قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَهْلَكَنِيَ اللّٰهُ وَمَنْ مَعِيَ اَوْ رَحِمَنَاۙ فَمَنْ يُج۪يرُ الْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mülk Sûresi, 28. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mülk suresi 28. ayet, helak ihtimali, mülk suresi, acı azaptan kurtarıcı yokluğu, mülk 28, rahmet ihtimali, allah, azap, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
De ki: Beni ve beraberimdekileri Allah öldürse de bizi esirgese de (âhiret ümidimiz bâkidir); peki söyler misiniz, inkârcıları (âhiretteki) can yakıcı azaptan kurtaracak olan kimdir?
Bu âyet, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetinde, küfür dışında hatalar işleyen insanları bağışlama, küfrü benimseyenleri de cezalandırma ve böylesini cezadan affetmeme iradesinin var olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah, beni ve beraberimdekileri Allah öldürse de bizi esirgese de, diye buyurmaktadır; burada Allah Teâlâ helâk, rahmet ve mağfiret iradesini ortaya koymaktadır. Yine O, hatalara mübtelâ olan kişiyi ve beraberindekileri de ya helâk eder veya esirger. Yine Cenâb-ı Hak, benzer şekilde şöyle buyurmuştur: “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başkasını, dilediği kimseler için bağışlar” buyurmaktadır. Allah Teâlâ küfürden sakınanlar için mağfiret iradesini ve kendisine şirk koşanları cezalandırmak hükmünü kendi zatına nispet etmektedir. Bu söylediğimizin gerekli olduğuna işaret eden hususlardan biri şudur: Küfür kendiliğinden kötü ve çirkin bir şeydir; içinde akılsızlık bulunduğundan onun haram edilmemesi ve serbest bırakılması ihtimali yoktur, zira kendi şahsına söven biri beyinsizin tekidir. Bundan dolayıdır ki ondan cezayı kaldırmak ve kendisini affetmek hikmetle bağdaşmaz. Yahut da küfür mübah olmaya ve cezasının kaldırılmasına ihtimal bulunan bir şey olmadığından, bağışlanmaya ve cezasının kaldırılması muhtemel değildir. Diğer haramlara ait yasağın kaldırılması ise mümkündür. Bir de şu var: Kâfir, Cenâb-ı Hakka düşmanlığı ve nimetlere karşı nankörlüğü tercih etmiştir. İslâm’a inanan kişi ise O’na dost olmayı tercih etmiştir. Hikmet, dost ile düşmanı ayırmayı gerektirir. Kâfirin bağışlanması ve iyilikle mükâfatlandırılması dost ile düşmanın eşit tutulması anlamına gelir. Bunda ise hikmetin, yok edilmesi söz konusudur. Şunu da belirtmek gerekir ki kâfir kendine göre hak ve doğru yoldadır, başkaları yanlış yolda ve dalâlettedir ve o, azaba mâruz kalmayacaktır. Allah’ın kâfirlerden bahseden şu âyeti senin için bir delil oluşturur: “Onlar; ‘biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla azaba uğratılacaklar biz olamayız’ dediler”. Allah Teâlâ, öylesine af nimetini ulaştırdığı ve ihsanını bol bol verdiği takdirde bu, onun nazarında sınırı aşmak ve bağışlamak yerine geçmiyor, aksine kendisinin iyilik edilmesine hak kazandığı için bu lütufkârlığa erişmiş ve geçmişte affı hak etmeyi gerektiren işler göründüğünden buna mazhar olduğunu sanmış olur. Durum böyle olunca, bu, ihsanın ve affın ortadan kalkması ve nimetin bâtıl olmasına yol açar. Şu halde hikmet kâfirin affını gerektirmez, çünkü olmaması gereken yere konulmuş olur. Günah işlemiş bulunan müslümanlara gelince, onlar hatalar ve günahlar işlediklerini, bu sebeple azaba müstahak olduklarını ve cezayı hak ettiklerini bilmektedirler. Allah Teâlâ, onları affedince, onlar O’nun lütfü sayesinde bu affa mazhar olduklarını bilirler, böylece ihsan ait olduğu yere konulmuş olur ve iyiliğin zâyi olması söz konusu değildir. Cenâb-ı Hak zâlimlerin söylediklerinden pek çok yücedir.
De ki: Beni ve beraberimdekileri Allah öldürse de bizi esirgese de. Bu İlâhî beyan, Cenâb-ı Hakk’ın küçük günahlara da azap edebileceğini gösterir. Çünkü Resûlullah (s.a.) ve ondan önceki peygamberler büyük günah işlemekten korunmuşlardır (ismet). Onların büyük günah işlemeleri ve bundan dolayı helâk edilmeleri mümkün değildir. Buna göre peygamberler helak edilseler, bu, küçük günahları yüzünden olur. Şayet Cenâb-ı Hak için küçük günah işleyenleri cezalandırması söz konusu olmasaydı, bundan dolayı Hz. Peygamber’i ve beraberindekileri helâk etmesi haksızlık ve zulüm olurdu. Cenâb-ı Hak, haksızlıkla nitelendirilmekten münezzehtir. O, şöyle buyurmuştur: “Allah senin geçmiş gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır”. Allah Teâlâ küçük günahlarından dolayı kimseye azap etmeyecek olsaydı, Resûlullah’ın, geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlaması sebebiyle Allah’a karşı minnet borcu altında kalmış bulunmazdı.
Aslında söylenmesi gereken şey şudur: Büyük günahı işlemeleri sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın, Hâricîler’in ve Mûtezile’nin tamamını bağışlaması caiz değildir. Sözünü ettiğimiz o bağışlanma ümidi diğer müslümanlar için söz konusudur. Çünkü onlar, Cenâb-ı Hakk’ın büyük günah işleyenleri bağışlaması ve affı onlara kadar uzatması caiz değildir, bilâkis öylelerini ilelebet cehennemde yakması gerekir, diyorlar. Bu iki mezhep mensuplarının müslümanlar hakkındaki hükmü böyle olduğuna göre, Cenâb-ı Hak, şayet onları bağışlar ve kendilerine affı lütfederse, onlar işledikleri günahların büyük değil küçük olduğuna hükmederler, çünkü onlara göre Allah’ın büyük günahları affetmesi caiz değildir. Şu halde buradaki af, ait olduğu yerde kullanılmamış, iyilik de yapılması gereken yerde yapılmamış demektir. İslâm’ı benimseyen diğer gruplara gelince, onlar daima Cenâb-ı Hakk'ın affını ve engin rahmetini umuyorlar; Allah onlara mağfiretle lütufta bulunursa bu mağfiret, olması gereken yere konulmuş olur ve iyiliğin zâyi olması söz konusu değildir. Cenâb-ı Hak zâlimlerin söylediklerinden pek çok yücedir.
De ki: Beni ve beraberimdekileri Allah öldürse de. Yani onlara şöyle de: Şayet Allah beni ve beraberimdekileri geçmişte yaptığımız hatalar ve günahlar sebebiyle helâk etse veya geçmişteki imanımız, O’nun emirlerine boyun eğmemiz ve kendisine itaat etmemiz sebebiyle bizi esirgese de, peki söyler misiniz, inkârcıları kim kurtaracaktır? Yani geçmişte Rab’lerine karşı yaptıkları güzel bir iş bulunmadığı için merhamet edilme ümidi olmayan ve bağışlanmayı hak edecek bir itaatleri de bulunmayan kâfirleri Allah’ın azabından hangi şey kurtaracak? Yahut Allah’ın azabı kendilerine gelecek olsa, onları kim kurtaracak? Hz. Peygamber’e sanki şöyle denilmiştir: Bu gerçeği onlara söyle, çünkü onlar, kendilerini elem verici azaptan kurtaracak ümidiyle putlara tapıyorlardı. Ve Allah şöyle buyurur: O putlar kendilerini elem verici azaptan kurtaramayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün temel anlamının ağızdan çıkan sesli ibare ve bir durumu dille beyan etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin burada Allah'tan gelen bir mesajın elçi vasıtasıyla muhataplara doğrudan iletilmesi emri olduğunu, peygamberin kendi sözü değil, ilahi bir talimat olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu emir kipinin Kur'an'ın tebliğ metodunda peygamberin beşerî kimliğini geri plana itip ilahi kelamı ön plana çıkaran bir hitap biçimi olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada inkarcıların kötü niyetli beklentilerine karşı bir "meydan okuma" ve "kesin cevap" verme işlevi gördüğünü kaydeder.
Eraeytum (أَرَأَيْتُمْ)
İbn Fâris, r-e-y kökünün gözle görmek ve kalple idrak etmek (bilmek) anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "eraeytum" ifadesinin "bana haber verin" veya "şu durum üzerinde bir düşünün" anlamında bir zihinsel muhakeme çağrısı olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu tabirin muhatabı şaşırtarak onu kendi mantığıyla yüzleştiren bir retorik soru kalıbı olduğunu, gerçekliği tüm çıplaklığıyla masaya yatırdığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada inkarcıların peygamber için kurdukları ölüm senaryolarının tutarsızlığını ortaya koyan "bir de şu açıdan bakın" mealinde bir uyarı olduğunu belirtir.
Ehlekeniye (أَهْلَكَنِيَ)
İbn Fâris, h-l-k kökünün asıl anlamının bir şeyin tükenmesi, bozulması ve ölmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, helak kavramının burada fiziksel ölüm anlamında kullanıldığını; müşriklerin peygamberin ölümünü bekleyerek davasının biteceğini sanmalarına yönelik bir atıf barındırdığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (özellikle Aramice 'helak') yaygın kökenine değinerek, tamamen yok oluş ve zayi olma manasını karşıladığını aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki bağlamının "Allah beni öldürse bile" şeklinde bir varsayım üzerine kurulu olduğunu ve bunun inkarcıların akıbetini değiştirmeyeceğini vurgulayan semantik bir yapı sunduğunu kaydeder.
Allâh (اللَّهُ)
İbn Fâris, e-l-h kökünün ibadet edilen ve sığınılan yüce varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin varlığı zorunlu olan ve tüm yetkileri elinde bulunduran yegane yaratıcının özel adı olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, ismin monoteist geleneklerdeki kökensel sürekliliğini analiz ederek, Kur'an'da her türlü şirkten arındırılmış mutlak bir otoriteyi temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette Allah lafzının geçmesinin, hayatın ve ölümün tek karar vericisinin O olduğunu perçinlediğini ifade eder.
Rahimenâ (رَحِمَنَا)
İbn Fâris, r-h-m kökünün incelik, şefkat ve koruma anlamına geldiğini, aynı zamanda akrabalık bağını (rahim) temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki rahmetin peygamberin ömrünün uzatılması veya zaferle korunması anlamındaki ilahi bir inayet olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, "rahmet" kavramının Kur'an'ın "Allah-insan" ilişkisindeki koruyucu ve esirgeyici gücü temsil eden en temel ahlaki terim olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, rahmetin burada helak (ölüm) kavramının zıttı olarak, hayatın devamı ve ilahi lütfun sürmesi anlamında kullanıldığını kaydeder.
Yucîru (يُجِيرُ)
İbn Fâris, c-v-r kökünün birine sığınak sağlamak ve onu korumak (icâre) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yucîru" fiilinin bir tehlikeden veya korkudan kurtarıp güvenli bir alana (civar) almak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin İslam öncesi Arap toplumundaki "ciwar" (birinin himayesine girme) geleneğinden mülhem olduğunu; ancak Kur'an'da bu sığınma ihtiyacının tek adresinin Allah olduğunu ve hiçbir beşerî otoritenin ilahi azaba karşı "himaye" (icâre) sağlayamayacağını analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice 'v-c-r' köküyle ilişkili olarak koruma ve kurtarma anlamındaki teolojik derinliğine dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin ayetteki "kim koruyabilir?" sorusuyla birlikte, mutlak çaresizliği ve ilahi gücün kuşatıcılığını temsil eden bir "eman" kavramı olduğunu belirtir.
Al-Kâfirîne (الْكَافِرِينَ)
İbn Fâris, k-f-r kökünün bir şeyi örtmek ve gizlemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, terim olarak hakikati kasten örten ve nimetlere nankörlük edenleri nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "kâfir" kavramının Kur'an semantiğinde Allah'ın ayetlerine karşı sergilenen aktif ve düşmanca bir inat halini temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin burada azabı hak edenlerin temel ontolojik vasfı olarak sunulduğunu kaydeder.
Azâbin (عَذَابٍ)
İbn Fâris, a-z-b kökünün menetmek ve engellemek anlamına geldiğini, azabın insanı her türlü huzurdan alıkoyan acı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin suçun karşılığı olarak verilen şiddetli ve sürekli elem verici cezayı nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, azabın burada kaçınılmaz bir sonuç olarak sunulduğunu ve hiçbir koruyucunun buna engel olamayacağının vurgulandığını belirtir.
Elîmin (أَلِيمٍ)
İbn Fâris, e-l-m kökünün asıl anlamının acı ve sızı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "alîm" sıfatının mübalağa (abartı) kalıbında olduğunu ve hem ruhu hem de bedeni derinden sarsan, dayanılmaz şiddetteki acıyı ifade ettiğini açıklar. Theodor Nöldeke, kelimenin Kur'an'ın ceza terminolojisinde sıklıkla azap ile birlikte kullanılarak, o cezanın niteliğini ve yakıcılığını pekiştiren estetik bir unsur olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, alîm sıfatının azabın sadece fiziksel değil, varoluşsal bir hüsranı ve derin bir kederi de barındırdığını sembolize ettiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla