اَمَّنْ هٰذَا الَّذ۪ي يَرْزُقُكُمْ اِنْ اَمْسَكَ رِزْقَهُۚ بَلْ لَجُّوا ف۪ي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mülk Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: rızık verici yokluğu, mülk suresi, mülk 21, inat, mülk suresi 21. ayet, rızkın kesilmesi, nefret, rızık
-
Yahut Allah lütfettiği rızkı kesiverse size rızık verebilecek olan kimdir? Hayır! Onlar azgınlıkta ve haktan sapıp uzaklaşmakta ısrar ediyorlar.
Allah lütfettiği rızkı kesiverse. İnkârcılar rızkı göklerden ve yerden bekliyorlardı. Bunun için Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah size gökten yağmur göndermese ve yeryüzünü sizin için müsait hale getirmese, size kim rızık verebilir? Aslında onlar, Cenâb-ı Hak’tan başka kendilerine rızık verecek kimsenin bulunmadığını biliyorlardı, çünkü kıtlık ve kuraklık belasına mâruz kaldıklarında Allah’a sığınıyor, O'ndan rızık istiyorlardı. İşte Cenâb-ı Hak, nankörlük etmeyip şükretmeleri için ve bu vesile ile rızkı daha da bollaştırmak için, onlara verdiği nimetin büyüklüğünü bolluk dönemlerinde hatırlatmaktadır. Hayır, onlar azgınlıkta ve haktan sapıp uzaklaşmakta ısrar ediyorlar. “Utuv” (عتو) kökünden gelen “âti” (عات) azgın, ileri derecede ahmak demektir. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Onlar hakkı kabul etmemekte direnmişler, azgınlık göstermişler ve isyanlarına devam etmişlerdir. Evet onlar iyiden iyiye düşünmemişler, Cenâb-ı Hakk’ı dikkate almamışlar ve O’na şükretmemişlerdir. Aksine bütün bunları kabul etmekten kaçınmışlardır.
Rahmân’a karşı şu size yardım edecek askerleriniz kimlerdir? beyanı ile size rızık verebilecek olan kimdir? meâlindeki beyan üç mânaya gelir: Birincisi korkutmak ve ürkütmek, İkincisi uyarmak, hatırlatma ve akıllarının hafifliğine dikkat çekme, üçüncüsü de kâfirlere karşı Resûlullah’a (s.a.) yardım ve onlara yönelik bedduasının kabulünü müjdeleme. Uyarma, hatırlatma ve akıllarının hafifliğine dikkat çekme hususuna yönelik olarak onların dünyada kendilerine yardım edecek, itibar kazandıracak ve sayelerinde rızık elde edecekler diye putlara tapan bir millet olduklarını daha önce söylemiştik. Çünkü onlar öldükten sonra dirilmeye inanmıyorlardı ki bu sebeple kendilerine âhirette itibar kazandırır ve yardım eder diye putlara tapmış olsunlar; onlar isteklerini sadece dünya için yapıyordu. Yine onlar dünyada bir şiddet ve korkuya mâruz kaldıklarında hemen dua ve niyâzla Cenâb-ı Hakk’a sığınıyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde, Allah’tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”. Bu durumlarda onlar putlarına sığınmıyorlardı. Peki, putlarının kendilerine yardım edemeyeceğini, Allah’ın azabından hiçbir şeyi kaldıramayacağını bildikleri halde, İlâhî bir bela geldiğinde nasıl olur da putlarını yardımcı güç kabul ederler? İşte bundan dolayı söz konusu İlâhî beyanda, onların ahmakça hayaller taşıdıklarına işaret edilmekte ve uyarıda bulunulmaktadır. Tâ ki bu uyarı kendilerini Allah’tan başkasına kulluk etmekten alıkoysun ve kendilerine gelen zorlukları kaldırmaya güç yetiren Allah’a ibadette bulunsunlar.
Âyetteki korkutma unsuruna gelince, bunun onlara, zorluklarla ve darlıkla imtihan edildiklerinde söylenmiş olması mümkündür. Bu İlâhî beyan onlara şöyle demektedir: Haydi, ilâhlarınızdan yardım isteyin, onlardan rızık talep edin! Bakalım size rızık verebilecekler, üzerinizdeki zilleti kaldırabilecekler ve size yardım edebilecekler mi?
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerîmede Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kendisine yardım etme ve duasına icabette bulunma meyanında bir müjdenin bulunması da mümkündür. Çünkü Hz. Peygambere sonraki zamanda yardım edilmiş, Mekke’nin fethi sırasında onlara galip gelmiştir. Ama Mekke müşrikleri için zafer mümkün olmamış, aksine onlar yenilgiye ve ezilmeye mâruz kalmış, Resûlullah ise galibiyeti ve düşmana üstün gelmeyi elde etmiştir. Müşrikler ise Resûlullah’ın (s.a.) bedduası ile kıtlık ve kuraklığa mâruz kaldılar. Neticede Allahın Peygamberine (s.a.) teslim oldular, boyun eğdiler ve ona yalvardılar; o da bolluk vermesi için dua etti, nihayet Cenâb-ı Hak kıtlığı kaldırdı.
Yorumu Yorumla
-
Yerzukukum (يَرْزُقُكُمْ)
İbn Fâris, r-z-k kökünün bağışlanan pay, nasip ve bir canlıya fayda sağlayan her türlü nimet anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rızkın hem dünyevi hem de manevi tüm lütufları kapsayan geniş bir terim olduğunu, bu ayette Allah'ın yegane rızık verici otorite olduğunu vurguladığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Orta Farsça (Pehlevice) "rôzîk" kelimesinden Arapçaya geçmiş bir ödünçleme olduğunu, ancak Kur'an'da tamamen teolojik bir "ilahi bağış" terimi olarak yerleştiğini aktarır. El-Cevâlîkî, bu kelimenin Arapçaya girmiş kadim bir terim olduğunu ve rızık kavramının Allah'ın "Rezzâk" sıfatıyla kurduğu bağı analiz eder. Toshihiko Izutsu, "r-z-k" fiilinin Kur'an'ın ontolojik cömertlik sisteminin bir parçası olduğunu, Allah'ın yarattığı her varlığın hayatını idame ettirecek imkanları sağlamasını ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu fiilin, rızık verme iddiasında bulunan veya öyle zannedilen tüm sahte güç odaklarına karşı sarsıcı bir meydan okuma barındırdığını kaydeder.
Emseke (أَمْسَكَ)
İbn Fâris, m-s-k kökünün bir şeyi sıkıca tutmak, bırakmamak, engel olmak ve bir şeyin akışını durdurmak anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, imsakın bir şeyi elinde tutarak başkasına ulaşmasını engellemek olduğunu, ayette ise Allah'ın rızık kapılarını kapaması durumunda kimsenin bu iradeyi aşamayacağını betimlediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin Allah'ın varlık üzerindeki mutlak tasarruf gücünü temsil ettiğini, dilediğinde lütfunu durdurabileceğini simgeleyen bir kudret terimi olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada rızkın tesadüfi bir doğa olayı değil, her an ilahi bir "tutma" veya "serbest bırakma" kararına bağlı olduğunu gösterdiğini vurgular.
Rizkahû (رِزْقَهُ)
İbn Fâris, r-z-k kökünden gelen bu ismin, bizzat verilen şeyi, yani canlının hayatını sürdürmesi için ona tahsis edilen maddiyatı veya maneviyatı ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir önceki fiil formundan farklı olarak buradaki ismin, Allah'ın sahipliğini (mülkiyetini) vurgulayan bir tamlama (-hû/O'nun rızkı) ile geldiğini, dolayısıyla rızkın asıl sahibinin Allah olduğunu tescillediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin yabancı kökenli (Süryanice "rizkâ" veya Farsça "rôzîk") olduğuna dair dilbilimsel tartışmaları aktararak, Kur'an'da bu kavramın Allah'ın mülkü olan "pay" anlamına evrildiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "O'nun rızkı" ifadesinin, insanın kendi emeğiyle bulduğunu sandığı her şeyin aslında ilahi bir tahsis olduğunu semantik olarak perçinlediğini kaydeder.
Leccû (لَّجُّوا)
İbn Fâris, l-c-c kökünün asıl anlamının bir işte ısrar etmek, derinleşmek ve geri dönmemek olduğunu belirtir; denizin derinliğine "lücce" denmesinin de bu ısrarlı ve yoğun derinlikten kaynaklandığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin batıl bir yolda, tüm kanıtlar ortaya çıkmasına rağmen körü körüne bir inatla ve taşkınlıkla devam etmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, "lecc" fiilinin inkarcıların psikolojik durumunu nitelediğini, hakikati gördükleri halde bile isteye karanlıkta ve batılda kalma konusundaki iradi direnişlerini temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın rasyonel zeminden tamamen kopmuş, sadece nefse ve kibre dayalı bir inatlaşma ve sapkınlıkta derinleşme hali olduğunu belirtir.
Utuvvin (عُتُوٍّ)
İbn Fâris, a-t-v kökünün sınırları kasten aşmak, azgınlaşmak, kibirlenmek ve otoriteye boyun eğmemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin özellikle emre karşı gelmedeki aşırılığı ve taşkınlığı ifade ettiğini, insanın kendi yaratılış sınırlarını unutarak ilahi kudrete kafa tutması durumunu nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, utuvv kavramının inkarcıların içsel kibrinin (istikbâr) toplumsal ve eylemsel boyuta dökülmüş hali olduğunu, zorbalık ve hadsizliği barındırdığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin ahlaki bir çürümeyi ve hakikat karşısında duyulan kibrin en katı halini temsil eden bir ontolojik sapma olduğunu kaydeder.
Nufûrin (نُفُورٍ)
İbn Fâris, n-f-r kökünün bir şeyden ürkerek, tiksinerek veya korkarak hızla uzaklaşmak ve kaçmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nufûrun özellikle nefret edilen bir şeyden uzaklaşma hali olduğunu, ayette inkarcıların hidayet çağrısından sanki iğrenç bir şeyden kaçarmışçasına uzaklaşmalarını betimlediğini ifade eder. Theodor Nöldeke, kelimenin Arapçadaki kadim kullanımının toplumsal bir dağılmayı veya bir yerden ürküp kaçışı nitelediğini, ayetteki bağlamın ise hakikate karşı duyulan psikolojik bir alerjiyi yansıttığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, nufûr kelimesinin hidayet davetine karşı geliştirilen tepkisel, nefret yüklü ve kaçış odaklı bir reddediş biçimi olduğunu vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısının bir fırlayış ve kaçış sesini andırdığını, ayetteki "leccû" (inatla saplanma) ile "nufûr" (nefretle kaçış) arasındaki zıtlığın inkarcıların yaşadığı zihinsel tutarsızlığı mükemmel bir şekilde resmettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla