عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذ۪ينَ عَادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةًۜ وَاللّٰهُ قَد۪يرٌۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mümtehine Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mümtehine suresi 7. ayet, ilahi kudret, sevgi doğması, mümtehine suresi, merhametli, mümtehine 7, düşmanlar, bağışlayıcı, allah, rahim, mağfiret, rahmet, sevgi, kader
-
"Belki de Allah sizinle onlardan düşmanınız olan kimseler arasında (karşılıklı) bir dostluk meydana getirecektir. Allah Kadirdir. Allah bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir."
Cenâb-ı Hak müminlere, kâfirlere düşman ve muhalif olmalarını, kâfir oldukları müddetçe onlarla dost olmamalarını emretmektedir. Sonra da iman ettikleri takdirde onlarla aramızda bir dostluk kuracağım vâdetmektedir. Bu, bütün insanlar herhangi bir zamanda hangi durumda iseler, Cenâb-ı Hak katında da o durumda kabul edildiğinin en büyük delilidir. Bazı câhillerin, insan, herhangi bir zaman diliminde iman etse bile, o kâfir iken de Allah katında mümindir dedikleri gibi değildir. Bu anlayış, Cenâb-ı Hakk’ın bu âyette beyan ettiği duruma muhaliftir. En doğrusunu Allah bilir.
Mûtezile mensupları, kendi görüşlerinde inat ederek bu âyetlere muhalefet etmiştir. Şöyle ki Cenâb-ı Hak, “benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin!” buyurdu; onlarsa kendi mezheplerinden olmayanları kendilerine düşman sayıyorlar. Fakat şüphe yok ki onlar yine de böyleleriyle dostluk yapıyor ve kendileriyle aynı safta duruyorlar. Halbuki Cenâb-ı Hak bunu yasaklamıştı. Onların, âyete muhalif davrandığı şeylerden biri budur. İkincisi de şudur: Allah Teâlâ bizimle onlar arasında bir muhabbet tesis edeceğini vâdetmektedir. Onlarsa, Allah’ın, insanların fiillerinden herhangi birini yaratmaya güç yetiremediğini ileri sürüyorlar. Buna göre Cenâb-ı Hak, muktedir olmadığı bir şeyi vâdetmiştir. Böyle bir hal, Allah’ın yarattıklarından en sefih birine bile lâyık değilken, âlemlerin Rabb’ine nasıl lâyık görülür? İşte bu açıdan onlar âyete inalla karşı çıkmış durumdadır. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncü bir muhalefet noktası da şudur: Her türlü eksiklikten münezzeh olan Cenâb-ı Hak, Allah Kadîr’dir mealindeki beyanıyla kendisini mutlak bir kudretle nitelemiştir. Onlarsa mahlûkatın fiillerinden hiçbir şeye gücü yetmez demektedir. Bundan daha açık ve daha önemli muhalefet ne olabilir? En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Asâ (عَسَى)
İbn Fâris, "e-s-y" kökünün bir şeyin yaklaşmasına dair ümit ve beklenti ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin beşer kelamında bir temenni ve kuşku barındırabileceğini ancak Allah’tan sadır olduğunda (vâcip/kesinlik) bir vaat ve müjde niteliği taşıdığını; ayetteki bağlamıyla müminlerin kalplerindeki sert düşmanlığın yumuşayacağına dair ilahi bir işareti temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel arka planında Mekkeli yakınlarıyla bağlarını koparan müminlerin yaşadığı duygusal travmaya yönelik bir teselli barındırdığını, ilahi iradenin bu gerilimi sona erdirecek yeni bir kapı açacağına işaret ettiğini tahlil eder.
Allahu (اللَّهُ)
İbn Fâris, kelimenin temelinde ibadet edilen, her şeyin kendisine sığındığı yüce varlık anlamının yattığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "Allah" isminin tüm kemal sıfatlarını kendisinde barındıran zata mahsus bir özel isim olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça öncesi monoteist geleneklerdeki izlerini sürerek, Aramice "Alaha" ve Süryanice formlarla olan etimolojik akrabalığını; Kur'an'ın bu terimi kullanarak dönemin dini coğrafyasında nasıl merkezi bir otorite kurduğunu analiz eder. Gabriel Said Reynolds, "Allah" isminin bu ayetteki eskatolojik ve dönüştürücü gücünün, Geç Antik Çağ'ın teolojik tartışmaları ve Tanrı tasavvuruyla paralel bir süreklilik arz ettiğini vurgular.
Yec'ale (يَجْعَلَ)
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün bir şeyi bir halden başka bir hale geçirmek, dönüştürmek, yaratmak veya bir yere yerleştirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin burada "tahvil" (dönüştürme) anlamında kullanıldığını; Allah'ın kalplerin sahibi olarak aradaki husumeti alıp yerine sevgiyi koyma kudretine işaret ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ca'l" eyleminin ayette ontolojik bir müdahale olarak görülebileceğini, sosyal bir gerçekliğin (düşmanlığın) ilahi bir iradeyle bambaşka bir toplumsal yapıya (dostluğa) evrilmesini temsil ettiğini ifade eder.
Adeytüm (عَادَيْتُمْ)
İbn Fâris, "a-d-v" kökünün sınırı aşmak ve haddi geçmekten türediğini, düşmanlığın bu aşırılığın kalbi ve fiili sonucu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada geçmişteki (müminlerin hicreti ve sonrasındaki süreç) çatışmaları, inanç temelli kopuşu ve bu yüzden oluşan derin uçurumu nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "adâvet" kavramının ayetteki kullanımını, İslam öncesi kabile düşmanlıklarından (asabiyet) farklılaşarak tamamen teolojik bir zemine oturan, ancak ayetin devamındaki müjdeyle insani düzlemde telafi edilebilir bir gerilim olarak analiz eder.
Meveddeten (مَوَدَّةً)
İbn Fâris, "v-d-d" kökünün sevgi, şefkat ve samimi muhabbet anlamına geldiğini; kökün temelinde kalbin bir şeye meyl etmesi ve ondan hoşlanması anlamının yattığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, meveddeti sevginin en saf ve dışa yansıyan hali olarak tanımlar; ayette bu kelimenin seçilmesinin, sadece bir barış anlaşmasını değil, kalplerin birbirine ısınmasını ve eski düşmanların samimi dostlara dönüşmesini simgelediğini belirtir. Angelika Neuwirth, kavramın Kur'an'ın edebi örgüsünde politik gerilimi düşüren ve toplumsal entegrasyonu sağlayan teolojik bir yumuşatıcı rolü üstlendiğini, mümin topluluğunun Mekke ile olan bağına dair yeni bir perspektif sunduğunu analiz eder.
Kadîrun (قَدِيرٌ)
İbn Fâris, "k-d-r" kökünün ölçmek, biçmek, güç yetirmek ve her şeyi belirli bir mizan içinde tutmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Kadîr" sıfatının Allah’ın dilediği her şeyi dilediği biçimde yapmaya muktedir olduğunu; buradaki bağlamda ise imkansız gibi görünen "kalplerin dönüşümü" eyleminin ilahi kudret için çok kolay olduğunu ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah’ın bu sıfatının ayette zikredilmesinin, beşeri iradenin tıkandığı noktada ilahi iradenin belirleyici ve çözümleyici gücünü gösteren teolojik bir güvence olduğunu tahlil eder.
Gafûrun (غَفُورٌ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün temelinde örtmek, gizlemek ve korumak (miğferde olduğu gibi) anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, Allah’ın "Gafûr" olmasının kullarının geçmiş hatalarını, düşmanlık dönemindeki aşırılıklarını ve günahlarını örtüp onları cezadan muhafaza etmesi anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu sıfatın özellikle müşriklerden İslam'a girecek olanlara ve onlarla olan ilişkilerinde hata yapan müminlere yönelik bir bağışlanma kapısı araladığını ifade eder.
Rahîmun (رَحِيمٌ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün incelik, yumuşaklık, acıma ve şefkat anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rahîm" sıfatının Allah’ın kullarına yönelik süreklilik arz eden merhametini ve onları hayra ulaştırma iradesini temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın genelinde olduğu gibi, adalet ve cezalandırma kavramlarını dengeleyen, Allah ile yaratılanlar arasındaki ontolojik şefkat bağını vurgulayan merkezi bir nitelik olduğunu analiz eder. Gabriel Said Reynolds, "Rahîm" kelimesinin dini literatürdeki yerini, Süryani ve Arami geleneklerdeki "Rahmana" (Merhametli) sıfatıyla teolojik bir diyalog ve süreklilik içinde değerlendirir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla