فَلَمَّا رَاَوْهُ زُلْفَةً س۪ٓيـَٔتْ وُجُوهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَق۪يلَ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تَدَّعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mülk Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mülk 27, kötü yüzler, mülk suresi 27. ayet, alay edilen gerçek, azabın yaklaşması, mülk suresi, dua
-
Ama onu yakından gördükleri zaman, inkâr edenlerin yüzleri kara çıkacak ve (kendilerine), ‘İşte sizin isteyip durduğunuz budur!’ denilecektir.
Ama onu yakından gördükleri zaman, inkâr edenlerin yüzleri kara çıkacak. Buradaki onu gördükleri zaman mealindeki ifade vâd edildikleri şeyi gördükleri zaman anlamına gelebilir. “Zülfeten” (زُلْفَةً) kelimesi ve “yakından” anlamına gelir. Kelime, o günün dehşet ve şiddet halini ifade ettiği için müennes kullanılmıştır. Onu gördükleri zaman mealindeki beyan da o günden kinâyedir. Bu fiil âyette müzekker olarak zikredilmiştir, çünkü gün anlamına gelen “el-yevm” kelimesi müzekkerdir. Buna karşılık “zülfeten” kelimesi müennes olarak zikredilmiştir, çünkü bu kelime o günün dehşetlerinden kinâyedir. "Zülfeten” kelimesine şöyle bir anlam da verilebilir: İnsanlar vâdedildikleri o dehşet ve şiddet vaktinin yaklaştığını gördüklerinde, bugün onu uzak görüyorlar ise de o zaman gerçekten kendilerine yakın olduğunu anlarlar. Bu, şu âyetlere benzemektedir: "Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti veya onun kuşluğu kadar kaldıklarını sanırlar”. “Keşke zâlimler -azapla yüzyüze geldikleri zaman anlayacakları gibi- şimdi de bütün kuvvetin Allah a ait olduğunu anlasalardı”. İşte o günün dehşetini ve şiddetini gördükleri zaman, Resûlullah’ın (s.a.) kendilerine, geleceğini haber vererek tehdit ettiği zamanın gerçekten yakın olduğunu anlarlar. İnkâr edenlerin yüzleri kara çıkacak. “Sîet” (سِيئَتْ) kelimesi "sâe’den (ساء) gelir, Bu da yüzlerinin rengi değişerek çirkin olması anlamına gelir.
İşte sizin isteyip durduğunuz budur, denilecektir. Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Buradaki “teddeûne” (تَدَّعُونَ) kelimesi, “İşte odur yetimi itip kakan” meâlindeki âyette ve “O gün cehennem ateşine itile kakıla götürülecek” anlamındaki İlâhî buyruğunda olduğu gibi engellemek ve defetmek istediğiniz şey anlamına gelir. Bu mesele onun dediği gibi değildir. Şayet engellemek ve defetmek anlamı kastedilmiş olsaydı, “teddeûne” fiilinde olduğu gibi “dal” (الدال) harfinin değil, “yetimi itip kakan” meâlindeki âyette olduğu gibi “ayın” (العين) harfinin şeddeli olması gerekirdi, nitekim delil gösterilen âyette “ayın” harfi şeddelidir. “Ayın” harfi değil de “dal” harfi şeddeli yapıldığında kelimenin “ed-de‘u” (الدع) dan değil “el-iddiâ” (الإدعاء) dan türediği anlaşılır, çünkü bu kelimede dâl şeddelidir.
En doğrusunu Allah bilir ya, fakat sizin isteyip durduğunuz budur! meâlindeki beyan, Resûlullah’ı (s.a.) yalanladığınız, verdiği haberin yalan olduğunu iddia ettiğiniz gün işte bu gündür, diye açıklanabilir. Teddeûne fiilinin, “ted’ûne” yani “davet edip istediğiniz gün” anlamına gelmesi de mümkündür. “İzzekera” (اذَّكَرَ) fiili “zekera” (ذكر) mânasında, “ihtebera” (اختبر) fiili de “habera” (خبر) mânasında kullanıldığı gibi “iddia” kelimesi de bazan “davet” mânasında kullanılır.
Yorumu Yorumla
-
Raevhu (رَأَوْهُ)
İbn Fâris, r-e-y kökünün iki temel aslı olduğunu; birincisinin gözle görmek, ikincisinin ise kalple idrak etmek (re’y/görüş) olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, azabın sadece bir haber olmaktan çıkıp çıplak gözle müşahede edilen kaçınılmaz bir gerçekliğe dönüşmesini temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rü’yetin burada "karşı karşıya gelmek" ve "inkar edilen şeyi bizzat seyretmek" anlamında kullanıldığını, bilginin artık bir haber olmaktan çıkıp kesinlik kazanması (yakîn) aşamasını anlattığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur’an’ın epistemolojik yapısında "işitme"den (semai haber) "görme"ye (ayni şahitlik) geçişi simgelediğini, inkarcıların alay ettikleri gerçeğin bir "nesne" olarak karşılarında belirmesini nitelediğini analiz eder. Gabriel Said Reynolds, kelimenin buradaki bağlamının kıyamet sahnelerindeki "gözlerin dehşetle açılması" temasıyla örtüştüğünü, görselliğin bir azap unsuru olarak öne çıktığını belirtir.
Zülfeten (زُلْفَةً)
İbn Fâris, z-l-f kökünün bir şeye yaklaşmak, ilerlemek ve mertebe katetmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zülfenin hem mekansal hem de zamansal yakınlık olduğunu, ayette azabın artık ulaşılamayacak kadar uzak değil, tam karşılarında ve dokunulacak kadar yakın olmasını ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine değinerek, "akşamın yaklaşması" (zulef) anlamıyla ilişkili olduğunu ve burada vadedilenin aniden ve yakından belirmesini temsil ettiğini aktarır. Christoph Luxenberg, kelimenin kökenini Süryanice "z-l-p" (korkmak, sarsılmak veya renkten renge girmek) köküyle ilişkilendirerek, azabı gördüklerinde yüzlerine çöken o dehşetli sarsıntıyı ve korkuyu imlediğini ileri sürer. Theodor Nöldeke, kelimenin arkaik Arapçada "yakınlık" ve "derece" anlamındaki kullanımlarının Kur'an'da eskatolojik bir gerilim unsuru olarak kullanıldığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin azabın "burunlarının dibinde" bitmesini anlatan çok güçlü bir yakınlık vurgusu olduğunu kaydeder.
Sîet (سِيئَتْ)
İbn Fâris, s-v-e kökünün insanın hoşuna gitmeyen, ona acı, keder ve hüzün veren her şey olduğunu belirtir. Edilgen (meçhul) formda gelen bu kelimenin, yüzlerin bir dış etkiyle çirkinleşmesini, mutsuzlaşmasını ve kararmasını nitelediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "su’" kavramının hem içsel bir kederi hem de bunun dışa yansıyan kötü ve karanlık görüntüsünü kapsadığını, ayette ruhsal çöküşün simada belirmesini anlattığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin kafirin dünyadaki "parlak" ve "mağrur" simasının, hakikatle yüzleştiği andaki "karanlık" ve "ezik" simasına dönüşümünü semantik olarak betimlediğini analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü’ş-Şâtı), fiilin edilgen olmasının, bu halin onların iradesi dışında, gördükleri dehşetin bir sonucu olarak üzerlerine bir gölge gibi "çökertildiğini" gösterdiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, yüzlerin "kötüleşmesi"nin bir mahcubiyet ve pişmanlık belirtisi olarak sunulduğunu belirtir.
Vücûhu (وُجُوهُ)
İbn Fâris, v-c-h kökünün bir şeyin ön tarafı, en şerefli kısmı ve yöneldiği cihet olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yüzün (vech) insanın onurunun, kimliğinin ve duygularının merkezi olduğunu, azabın dehşetinin en önce ve en belirgin şekilde burada tezahür ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, vücûh kelimesinin burada sadece anatomik bir parça değil, bireyin tüm varoluşsal şahsiyetini ve o andaki derin manevi yıkımını temsil eden "ontolojik bir ayna" olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, yüzlerin bu sahnede "kararması" veya "kötüleşmesi"nin, kişinin tüm ahlaki sicilinin bir anda dışa vurulması anlamına geldiğini analiz eder.
Kefere (كَفَرُوا)
İbn Fâris, k-f-r kökünün bir şeyi örtmek ve gizlemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki bağlamda bu kelimenin, dünyadayken hakikatin üzerini ısrarla örtenlerin, artık o örtünün tamamen kalktığı andaki çıplaklıklarını ve çaresizliklerini nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, küfrün burada sadece bir inançsızlık değil, azaba karşı geliştirilen o eski "umursamazlık" ve "nankörlük" tavrının kökten iflası olarak okunması gerektiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada suçu ve suçluyu net bir şekilde ayıran, azabı hak edenlerin temel karakter özelliğine vurgu yapan bir kimlik nitelemesi olduğunu belirtir.
Teddeûn (تَدَّعُونَ)
İbn Fâris, d-a-v kökünün çağırmak, bir şeyi istemek ve bir iddiada bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, 'iftial' kalıbındaki bu kelimenin (idde’a), bir şeyi kendi hakkıymış gibi iddia etmek veya bir şeyi ısrarla talep etmek olduğunu, ayette inkarcıların "Hani nerede o azap?" diyerek alaycı bir şekilde yaptıkları o "isteğe" ve "meydan okumaya" işaret edildiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice’deki "d-a-v" (dava etmek, talep etmek, hak iddia etmek) kökleriyle ilişkisini vurgulayarak, onların bu azabı sanki hiç gerçekleşmeyecekmiş gibi alaya alarak "gelmesini istemeleri" durumunu nitelediğini aktarır. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Mekki surelerin tartışma üslubunun bir parçası olduğunu, peygamberin tehditlerine karşı müşriklerin gösterdiği alaycı "ispat/getir de görelim" talebini sembolize ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "isteyip durduğunuz, hani gelsin de görelim dediğiniz" şeklindeki o kibirli tavrı ve o tavrın doğurduğu korkunç sonu temsil ettiğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla