Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mülk Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mülk Sûresi, 23. Ayet

    قُلْ هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَل۪يلاً مَا تَشْكُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul huve-lleżî enşe-ekum ve ce’ale lekumu-ssem’a vel-ebsâra vel-ef-ide(te)(s) kalîlen mâ teşkurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!

      Bu âyet-i kerîme şu İlâhî beyanların bağlantısı (sılası) konumundadır; “Ölümü ve hayatı yaratan O’dur”, “yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur” ; “yeryüzünü sizin için kullanışlı hale getiren O’dur”.

      Şimdi, bu âyet-i kerimede yaratmanın (inşâ) zikredilmesinde, ayrıca kulaktan, gözden ve kalpten bahsedilmesinde Allah’ın kudretini, saltanatını, ilmini, hikmetini, nimetlerini ve her türlü benzer ve emsalden yüce oluşunu hatırlatmak vardır. Kuvveti, saltanatı, ilmi ve hikmeti hatırlatmanın sebebi bu âyetin tefsirinde anlatılacak, ayrıca Mürselât ve Târik sûrelerinde zikredilecektir. Cenâb-ı Hakk’ın yardımı ve tevfiki ile burada da ondan bir nebze bahsedeceğiz.

      Biz deriz ki: Cenâb-ı Hak bizleri insan eli, bilgisi, hikmeti ve gücünün ulaşamayacağı en karanlık bir mekânda ve en dar bir yerde yaratmıştır. Şu bir gerçek ki beşer bilgisi, karanlıklara nüfuz edemez, onların hikmetlerini kavrayamaz. Bir de Allah Teâlâ, insanı o karanlıklarda dilediği şekilde yaratmış, gücünü ve tedbirini o şeyin üzerinde icra etmiştir; tâ ki gizli olan şeyler hakkındaki ilminin, açık olan şeyler hakkındaki İlmi gibi olduğu bilinsin, insanlar Ondan hiçbir şeyin gizli kalmayacağını anlasın ve onları gizledikleri ve açıkladıkları her şeyde bunu düşünmeye davet etsin. Belirttiğimiz bu hususlar, Allah’ın kuvveti, ilmi ve kudretinin beşerin gücü, İlmi ve kudreti İle ölçülemeyeceği sonucunu da gerektirir. Burada ayrıca öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerin, bu konuda hissettikleri şüpheler de aydınlanmakta ve iyi düşündükleri takdirde bunlar, o kişiyi imana sevk etmektedir. Ayrıca hikmeti, söylediğimiz seviyeye ulaşan Cenâb-ı Hakk’ın insanları boş yere yaratmasının, onları herhangi bir hitaba ve yasağa uğramadan başıboş terk etmesinin de mümkün olmadığını bilmiş olsunlar.

      Cenâb-ı Hakkın benzeri ve denginin olmamasını açıklamaya gelince, Allah Teâlâ’nm insanları en karanlık ve en dar bir mekânda (rahimde) yaratması olayında şu husus ortaya çıkar ki kendi fiiline ait eserlerin bulunduğu mekânda bizzat bulunmakla nitelenmesi mümkün değildir. Çünkü O, Amr’ı annesinin karnında yarattığı zaman, aynı anda Zeyd’i de annesinin karnında yaratmakta, yine ehil ve yırtıcı hayvanların yanı sıra kadınların karınlarında da canlılar yaratmaktadır. Yine aynı anda Âdem’in kızlarının karınlarında yaratmakta, yeryüzünde bitkiler meydana getirmektedir. Şayet Allah Teâlâ, fiili yaptığı mekânda bulunmakla nitelenmiş olsaydı, şunu yaratmaya başladığı anda yeryüzünün diğer bir köşesinde birbirinin benzeri varlıkları yaratamazdı. Bu, O’nun yapacağı fiilin, meydana gelince o yerde bulunmasını gerektirmediğini gösterir. O, ancak Cenâb-ı Hakk’ın, “Biz, bir şeyi dilediğimizde sözümüz ‘Ol!’ demekten ibarettir, o da hemen oluverir” meâlindeki âyetinde buyurduğu gibi gerçekleşmiştir. Diğer faillerin durumu ise sadece fiilin meydana geldiği mekânda bulunmalarıyla mümkün olur. İşte sözünü ettiğimiz bu durum, yaratmada O’nun denginin bulunmadığını gösterir. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın her türlü denk ve benzerlerden yüce olmasını gerektirir.

      Bu âyette aynı zamanda Allah’ın yaratıklarına olan nimet ve ihsanı da hatırlatılmaktadır. Âyette, şimdiye kadar anlatılanların hemen ardından ne az şükrediyorsunuz! buyurmasına bakmaz mısın? Şayet nimet veren ve lütfeden olmasaydı, insanlardan şükür görevini yerine getirmelerini istemezdi. Nimetin açıklamasına gelince; Allah Teâlâ, insanı o karanlık mekânda vucuda getirdi, onu her türlü âfetten ve rahatsız edici şeylerden korudu. O yerde onu dilediği gıdalarla besledi, bakışlardan sakladı ve gözlerden gizledi. Çünkü o, hoşlanılmayan ve tiksinilen bir mahaldedir; bu tiksintiyi ve nâhoş görünümü temizleyip ve ortadan kaldırmak mümkün değildir. Cenâb-ı Hak insan türüne çeşitli bilgilere ve İhtiyaçlara ulaşabilmesi için kulak, göz ve kalp yaratmıştır. İşte bütün bunlardan dolayı insanların (Allah’a yönelik) şükürlerini yerine getirmeleri gerekir.

      Bu söylediklerimizde Mûtezile’nin iddialarını geçersiz kılan hususlar vardır. Şöyle ki onlara göre, Cenâb-ı Hak şayet insanları görülen tarzın dışında yaratmış olsaydı, zulmetmiş durumunda bulunurdu. Çünkü onlara göre Allah Teâlâ, insanlara aslah olandan, yani en uygun olandan başkasını yaratmaz. İnsanların yaratılışı aslah olunca -O’nun görevi aslah olanı yapmaktır- yapması gerekeni yapmış olur. Yapması gerekeni yapan ile bu iş kendisine yapılan arasında minnet borcu diye bir şey söz konusu olmaz. Şu halde ortada minnet borcu diye bir şey bulunmadığı gibi şükrü gerektiren bir nimetin varlığından da söz edilmez.

      Size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O’dur. Yani Allah, gıyabınızda ve uzağınızdaki şeyleri duymanız için size işitme duyusu verdi ki onunla bilesiniz. Önünüzdeki eşyayı görebilmeniz için de size göz verdi, o sayede sizin için faydalı veya zararlı, pis veya temiz olanı tanıyasınız. Yine O, size kalp verdi ki onunla da nesnelerin mahiyetini, işlerin iç yüzünü ve sonuçlarını, helâl veya haram olanlarını bilesiniz. Allah Teâlâ verdiği nimetler içinde bu üç şeyi zikretti, çünkü bunlar sayesinde çeşitli bilgilere ulaşmaya ve nesneleri tanımaya imkân bulunur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sizler hiçbir şey bilmez durumdayken Allah, sizi analarınızın karnından dışarı çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi”. Bu İlâhî beyanın anlamı şudur: Allah bunları sizin için, doğru yolu bulasınız ve onlarla çeşitli bilgilere ulaşasınız diye yaratmıştır. Böylece bilgiye ve hikmete, maslahat ve menfaate bunlarla ulaşılabileceği ortaya çıkmış oldu. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptıklarından sorumludur”. Şayet varlıkların ve olan bitenin bilgisine bunlarla ulaşılamasaydı, insanlar özellikle bunlardan sorumlu tutulmazdı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Enşeeküm (أَنْشَأَكُمْ)

        İbn Fâris, n-ş-e kökünün asıl anlamının bir şeyin başlangıçta ortaya çıkması, yükselmesi ve büyümesi olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamıyla, insanın hiç yokken varlık sahnesine çıkarılmasını ve hayat bulma sürecinin başlatılmasını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "inşâ" eyleminin sadece yoktan var etmek (ibdâ) değil, var edilen varlığı belli bir olgunluğa erişene kadar büyütmek ve geliştirmek olduğunu açıklar. Bu yönüyle, insanın hem biyolojik hem de ruhsal tekâmülünün ilahi bir tasarım dahilinde gerçekleştirildiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin genel Sami dil mirasında (Aramice ve Süryanice) "yükselmek" veya "meydana gelmek" anlamındaki köklerle ilişkili olduğunu, Kur'an'da ise bu doğal sürecin doğrudan Allah'ın yaratıcı iradesine bağlandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, n-ş-e fiilinin Kur'an'ın yaratılış terminolojisinde statik bir "yapma" eyleminden ziyade, dinamik bir "hayat verme ve geliştirme" sürecini temsil ettiğini, insanın biyolojik varlığının ötesinde bir şahsiyet kazanmasına işaret ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki kullanımının insanın yeryüzünde bir özne olarak inşa edilmesini, ona verilen tüm donanımların bu inşânın birer parçası olduğunu ifade ettiğini kaydeder.

        Ce'ale (جَعَلَ)

        İbn Fâris, c-e-l kökünün bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir şeyi bir görev için tayin etmek ve donatmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ce'l fiilinin "halk" (yaratma) fiilinden farklı olarak, var olan bir varlığa (insana) yeni nitelikler, yetenekler ve işlevler kazandırılması anlamına geldiğini ifade eder. Ayette işitme, görme ve idrak melekelerinin insana birer "armağan" ve "donanım" olarak eklenmesini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin evrendeki ve insandaki fonksiyonel nizamı temsil ettiğini, organların sadece birer et parçası değil, belli bir amaca hizmet eden "ilahi araçlar" haline getirilmesini simgelediğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ce'ale kelimesinin insanın biyolojik yapısının üzerine eklenen bilişsel ve duyuşsal kapasiteyi (sem', basar, fuâd) niteleyerek, insanı sorumlu bir varlık haline getiren süreci ifade ettiğini belirtir.

        Es-Sem'a (السَّمْعَ)

        İbn Fâris, s-m-e kökünün sesleri algılama, işitme ve bir habere vakıf olma yetisi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sem' kelimesinin Kur'an'da sadece kulak yoluyla ses dalgalarını algılamak değil, duyulan şeyi anlamak, üzerinde düşünmek ve gereğini yapmak (icabet) anlamlarını da kapsadığını ifade eder. Ayette bu melekenin tekil (sem') olarak zikredilmesinin, hakikatin sesinin tek bir merkezden gelmesine veya tüm kulakların aynı hakikati duyma potansiyeline işaret edebileceğini açıklar. Toshihiko Izutsu, işitme duyusunun Kur'an'ın bilgi teorisinde (epistemoloji) vahyin ve ilahi mesajın kalbe ulaşmasındaki ilk ve en kritik kapı olduğunu, insanın bu yolla dış dünyadan ve yaratıcısından bilgi devşirdiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada basit bir biyolojik yeti değil, insanın sorumlu tutulmasına dayanak teşkil eden bir algı mekanizması olarak sunulduğunu kaydeder.

        El-Ebsâra (الْأَبْصَارَ)

        İbn Fâris, b-s-r kökünün bir şeyi tam olarak görmek, tanımak ve bir şeyin bilgisine derinlemesine nüfuz etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, basar kavramının hem gözün görme yetisini hem de kalbin ve aklın bir şeyi kavrama gücünü (basiret) ifade ettiğini açıklar. Ayette çoğul (ebsâr) olarak gelmesinin, görme eyleminin çok boyutluluğuna, evrendeki sayısız ayetin (işaretin) farklı açılardan gözlemlenmesine imkan tanıyan bir kapasiteye işaret ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), işitme duyusundan sonra görme duyusunun zikredilmesinin, insanın bilgi toplama sürecinde kulaktan göze, yani haberden müşahedeye doğru evrilen bir idrak hiyerarşisini yansıttığını vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, basar kelimesinin burada sadece bakmayı değil, varlıktaki incelikleri fark ederek yaratıcının sanatını keşfetmeyi sağlayan donanımı temsil ettiğini ifade eder.

        El-Ef'idete (الْأَفْئِدَةَ)

        İbn Fâris, f-e-d kökünün asıl anlamının yanmak, tutuşmak ve hararetlenmek olduğunu belirtir. Kalbe "fuâd" (çoğulu ef'ide) denmesinin sebebinin, duyguların ve niyetlerin orada bir ateş gibi hararetle kaynaması ve yoğunlaşması olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, fuâd kavramının "kalb" kelimesinden daha özel bir anlama sahip olduğunu, özellikle bir şeyden etkilenen, heyecan duyan ve son kararı veren "duygusal idrak merkezini" nitelediğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ef'ide kelimesinin işitme ve görme duyularının topladığı bilgileri sentezleyen, onlara bir değer biçen ve insanı eyleme geçiren "bilinç ve niyet merkezi" olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin insanın sadece rasyonel değil, aynı zamanda sezgisel ve duygusal derinliğe sahip bir varlık olduğunu, bilginin kalpte bir hikmete dönüşme sürecini sembolize ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, kelimenin çoğul formda kullanılmasının, insan psikolojisindeki farklı duygu ve düşünce katmanlarının zenginliğini ve karmaşıklığını yansıttığını analiz eder.

        Kalîlen (قَلِيلًا)

        İbn Fâris, k-l-l kökünün bir şeyin miktar olarak azlığı, nadirliği ve hafifliği anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayetteki kullanımının sadece sayısal bir azlık değil, aynı zamanda şükrün niteliğindeki yetersizliğe ve bu kadar büyük nimetlere rağmen gösterilen minnettarlığın zayıflığına (niteliksel azlık) işaret ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada sitem dolu bir vurgu taşıdığını, insanın kendine verilen muazzam bilişsel donanımı asıl gayesi (şükür) doğrultusunda kullanma konusundaki cimriliğini ve nankörlüğünü nitelediğini kaydeder.

        Teşkurûn (تَشْكُرُونَ)

        İbn Fâris, ş-k-r kökünün asıl anlamının minnettarlık duymak, verilen nimetin değerini bilmek ve onu sahibine nispet ederek açıklamak olduğunu belirtir. Bir kap dolduğunda kullanılan "şekera'l-inâ" ifadesinden hareketle, şükrün kalbin nimetle dolup taşması ve bunu eyleme dökmesi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, şükrün üç boyutu olduğunu; kalple nimeti tanımak, dille onu anmak ve organlarla o nimeti veriliş gayesine uygun kullanmak (amelî şükür) olduğunu belirtir. Ayetteki donanımların (sem', basar, fuâd) asıl amacının bu "şükür" eylemiyle taçlanması gerektiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, şükür kavramının Kur'an'ın "Allah-insan" ilişkisindeki temel etik terim olduğunu, küfrün (nankörlüğün) tam zıttı olarak, insanın kendi acziyetini ve ilahi inayeti itiraf etmesi anlamına geldiğini analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, teşkurûn fiilinin muzari (şimdiki zaman) kipiyle gelmesinin, şükrün süreklilik arz etmesi gereken dinamik bir yaşam biçimi olması gerektiğini semantik olarak vurguladığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X