Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mülk Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mülk Sûresi, 25. Ayet

    وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve yekûlûne metâ hâżâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ‘Doğru sözlü iseniz (söyleyin), bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?’ derler.

      Onların bu sözü, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemle alay etmek ve onu hafife almak konumundadır. Her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan Allah, peygamberine hikmetli kişilere yakışır tarzda onlara cevap vermesini emretmiş, onların kendisini hafife almaları sebebiyle kendilerini misliyle cezalandırmasına izin vermemiş ve şöyle buyurmuştur: (Mülk, 26​)​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yekûlûne (يَقُولُونَ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün asıl anlamının ağızdan çıkan sesli ibare, bir şeyi dille beyan etmek ve telaffuz etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin her türlü telaffuz edilen sözü kapsadığını, ancak burada inkarcıların iç dünyalarındaki şüphe, inkar ve alayı dışa vurdukları bir sözlü eylemi temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "kavl" fiilinin sadece mekanik bir ses çıkarma değil, bir inanç sisteminin veya reddedişin dilde somutlaşmış hali olduğunu; buradaki geniş zaman formunun bu alaycı tavrın sürekliliğini ve bir alışkanlık haline geldiğini analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin çoğul olarak zikredilmesinin, inkarın bireysel bir çıkıştan ziyade toplumsal bir hezeyan ve örgütlü bir direnç biçimi olarak tezahür ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin burada inkarcıların kendilerine gelen eskatolojik uyarıları ciddiye almayarak, meydan okuyan bir üslupla dile getirmelerini nitelediğini kaydeder.

        Vea’du (الْوَعْدُ)

        İbn Fâris, v-a-d kökünün asıl anlamının bir şeyi ileride yapmak üzere söz vermek ve bunu beyan etmek olduğunu belirtir. Kökün hem hayır (va'd) hem de şer (vaîd) için kullanılabileceğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin mutlak olarak kullanıldığında genellikle hayırlı bir sözü, "vaîd"in ise cezayı ifade ettiğini; ancak bu ayette inkarcıların alaycı bir üslupla "vaadedilen o azap veya kıyamet ne zaman?" sorusundaki eskatolojik tehdidi nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice 'yâ'ad', Süryanice 'va'dâ') randevulaşma, kararlaştırma ve atanmış zaman anlamındaki köklerle ilişkisine değinerek, monoteist gelenekte "ilahi vaat" konseptinin Kur'an'da da merkezi bir yer tuttuğunu aktarır. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Mekki surelerin cedel (tartışma) ortamında anahtar bir terim olduğunu, peygamberin haber verdiği hesap gününün vaktine dair belirsizliğin inkarcılar tarafından "vadedilen şeyin asılsızlığına" dair bir kanıt gibi sunulmaya çalışıldığını analiz eder. Gabriel Said Reynolds, "va'd" kavramının Yahudi-Hristiyan literatüründeki "vaat edilen krallık veya gün" (epangelia) mefhumuyla dilsel ve teolojik bir süreklilik arz ettiğini, ancak Kur'an'da bu vaadin doğrudan bir hesaplaşma günü olarak vurgulandığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, va'd kavramının ilahi adaletin kesinliğini ve zamanı gizli tutulan o büyük kozmik randevuyu sembolize ettiğini ifade eder.

        Sâdikîne (صَادِقِينَ)

        İbn Fâris, s-d-k kökünün asıl anlamının güç, sağlamlık ve bir şeyin gerçeğe tam olarak uygun olması olduğunu belirtir. Sert ve düzgün mızrağa "sadk" denmesiyle, sözün gerçeğe uygunluğu arasında bir benzerlik kurar. Râgıb el-İsfahânî, sidk kavramının haber verilen bir sözün dış dünyadaki gerçeklikle birebir örtüşmesi olduğunu, yalanın (kizb) zıttı olarak insanın özüyle sözünün bir olmasını ifade ettiğini açıklar. Ayette inkarcıların "eğer doğru söyleyenler iseniz" diyerek peygambere ve müminlere yönelik bir dürüstlük testi ve kanıt isteme psikolojisi içinde olduklarını belirtir. Toshihiko Izutsu, "sidk" kelimesinin Kur'an'ın en temel etik terimlerinden biri olduğunu, sadece dürüstlüğü değil, aynı zamanda ontolojik bir gerçekliğe (Allah'ın birliği ve ahiret) sadık kalmayı da temsil ettiğini analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin burada kullanılmasının derin bir ironi barındırdığını; asıl yalancıların (mükezzibîn) kendileri olmasına rağmen, hakikati getirenleri dürüstlük testine tabi tutmaya çalışmalarındaki çarpıklığa dikkat çeker. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin burada çoğul formda gelerek tebliğci kadronun tamamına yönelik bir suçlama ve ispat yükümlülüğü dayatma çabasını yansıttığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, inkarcıların bu kelimeyi kullanarak vahyin doğruluğunu ampirik (deneye dayalı) bir kesinlik ve "hemen gerçekleşme" şartına bağladıklarını, böylece gayba iman ilkesini kategorik olarak reddettiklerini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X