zorlamayan kimselere karşı adil davranılması gerektiğini ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ihrac" eyleminin Medine dönemindeki müslümanlar için en büyük sosyo-ekonomik travmalardan biri olduğunu, bu yüzden ayette bu durumun bir ayırım kriteri olarak sunulduğunu belirtir.
Diyâriküm (دِيَارِكُمْ)
İbn Fâris, "d-v-r" kökünün dönmek, bir şeyin etrafını çevirmek ve bir yeri mesken edinmek anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "diyâr" kelimesinin kişinin hayatını idame ettirdiği, yerleştiği evler ve yurtlar anlamına geldiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin çoğul formda kullanılmasının, müslümanların toplumsal aidiyetine ve özel mülkiyet haklarına yönelik saldırıların büyüklüğünü edebi bir dille yansıttığını analiz eder.
Teberrûhüm (تَبَرُّوهُمْ)
İbn Fâris, "b-r-r" kökünün doğruluk, genişlik, geniş bir iyilik ve sadakat anlamına geldiğini; "berr" kelimesinin hem "kara parçası" hem de "iyilik" için kullanılmasının temelindeki "genişlik" vurgusuna dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî, "birr" kavramının kulun Allah'a veya insanların birbirlerine karşı gösterdikleri en ileri düzeydeki iyilik, şefkat ve sorumluluk bilinci olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Cahiliye'deki kabile içi "takva" ve "sadakat" anlamından sıyrılarak, inanç farkı gözetmeksizin tüm insanlığa yönelik etik bir "iyilik" (birr) kategorisine dönüştüğünü inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "teberrû" fiilinin seçilmesinin, gayrimüslimlerle ilişkilerde sadece pasif bir barışın değil, aktif bir iyilik ve lütuf eyleminin hedeflendiğini tahlil eder.
Tuksitû (تُقْسِطُوا)
İbn Fâris, "k-s-t" kökünün adaletle paylaştırmak, bir şeyi yerli yerine koymak ve zulmü ortadan kaldırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kist" kelimesinin adaletin en somut hali olduğunu; ayette "if'al" kalıbında (aksata) kullanılmasının, birine hakkını tam olarak vermek ve adil davranmak anlamına geldiğini, oysa "kasta" formunun zulmetmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, "kist" kavramının Kur'an'ın sosyal adalet sistemindeki merkezi rolünü, özellikle zayıf ve korumasız olanların (burada siyasi güç sahibi olmayan gayrimüslim azınlıkların) haklarını koruma altına aldığını analiz eder.
Yuhibbu (يُحِبُّ)
İbn Fâris, "h-b-b" kökünün temelinde bir şeyin sabitlenmesi, çekirdek ve kalbin derinliklerindeki sevgi anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "muhabbet"in bir şeyi hayır ve güzellik yönüyle seçmek, onu iradeyle tercih etmek olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin bu fiille bitmesinin, adaletle davranan müminlerin ilahi hoşnutluğa ve sevgiye (hubb) mazhar olacaklarına dair en üst düzeyde bir teşvik olduğunu retorik olarak vurgular.
El-Muksitîn (الْمُقْسِطِينَ)
İbn Fâris, "k-s-t" kökünden türeyen bu ismin, adaletle hareket eden, hakkaniyet gözeten ve zulümden kaçınan kimseler anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "muksit" kelimesinin, başkasının hakkını gasp etmekten (kasit) sakınan ve her hak sahibine payını ulaştıran kişi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "muksitîn" nitelemesinin, sadece müslümanlar arasındaki adaleti değil, inanç farkı gözetmeksizin tüm insanlık alemindeki evrensel hukuk normlarına riayet etmeyi temsil ettiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla