اَمَّنْ هٰذَا الَّذ۪ي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ يَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِۜ اِنِ الْكَافِرُونَ اِلَّا ف۪ي غُرُورٍۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mülk Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: yardımcısızlık, rahman'a karşı ordu, mülk suresi 20. ayet, kafirlerin aldanışı, mülk 20, mülk suresi, rahman, rahmet, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
Peki, Rahmân’a karşı size yardım edecek askerleriniz kimler? İnkârcılar ancak derin bir gaflet içinde bulunmaktadırlar.
Peki, Rahmân’a karşı size yardım edecek askerleriniz kimler? Bu âyet-i kerîme “Göktekinin sizi yerin dibine batırmayacağından emin misiniz? Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin misiniz?” meâlindeki âyetlerin bağlantısıdır, yani sıla cümlesidir. Allah sizi yere batırdığı veya üzerinize gökten taşlar yağdırdığı zaman, Rahmân olan Allah’a karşı size yardım edecek askerleriniz kimlerdir? Burada bir takdim ve tehirin olması da mümkündür. O takdirde anlamı şöyle olur: Rahmân olan Allah’ın azabı başınıza geldiğinde ona karşı size yardım edecek olan askerleriniz kimlerdir? Yahut da “Başınıza gelen azaptan sizi kurtaracak olan Allah’tan başka askerleriniz kimlerdir?” Burada askerler anlamına gelen “cünd” (جُند) kelimesi ile onların, Allah’tan başka taptıkları ilâhların kastedilmiş olması da muhtemeldir; onlar bu ilâhlara, kendilerine yardım etsinler, itibar ve güç sağlasınlar diye tapıyorlardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onlar, kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah’tan başka tanrılar edindiler” Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah’tan başka tanrılar edindiler”.
Aslında onlar bu ilâhlarının kendilerine yardım edemeyeceklerini, zilletten kurtarıp itibar kazandıramayacaklarını biliyorlardı, çünkü başlarına bela ve zillet geldiğinde Cenâb-ı Hakk’a sığınıyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb’ine yönelip O’na yalvarır”. Puta tapanlar da, kendilerine itibar kazandıramayacaklarını ve yardım edemeyeceklerini bildikleri için ilâhlarına sığınmıyorlardı. Bu âyet-i kerîmede Allah Teâlâ puta tapanlara, korku halinde vukû bulacak felâketi güven halinde hatırlatmıştır. Tâ ki onlar putlara tapmaktan vazgeçip herkesin Rabb’ine yönelip ibadette bulunsunlar. Böylece O, seçkin ve avam tabakasından kendilerine gelecek kötülük, korku ve acıları onlardan uzaklaştırsın ve zillete düştüklerinde kendilerini yüceltsin.
İnkârcılar ancak derin bir gaflet içinde bulunmaktadırlar. Yani onlar, ilâhlarının kendilerinden hiçbir kötülüğü defedemeyeceğini ve onlara itibar kazandıramayacağını bildikleri halde yine de itibar ve yardım görmek için onlara tapmakla gaflet içinde bulunmaktadır.
Yorumu Yorumla
-
Cündün (جند)
İbn Fâris, c-n-d kökünün asıl anlamının sertlik, katılık ve güç olduğunu, ayrıca bir araya gelmiş yoğun topluluklar için kullanıldığını belirtir. Taşlık ve sert araziye de bu kökten hareketle "cenâd" dendiğini, askeri birliklerin de hem sayısal yoğunlukları hem de sarsılmaz duruşları nedeniyle bu ismi aldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, cünd kelimesinin bir otoriteyi korumak veya bir amaca hizmet etmek üzere organize olmuş yardımcı kuvvetler ve topluluklar olduğunu, ayetteki bağlamda ise inkarcıların sığındığı sahte güç odaklarını, orduları veya kabile desteklerini nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Pehlevice "gund" (ordu/birlik) veya Süryanice "guddâ" kelimeleriyle dilsel bir akrabalık taşıyabileceğini, ancak Arapçanın erken dönemlerinde tamamen yerleşerek askeri ve sosyal bir terim haline geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da cünd kavramının sadece fiziksel orduları değil, görünmeyen ilahi orduları da kapsadığını, ancak bu ayette inkarcıların Allah'ın azabına karşı kendilerini savunacağını sandıkları her türlü dünyevi "destekçi gücü" hicvettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bir acziyet vurgusu taşıdığını, Allah'ın mutlak otoritesi karşısında "ordu" diye nitelenen yapıların aslında hiçbir hükmünün olmadığını ifade eder.
Yensuruküm (ينصركم)
İbn Fâris, n-s-r kökünün asıl anlamının yardım etmek, desteklemek ve birini düşmana karşı güçlendirmek olduğunu belirtir. Ayrıca yağmurun toprağa yardım etmesi (canlandırması) anlamında da kullanıldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "nasr" eyleminin özellikle zulme uğrayan veya zayıf düşen birine galibiyet sağlaması için sunulan aktif destek olduğunu, ayette ise Allah'ın iradesine karşı kimsenin gerçek bir zafer veya koruma sağlayamayacağının vurgulandığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da nasr kavramının "Allah-insan" ilişkisindeki koruma kalkanını temsil ettiğini, müşriklerin ise bu ilahi yardımı (nasr) yanlış yerlerde, yani sahte ilahlarda aradıklarını semantik olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin ayette inkarcıların ontolojik çaresizliğini ortaya koyduğunu; "size yardım edecek" (yensuruküm) ifadesinin, ilahi gazap karşısında hiçbir beşeri veya metafizik gücün fonksiyon icra edemeyeceğini bildiren bir retorik olduğunu belirtir.
Er-Rahmân (الرحمن)
İbn Fâris, r-h-m kökünün incelik, şefkat, acıma ve bir varlığın iyiliğini isteme anlamlarına geldiğini, Rahman isminin ise bu sıfatın en mükemmel ve kuşatıcı halini temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rahman sıfatının sadece Allah'a mahsus olduğunu ve O'nun varlığın tamamına, hiçbir ayrım gözetmeksizin sunduğu genel merhameti ve rızkı ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin İslam öncesi Güney Arabistan yazıtlarında (Rahmanân) en yüce Tanrı ismi olarak kullanıldığını, Kur'an'ın bu terimi alıp mutlak tektanrıcı bir özle donatarak evrenin yegane hakimi ve koruyucusu sıfatıyla merkezileştirdiğini aktarır. Angelika Neuwirth, azabın veya uyarının "Rahman" ismiyle ilişkilendirilmesinin, ilahi otoritenin sadece bir güç gösterisi olmadığını, aksine kozmik dengenin ve adaletin bizzat merhametin bir gereği olduğunu semantik olarak pekiştirdiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette Rahman isminin seçilmesinin, inkarcıların aslında kendilerini var eden ve besleyen o sonsuz şefkat kaynağına (Rahman'a) karşı nasıl bir nankörlük içinde olduklarını göstermek amacını taşıdığını kaydeder.
El-Kâfirûne (الكافرون)
İbn Fâris, k-f-r kökünün bir şeyi örtmek ve gizlemek anlamına geldiğini, tohumun üzerini toprakla örten çiftçiye de bu yüzden kâfir dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, terim olarak küfrün hakikati, nimetleri veya imanı bilinçli bir şekilde reddedip üzerini örtmek olduğunu; bu ayette "el-kâfirûn" (belirli formda) gelmesinin, inkarda inat eden ve karakteri bu yönde şekillenmiş grupları nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kâfir kavramının Kur'an'da sadece ateist bir inkarı değil, daha çok Allah'ın ayetlerine ve nimetlerine karşı sergilenen "aktif nankörlük" ve "küstahça reddediş" tutumunu simgelediğini analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin burada gerçeği görme yetisini kendi iradesiyle kapatanları ve sahte güven duygularına sığınanları temsil eden ahlaki-ontolojik bir kategori olarak kullanıldığını belirtir.
Gurûr (غرور)
İbn Fâris, g-r-r kökünün asıl anlamının bir şeyin görünüşüne aldanmak, dikkatsizlik ve bir şeyin pürüzsüz/kaygan olması (garar) olduğunu belirtir. Kelimenin "yanıltmak" ve "boş hayallere kapılmak" manalarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, gurûrun bir şeyi olduğundan farklı ve daha cazip göstererek kişiyi hataya düşürmek olduğunu; ayette "illâ fî gurûr" (ancak bir aldanış içindedirler) ifadesinin, inkarcıların dünya hayatına ve kendi güçlerine dair besledikleri tüm düşüncelerin temelsiz bir illüzyondan ibaret olduğunu vurguladığını açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, gurûr kelimesinin burada psikolojik bir sapmayı değil, varoluşsal bir hata halini (ontolojik körlük) temsil ettiğini, insanın gerçeği ıskalayıp sahte olanı asıl sanma yanılgısını betimlediğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Kur'an'da sıklıkla "dünya hayatı" (metâu'l-gurûr) ile birlikte kullanıldığını, bu ayette ise inkarcıların sığındığı "ordu" ve "yardımcılar" konseptinin bizzat bu aldanışın bir parçası olarak sunulduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, gurûr kelimesinin burada mutlak bir kuşatılmışlığı ifade ettiğini; inkarcıların gerçeklikten tamamen kopuk bir hayal dünyasında (kozmik bir illüzyonda) yaşadıklarını dile getirdiğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla