اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَٓافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَۜ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا الرَّحْمٰنُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَص۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mülk Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mülk 19, kuşlar, mülk suresi 19. ayet, kanat çırpma, mülk suresi, rahman'ın tutması, her şeyi görme, rahman
-
Üstlerinde kanatlarını aça kapaya uçan kuşları hiç görmediler mi? Onları (havada) Rahmân’dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O her şeyi görmektedir.
Üstlerinde kanatlarını aça kapaya uçan kuşları hiç görmediler mi? Onları (havada) Rahmân’dan başkası tutmuyor. Şöyle denilmiştir: Tek tek hareket etmeden kanatlarıyla süzülen kuşları havada tutan Allah Teâlâ'dan başkası değildir, onları her iki halde de, yani kanatlarını kapatmalarını da açmalarını da sağlayan Allah’tır. Başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Semanın boşluğunda buyruk altına sokulmuş kuşları görmüyorlar mı? Onları (boşlukta) Allah’tan başkası tutmuyor. Kuşkusuz bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır”. Bu âyette yer alan “cev” (الْجَوِّ) kelimesi hava demektir. Yine son âyetle, inanan bir topluluk için bunda ibretler vardır, mealindeki beyan müminlerin kâfirlere gösterebilecekleri ibretler vardır anlamındadır. Bütün mucizelerin durumu böyledir. Mucizeler, müminler ve Allah dostları tarafından kâfirlere ve Allah düşmanlarına ibret almaları için gösterebilecekleri şeylerdir. Çünkü ibret alınacak âyetler kâfirlere ancak resûller, nebiler ve Allah dostlarının diliyle ulaştırılır. Dolayısıyla ibret alınacak âyetler, müminlerin kâfirlere karşı delil olarak kullanmaları içindir.
Hava, yer ve gök gibi üzerinde bulunan eşyayı tutan bir mekân değildir; yer ve gök, mevcudatın üzerinde duracağı ve yaratıkların İstikrar bulacağı bir mekân olacak nitelikte yaratılmıştır. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak lütuf ve keremiyle kuşu uçarken ve kanatlarını çırparken havada tutmaktadır. Ağırlığına ve bir mekânda durmak ihtiyacına rağmen kuşu havada tutan ve onu başka şeylerin duramadığı yerde durduran güç, dilediği her şeyi yapmaya da kadirdir.
Şu da var ki bu âyette, kuşların fiillerinde kendi iradesine uygun tarzda yaratma ve idare etmenin Cenâb-ı Hakka ait olduğuna dair işaretler de vardır. Çünkü kuşta yaratılan fiil uçtuğunda uçuş, kanatlarını kapattığında da duruştan ibarettir. Bunun yanında Allah Teâlâ, tutma ve diğer fiilleri kendi zatına nispet etmiştir.
Câfer b. Harb’in, “onları (boşlukta) Allah’tan başkası tutmuyor” meâlindeki âyet hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: Âyette geçen ve tutmak anlamına gelen “imsâk” kelimesi, öğretmekten kinâyedir ve sadece bundan ibarettir. Çünkü tutmak fiili bazan öğretmek fiili yerine kullanılır. Birine ok atmayı öğreten insan, “oku atıncaya kadar elini tuttum” der, bununla da ona ok atmayı öğretmeyi ben üstüme aldım, anlamını kasteder. Buna göre “onları (boşlukta) Allah’tan başkası tutmuyor” meâlindeki İlâhî beyan, uçuş vaktinde onlara uçmayı da, kanatlarını kapatmayı da Allah’tan başkası öğretmiyor anlamına gelir.
Bu anlayışa şöyle cevap verilir: “Oku atıncaya kadar onun elini tuttum” diyen kişinin sözü, okçu okunu atmak istediği sırada onun elini fiilen tuttuğu takdirde doğru olur. Fakat o sırada onda tutma fiili görülmezse -ona ok atmayı kendisi öğretmiş olsa bile- “onun elini tuttum” demesi doğru olmaz. Bakmaz mısın; birine terziliği öğreten, hatta bir elbise diktirerek ona terziliği gösteren insan, ona terziliği öğretmiş olmasına rağmen hocasının, o elbiseyi ben diktim, demesi doğru olmaz. Keza kişi bir bina yapar da, sonra ustası, ona bina yapmayı ben öğrettim demeyi kastederek ve bina yapma işini kendi şahsına nispet ederek “onu ben yaptım” derse bu doğru olmaz. Bu söylenenler doğru olmayınca, tutmak fiilinin de bu mânada Cenâb-ı Hakka nispet edilmesi doğru olmaz, çünkü öğretme dışında O’na ait başka bir fiil yoktur. Şayet sadece öğretme bakımından bir fiilin Allah’a nispet edilmesi mümkün olsaydı zât-ı ilâhiyyeye terzilik, bina yapma ve kumaş dokuma fiillerinin de ona nispet edilmesi ve kendisine terzi, inşaatçı ve dokumacı denilmesi gerekirdi, çünkü bunları öğreten O’dur. Sözünü ettiğimiz bu fiilleri, insanlara kendisi öğrettiği halde, O’na nispet etmek doğru olmayınca, sadece öğretmiş olması cihetiyle “tutmak” (imsâk) fiilini de O’na nispet etmek doğru olmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Câfer b. Harb, kullara ait fiilleri Cenâb-ı Hakk’a nispet etmemek konusunda da bu âyetle istidlâlde bulunmuş ve şöyle demiştir: Allah Teâlâ “kuşların uçmasını da, kanatlarını açıp kapatmayı da Allah’tan başkası yaratmadı” dememiş, sadece onları (boşlukta) Allah’tan başkası tutmuyor buyurmuştur. Buna göre onları havada tutmakta O’nun bir tesiri yoktur. Burada, tutmak fiilinin kendine nispet edilmesinin, az önce açıkladığımız ifade tarzına dayandığı ortaya çıkmıştır.
Bunun cevabı şudur: Müslümanlar “onları (boşlukta) Allah’tan başkası tutmuyor” mealindeki âyetle, onların uçmasını ve kanatlarını açıp kapatmasını da Allah’tan başkası yaratmadı, şeklinde anlamıştır. Çünkü bu, yaratma fiilini zikretmeye bağlı olarak belirtilmesi gereken bir husustur. Durum böyle olunca yaratma fiilini kendine nispet etmesiyle tutma fiilini nispet etmesi arasında fark kalmaz. Bir de şu var: Allah Teâlâ tutma fiili yerine yaratma fiilini kullanmış olsaydı, Câfer’in tutma fiilini tevil ettiği gibi yaratmak fiilini de tevil etmesi kendisi için mümkün olurdu ve şöyle derdi: Onların uçma fiilini yarattı sözü, onlara uçmalarını öğretti ve uçma vasıtaları konusunda onlara güç verdi demektir. Bu takdirde, Cenâb-ı Hak için -Câfer’in deyişine göre- herhangi bir şeyi yaratıp meydana getirme fiili imkân dâhiline girmezdi.
İnsanlara Ait Fiillerin Yaratılması
Şunu da belirtmek gerekir ki Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan âyetler beş şeyin ispatı için zikredilmiştir: Birincisi, Cenâb-ı Hakk’ın öldükten sonraki diriltme kudretini ispat etmektir. Mutezileye göre ise âyetler bu kudreti ispat etmez ve öldükten sonra diriltmeyi gerektirmez. Bize göre Cenâb-ı Hak, öldükten sonra diriltme kudretini ispat etme konusunda ilk yaratmasındaki kudretini delil göstermiş ve şöyle buyurmuştur: "İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi?”; “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O’dur ve bu Onun için pek kolaydır”. Bu âyetlerde Allah Teâlâ kudretini ispat etme konusunda ilk yaratmayı tekrar yaratmasına delil göstermiştir. Mûtezile’ye göre ise bu tür âyetlerde tekrar yaratmayı ispat eden bir delil yoktur. Çünkü onlar, mahlûkatı ilk defa yaratanın Cenâb-ı Hak olduğunu kabul etmekle birlikte Onun, fiilleri yaratmasını kabul etmezler. Onlara göre şahısları yaratma kudretinin ispatı -her ne kadar fiilleri yaratmak şahısları yaratmaktan daha basit ise de- fiilleri yaratmaya da kadir olduğunu göstermez. Allah Teâlâ, biraz önce geçen âyetlerde ilkin yaratmayı -tekrar yaratmaya delil olması için- nasıl bir tekitle zikrettiği ortadadır, hem de tekrar yaratma ilk yaratmadan daha basit kalmasına rağmen! Şu var ki kulların gerçekleştirdiği fiillerde İlâhî yaratma ve yönetme izleri öldükten sonraki diriltme fiilinden daha açıktır. Meselâ bazı fiilleri yapanın maksadının, ondan haz almak ve faydalanmak olduğu bilinmesine rağmen sen bu fiillerin, sahibini üzdüğünü, yorduğunu ve acı verdiğini de görürsün. Bu da şunu göstermektedir ki bu fiillerde kendilerinin dışında bir yaratma ve yönetme söz konusudur ki neticesi böyle olmuştur. Bir de şu var: Kulların bazı fiillerinde hayallerinin ulaşamadığı ve akıllarının ermediği haller bulunabilir; çünkü bazan bir fiil, bazan hayallerin tahmin edemediği ve akılların erişemediği çevre, mekân ve zamanı gerektirebilir. Bu da kulun fiilinde başkası tarafından bir yaratma ve yönetmenin bulunduğunu gösterir. Ayrıca şu da var: Kulun fiili güzel veya çirkin olur, fakat o işi yapan kişinin bilgisi güzel ve çirkin olma sınırına ulaşamaz. Güzellik öyle bir noktada biter ki ikinci defa o seviyeye varmak istese varamaz. Bütün bu söylediklerimiz, kulların bütün fiillerinin oluştukları halleriyle kendilerine ait olmadığını gösterir. Buna rağmen Mûtezile mensupları fiillerin yaratılma açısından Allaha ait olduğunu inkâr ettiler ve öldükten sonra dirilme alâmetlerinden hiçbir şey ortaya çıkmamış ve bu konuda herhangi bir tedbir de bulunmamıştır. Böylece öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kâfirler, fiilleri yaratmayı inkâr eden Mûtezile mensuplarından daha mâzur hale gelmiştir. Onlara göre ilk defa yaratma kudreti, öldükten sonra yeniden inşa ve yok olduktan sonra tekrar var etme kudretini zorunlu kılmaz. Sonuç olarak Mûtezile mensuplarına göre Cenâb-ı Hakk’ın indirdiği âyetlerde, öldükten sonra dirilmenin ispatını gösteren bir şey yoktur.
Kuran âyetlerine dair gayelerin İkincisi, nesneleri sadece kendisinin yaratmasını ve her şeyi tek başına var etmesini vahdâniyetinin kanıtlanması ve delili kılmasıdır. Cenâb-ı Hakk’ın, “Onlar Allah’ın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular?” buyruğuna ve “Allah ile beraber başka bir tanrı yoktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilirdi” mealindeki âyete bakmaz mısın? Mûtezile’ye göre ise, Allah Teâlâ nesneleri yaratmakta tek başına değildir, aksine onların çoğu Cenâb-ı Hak ile değil kullar tarafından var edilmiştir. Allah Teâlâ nesneleri yaratmakta tek başına olmayınca bu bakış açısıyla yaratıcıyı ve Rabb’in birliğini anlamaya istidlâl edilmesi de ortadan kalkar. Buna göre onların nazarında, Cenâb-ı Hakk’ın vahdâniyetini ispat etmeye delil kıldığı âyet, buna delil oluşturmuyor.
Üçüncüsü, Allah’ın hikmetini ispat etme sadedinde zikredilen âyetler. Cenâb-ı Hak gökleri, yerleri ve diğer şeyleri yaratmasını da hikmetinin delili kılmıştır. Biz, göklerin ve yerlerin bir arada olduklarını müşahede etmek sayesinde yaratıldıklarını anlıyoruz. Bitişik oluş onlarda sonradan meydana gelmiştir. Daima sonradan olanla bir arada bulunan şeyin kendisi de yaratılmıştır. Her yaratılanın mutlaka bir yaratanı vardır, şayet böyle olmasaydı bizler onu bilemez ve göklerle yerlerin yaratılmışlığı nezdimizde ortaya çıkmazdı. Mûtezile’ye göre ise birleştirme ve ayırma (cem‘ ve tefrik) yaratmayı göstermez, çünkü gücü bulunan herkes nesneleri hem birleştirir hem de ayırır. Toplamak ve dağıtmak, onlara göre toplayan ve dağıtanın, tabiattaki işleyiş çerçevesinde (tevellüt) gerçekleşen fiilidir. Gücü sağlam olan kimse, kuvvetli şeyleri bir araya getirebilir. Gücü zayıf olan ise gücü oranında nesneleri toplar. Durum böyle olunca, Mûtezile’ye göre Cenâb-ı Hakk’ın gökleri ve yerleri yarattığı hususu, yaratıklar nezdinde bilinemez. Zira onların yaratılması, ancak zikrettiğimiz yönüyle bilinmektedir. Bu ise Allah Teâlâ’nın etkisi olmadan gerçekleşebilecek şeylerden biridir. Cenâb-ı Hak gökleri ve yeri yaratmak konusunda meleklerinden birine güç ve kuvvet vermiş olabilir. Böyle olunca da, söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hakk’ın onları yaratmış olduğu ortaya çıkmaz. Bu durumda da gökleri, yerleri ve diğer şeyleri yaratmanın, O’nun hikmetine, kudretine ve vahdâniyetine delil gösterilmesi yanlış olur. Halbuki Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratmayı, zikrettiğimiz hususa delil kılmıştır. İkinci olarak Cenâb-ı Hak nesneleri sağlam yaratmasını, hikmetinin alâmeti saymıştır. Halbuki bazan ona dayanmadan da nesneler sağlam olabilir. Şu da var ki Allah Teâlâ, sağlam kıldığı şeylerden başkalarını, sağlamlaştırıcıdan ayıracak Özel bir alâmet koymamıştır. Bu durumda sağlamlaştıran O’nun hikmetine delil olmamıştır, aksine aczinin ve zayıflığının delili görünmüştür. Çünkü Allah sayesinde mi, başkası sayesinde mi sağlam olduğu ayırımına sahip olmamıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki hikmet, bir şeyi ait olduğu en uygun yere koymak ve ona ait olanı olmayandan ayırmaktır. Fakat Mutezile şöyle der; Cenâb-ı Hak kâfire de iman etme gücünü vermiş, hâzinesinde insanı İmana götüren vesilelerden hiçbirini bırakmamıştır, fakat bu gücü insana, onun iman etmeyeceğini bildiği halde vermiştir. Bu iddia, dünyada görülen en büyük cehalet ve en açık beyinsizlik örneğidir. Çünkü bir insan, kanallar ve yollar açmak suretiyle bir araziyi sular ve imar eder, sonra da o arazide hiçbir şeyin yetişmeyeceğini bildiği halde tohum ekerse, bu onun beyinsizliğini ve cehaletini gösterir. Akılsız bir varlığın ise ilâh ve hikmet sahibi olması söz konusu değildir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur; "Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur”. Mûtezile’ye göre ise hayatı da, ölümü de başkası yaratır. Çünkü herkes kabul eder ki öldürülen biri artık ölmüştür. Mutezile mensupları ise onun ölümünde Cenâb-ı Hakk’ın bir dahli olmadığını iddia eder ve öldürülen kimse ecelinden önce ölmüştür derler. Öldürmeye Allah’tan başkasının gücü etkin olduğuna göre, bazı vasıtalarla yaşatmakta da başkalarının gücü söz konusudur; meselâ insan araziyi sulayıp ekmektedir, onun sulaması toprağı diriltmek konumundadır. Onların iddiasına göre Allah, hayatı ve ölümü sadece kendisi yaratmamıştır, eşyayı yaratma konusunda başkaları kendisine ortaktır. Böyle olunca onlara göre Cenâb-ı Hakk’ın kendisini, eşyayı yaratan diye övmesi de yanlış olur.
Dördüncüsü, Allah Teâlâ yaratıkların fiillerini bilmesini, o fiilleri yaratmasına delil kılmıştır. O da “yaratan bilmez olur mu?” mealindeki âyettir. Mûtezile mensupları ise Allah’ın, kullara ait fiilleri yarattığını benimsememiştir. Allah kulların fiillerini yaratmıyorsa, o fiiller konusunda da bilgisi yok demektir. Bu konuda Allah’ın bildiğini ispat eden âyetler, onlara göre sabit değildir. Bu ise İlâhî haberi yalanlamaktır. Allah böyle iddialardan çok yücedir.
Beşincisi, Allah Teâlâ kendine “muhsin ve mun‘im”, yani İyilik yapan ve nimet veren ismini vermiştir, İyilik yapmasını ve nimetler vermesini de âyetlerle ispat etmiş, bunu insanlara delil olarak göstermiştir. Kullarına vermiş olduğu her nimet, Mûtezileye göre, onların Allah’a karşı kazandıkları haklardı. Böyle olunca, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına verdiği nimetler, vermek zorunda olduğu borcunu ödemesi demektir. Üzerinde bulunan hakkı sahibine veren biri ona lütfetmiş ve ihsan etmiş sayılmaz, sadece borcunu ödemiş olur. Böylece Allah Teâlanın nimetler verdiğini ispat eden âyetler, onlara göre bunu ispat etmemektedir. Cenâb-ı Hak, zâlimlerin iddialarından çok yücedir.
Şüphesiz O her şeyi görmektedir. Yani küçük veya büyük, gizli veya açık olsun, başka şeylerle karışmış veya karışmamış olsun her şeyi görmektedir; O, gördüğü şeyi belirlediği vakte kadar ulaştırmakta ve ona takdir ettiğini kendisine lütfetmektedir. Yahut Allah Teâlâ, kulların, olan ve olacak olan fiillerini görmektedir; çünkü O, insanların fiillerinden bahseden ve “sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; unutmayın ki O, kalplerin içindekini bilmektedir. Yaratan bilmez olur mu?” anlamına gelen âyetlerden sonra bunu söylemektedir. Sonra, şüphesiz O her şeyi görmektedir, meâlindeki beyanında özendirme, korkutma vardır; murakaba (gözetleme), uyanıklık ve dikkat vardır. “O her şeyi gözetendir” ve “O, her şeyi hakkıyla bilendir” meâlindeki âyetler de böyledir. Çünkü yaptığı her şeyi bilen, her şeyi tesbit ve kontrol eden birinin başında gözetleyici olarak bulunduğunu kabul eden kimse sadece övgüye ve memnuniyete lâyık olan işleri yapar.
Yorumu Yorumla
-
Yerav (يروا)
İbn Fâris, r-e-y kökünün asıl anlamının gözle görmek ve kalple idrak etmek olduğunu belirtir. Bu iki görme biçiminin birbirinden kopuk olmadığını, fiziksel müşahadenin zihinsel bir kavrayışa kapı araladığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, buradaki görme eyleminin "rüyet-i basariyye"den (gözle görme) başlayıp "rüyet-i kalbiyye"ye (akli sonuç çıkarma) uzanan bir süreç olduğunu, muhatabın kuşların uçuşundaki ince sanatı sadece izlemesini değil, onun arkasındaki yasayı düşünmesini de kapsadığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "rüyet" kavramını doğa olaylarını birer "ayet" (işaret) olarak okuma sürecinin başlangıç noktası olarak kodladığını, bakışın nesneden (kuştan) öznere (yaratıcıya) geçişini temsil ettiğini analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "e-ve-lem yerav" şeklindeki soru kalıbının, muhatabı her an gözünün önünde olan ancak alışkanlık perdesiyle gizlenen muazzam bir mucizeyi fark etmeye çağıran sarsıcı bir uyarı olduğunu vurgular.
Et-Tayr (الطير)
İbn Fâris, t-y-r kökünün havada hareket etmek, bir yerden bir yere hızla intikal etmek ve süzülmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kanatlı ve uçan her varlığa isim olan bu kelimenin, Kur'an'da bazen somut kuşları bazen de kaderin uçup gelmesi (tâir) gibi mecazi durumları nitelediğini, bu ayette ise bizzat biyolojik varlıkların uçuş mekanizmasına odaklanıldığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin diğer Sami dillerindeki (Süryanice 'tayrâ', İbranice 'tays') eş kökenlerine değinerek, uçuşun antik dünyada ilahi bir işaret ve gizemli bir güç olarak algılandığını, Kur'an'ın bu doğal fenomeni teolojik bir kanıta dönüştürdüğünü aktarır. Angelika Neuwirth, kuşların uçuşunun kadim şiirde sıklıkla işlendiğini ancak Kur'an'ın bu imgeyi "Rahmân" sıfatıyla ilişkilendirerek onu kozmik nizamın bir parçası haline getirdiğini analiz eder.
Sâffât (صافات)
İbn Fâris, s-f-f kökünün bir şeyi bir çizgi üzerine dizmek, yan yana getirmek ve düzeltmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kuşlar için kullanıldığında "sâffât"ın, uçuş sırasında kanatlarını çırpmadan, dümdüz ve gergin bir şekilde açarak süzülme halini ifade ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin isim formunda (ism-i fail) gelmesinin kuşun o andaki sabit, istikrarlı ve düzenli duruşunu (aerodinamik dengeyi) betimlediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kuşların gökyüzündeki muazzam nizamını, adeta bir askeri saf düzeni gibi kusursuz bir uyumla süzülmelerini tasvir eden estetik bir terim olduğunu kaydeder.
Yakbidne (يقبضن)
İbn Fâris, k-b-d kökünün bir şeyi avuca alıp sıkmak, toplamak, katlamak ve genişliğin zıttı olarak daraltmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, süzülmenin zıttı olarak kuşların kanatlarını gövdelerine doğru çekip kapatmalarını veya çırpmalarını ifade ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "sâffât" kelimesi isim olarak gelirken "yakbidne"nin fiil olarak gelmesinin ince bir belagat barındırdığını; süzülmenin kuşun uçuşundaki temel ve devamlı hal, kanat kapatmanın ise arızi ve değişken bir hareket olduğunu dilbilimsel açıdan harikulade bir şekilde nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu iki kelime arasındaki ritmin (açma ve kapama), doğadaki devinimi ve her an yenilenen yaratılış enerjisini temsil ettiğini belirtir.
Yümsikuhünne (يمسكهن)
İbn Fâris, m-s-k kökünün bir şeyi tutmak, düşmesine engel olmak, muhafaza etmek ve bir durumda sabit kılmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kuşları havada tutan gücün sadece fiziksel kanat hareketleri değil, yerçekimi ve hava direnci gibi yasaları koyan ilahi "imsak" (tutma) eylemi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada fiziksel kanunların arkasındaki ontolojik desteği simgelediğini, materyalist bir bakışın "hava kaldırıyor" dediği noktada Kur'an'ın "Allah tutuyor" diyerek nedenselliğin asıl kaynağına işaret ettiğini kaydeder. Gabriel Said Reynolds, "imsak" kavramının Kur'an'da göklerin yere düşmemesi için de kullanıldığını (Hac 65), bunun evrensel bir koruma ve denge nizamı olduğunu analiz eder.
Ar-Rahmân (الرحمن)
İbn Fâris, r-h-m kökünün incelik, şefkat ve merhamet anlamına geldiğini, Rahman isminin ise bu merhametin en kuşatıcı ve varlığı ayakta tutan hali olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kuşları havada tutma eyleminin doğrudan Rahman sıfatına bağlanmasının, evrendeki fiziksel yasaların birer rahmet tecellisi olduğunu gösterdiğini ifade eder. Arthur Jeffery, ismin Güney Arabistan yazıtlarındaki kadim kullanımından hareketle, evreni düzene sokan ve varlığı devam ettiren en yüce yaratıcı sıfatı olarak Kur'an'da merkezi bir konuma yerleştiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Rahman isminin burada "rızık veren" ve "hayatı idame ettiren" yönüyle öne çıktığını, kuşun uçuşunun bu küresel inayet sisteminin küçük bir parçası olarak sunulduğunu analiz eder.
Şey' (شيء)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün bir şeyi dilemek ve istemek anlamına geldiğini, kelimenin zamanla irade edilen ve varlık sahnesine çıkan her türlü nesneyi nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu lafzın Arapçadaki en kapsamlı varlık terimi olduğunu, ayetteki "her şey" vurgusunun ilahi görme ve bilme eyleminin hiçbir istisnası olmadığını semantik olarak pekiştirdiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin burada kuşun kanat çırpışından kozmik galaksilerin dönüşüne kadar her türlü ayrıntıyı kapsayan mutlak bir kuşatıcılığı ifade ettiğini kaydeder.
Basîr (بصير)
İbn Fâris, b-s-r kökünün bir şeyi tam olarak görmek, mahiyetini tanımak ve bir şeyin bilgisine derinlemesine vakıf olmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın Basîr olmasının, sadece dış görünüşü değil, eşyanın gizli ve ince taraflarını, kuşun uçuşundaki her bir hava molekülünün etkisini ve canlının niyetini aynı anda, araçsız ve kusursuz görmesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu sıfatın Kur'an'ın "Vigilance" (sürekli denetim ve gözetim) temasını tamamladığını, yaratıcının yarattığı her bir detayı anbean izlemesinin o varlığın devamlılığı için bir güvence olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin Basîr ismiyle bitmesinin, yukarıda anlatılan muazzam uçuş sanatı ve nizamının, her an uyanık ve gören bir iradenin kontrolünde gerçekleştiğini mühürlediğini vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla