Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mülk Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mülk Sûresi, 16. Ayet

    ءَاَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْاَرْضَ فَاِذَا هِيَ تَمُورُۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    E-emintum men fî-ssemâ-i en yaḣsife bikumu-l-arda fe-iżâ hiye temûr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Göktekinin sizi yerin dibine batırmayacağından emin misiniz? Bir de bakarsınız yeryüzü altüst olmuş!

      Bu âyet-i kerîme öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerle bir nevi tartışma konumundadır. [Birincisi,] En doğrusunu Allah bilir, fakat burada O, sanki şöyle demektedir: Siz öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiniz. Peki -dost ile düşman, itaat edenle isyan eden arasındaki farkı anlayabildiğinize göre- dünyada başlarınızın üzerinden veya ayaklarınızın altından gelebilecek İlâhî azaptan nasıl emin olabiliyorsunuz? Yahut şöyle diyelim: Siz, peygamberini yalanlamanız ve Ondan başkasına kulluğu tercih etmeniz sebebiyle Allaha isyan edip düşman olduğunuzda henüz dünyada bulunuyorken İlâhî azabın üzerinize inmesinden nasıl emin olabilirsiniz? Üstelik âhireti inkâr ettiğiniz için azabınızın oraya ertelenmesi de söz konusu değildir. Âyetteki emin misiniz? sorusu “kesinlikle emin oldunuz” anlamındadır.

      İkincisi, dünyadaki imtihanın karşılığı âhirette görüleceğine göre, siz öldükten sonra dirilmeyi inkâr ederek nasıl Cenâb-ı Hakk’ın azabından emin olabiliyorsunuz? Böyleleri, imtihanın sadece dünyada olduğuna inanıyorlardı; zira dünyada kendisine bol nimetler verilen kimse amelinden dolayı verildiğini, dünyada darlık verilen insanın da, ancak kötü ameli sebebiyle darlık cezasına uğratıldığını söylüyorlardı. Tıpkı Cenâb-ı Hakk’ın şöyle buyurduğu gibi: “İnsana gelince, Rabb’i ona imtihan için ikramda bulunduğunda ve onu nimetlere boğduğunda, ‘Rabb’im bana ikram etti’ der. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise ‘Rabb’im beni önemsemedi’ der”. Onlar dünyada gördükleri darlık ve bolluğun, yaptıklarının karşılığı olduğunu düşünüyorlardı; böylece dünyada imtihan gerçeğini benimsiyorlardı. İmtihan, ümit ve korkuya yönelik olur. Siz, gökten üzerinize rızkın yağmasını, geçiminizin yeryüzünden çıkarılmasını ve onunla rızıklanmayı da ümit ediyorsunuz. Peki, gökten ve yerden menfaat yağacağını ümit ediyorsunuz da Allah’ın azabının üzerinize gökten veya yerden gelivereceğinden nasıl korkmazsınız?

      Üçüncüsü, sizden önce yaşayan ve peygamberleri inkâr eden insanların nasıl azap edildiklerine ve köklerinin nasıl kurutulduğuna dair haberler size geldiği halde, yine de peygamberi reddedip inkâra kalkışıyorsunuz. Onların bir kısmı gökten yağan taşlarla helâk edilmişti, bazıları da yerin batmasıyla toprağa gömülmüştü. Peki, Allah’ın onlara indirdiği azabı size de indirmesinden nasıl emin olabiliyorsunuz? Siz ki yalanlamaları yüzünden helâk edilenlerin yaptıklarını siz de yapıyor, onların işlediklerini siz de işliyorsunuz?

      Gökte olan anlamındaki beyanla, Cenâb-ı Hak kendi zatını kastetmiş ve kendisinin göklerin de ilâhı olduğunu haber vermiştir. Söz konusu âyet, yeryüzünde kendisinden başka bir ilâhın var olduğunu ve kendisinin yeryüzünün ilâhı sayılmadığını belirtmemekte, aksine hem yerin hem de göğün ilâhı olduğunu haber vermektedir. Bu, Cenâb-ı Hakk’m şu âyetine benzemektedir: “Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın!” Bu İlâhî beyan, iki kişi gizli konuştuklarında Allah, onların üçüncüleri değildir anlamına gelmez. Göktekinden emin mi oldunuz? Yani, hiç kimsenin mülk ve saltanatının göklere ulaştığını göremediğiniz halde, gökte olanın mülkünden ve saltanatından nasıl emin oldunuz ve gücünden nasıl emin olabiliyorsunuz, anlamına gelebilir. Saltanatı dünyanın ötesine geçmeyen krallardan birinin gücünden korkarak ona düşmanlığa cesaret edemediğiniz halde, mülkü ve saltanatı göklere kadar ulaşana düşman olmaktan kendinizi nasıl güvende görebiliyorsunuz? Mülkü ve saltanatı, zikrettiğimiz seviyeye varanın azabından nasıl emin olabiliyorsunuz?

      Bir de bakarsınız yeryüzü alt üst olmuş. Şöyle denilmiştir: Yeryüzünün esfel-i sâfilîne kadar sürekli yere batması kastedilmiştir. İnsanları daha önce bulundukları hale göre yerin dibine batırır ve dağlar dikilmeden önce onları yerin üstünde sarsar, mânası da verilmiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ementüm (أَمِنْتُمْ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün asıl anlamının nefsin huzur bulması, korkunun ortadan kalkması ve güven içinde olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, emn (güven) kavramının her türlü tehlike ve endişeden uzak olma halini ifade ettiğini, ayette soru formunda (istifham-ı inkari) kullanılarak inkarcıların ilahi azaba karşı hissettikleri bu asılsız ve temelsiz güven duygusunun şiddetle kınandığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel yapısında "emn" kelimesinin, müşriklerin ve inkarcıların Allah'ın mutlak gücünü (mekr) hesaba katmadan içine düştükleri sahte bir ontolojik güvenlik sanrısını ve psikolojik körlüğü temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki bağlamının basit bir güvende hissetme durumu olmadığını, ilahi otoriteye karşı sergilenen cüretkar bir rahatlığı ve kibri simgelediğini, bu retorik sorunun muhatabın yersiz özgüvenini yerle bir etmeyi amaçladığını kaydeder.

        Es-Semâi (السَّمَاءِ)

        İbn Fâris, s-m-v kökünün bir şeyin yüksekte olması, üstte bulunması ve yücelik anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, semâ kelimesinin yerin zıttı olarak insanın üstünde kalan her şeyi ifade ettiğini, "gökteki" (men fi's-semâ) tamlamasının Allah'a fiziksel bir mekan atfetmek için değil, O'nun otoritesinin, hükümranlığının ve azametinin aşkınlığını (müteal oluşunu) vurgulamak için kullanıldığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, ayetteki bu ifadenin tefsir ilminde müteşabih lafızlardan sayıldığını, Selef alimlerinin bunu keyfiyetsiz olarak kabul ettiğini, kelam alimlerinin ise bu lafzı Allah'ın göklerdeki melekleri, azabı veya doğrudan O'nun mutlak egemenliği olarak tevil ederek cismaniyetten tenzih ettiklerini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice 'şamayim', Süryanice 'şmayyâ') yaygın kullanımlarına değinerek, monoteist gelenekte gökyüzünün ilahi iradenin ve ceza/mükafat merkezinin sembolik makamı olarak kabul edilmesinin Kur'an'da da devam ettirildiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kullanımın ilahi gücün karşı konulamaz bir şekilde yukarıdan, en mutlak otorite makamından gelebileceğine dair sarsıcı bir tehdit algısı oluşturduğunu ifade eder.

        Yahsife (يَخْسِفَ)

        İbn Fâris, h-s-f kökünün asıl anlamının bir şeyin yere batması, çökmesi, yerin içine gömülmesi ve kaybolması olduğunu belirtir. Ay tutulması için kullanılan "husuf" kelimesinin de ayın ışığının batıp kaybolmasından türediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, hasf eyleminin yeryüzünün aniden yarılarak üzerindekileri içine yutması ve onları kendi karanlığına gömmesi olduğunu, ayette ilahi azabın jeolojik bir felaket formunda gelebileceğini gösterdiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin son derece şiddetli ve yapısal bir çöküşü ifade ettiğini, insanın üzerinde güvenle yürüdüğü ve rızkını aradığı sağlam zeminin, bir anda onu yutan korkunç bir mezara dönüşebilme potansiyelini semantik olarak sarsıcı bir dille ortaya koyduğunu vurgular.

        El-Arda (الْأَرْضَ)

        İbn Fâris, e-r-d kökünün aşağıda olan, ayak basılan zemin ve yeryüzü anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin insanın üzerinde yaşamını sürdürdüğü temel fiziksel alan olduğunu, ancak ayetteki bağlamında bu alanın güvenilirliğinin tamamen ilahi emre bağlı olduğunun hatırlatıldığını açıklar. Theodor Nöldeke, gök (semâ) ve yer (ard) zıtlığının burada ontolojik bir tehdit unsuru olarak kullanıldığını, yücelerden gelen bir emirle en sağlam bilinen dünyevi zeminin (yeryüzünün) anında ölümcül bir silaha dönüşebileceğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yeryüzünün bu ayette pasif bir mekan olmaktan çıkıp, yaratıcısından aldığı emirle üzerindeki inkarcıları cezalandıran aktif bir infaz aracına dönüştüğünü kaydeder.

        Temûru (تَمُورُ)

        İbn Fâris, m-v-r kökünün asıl anlamının hızlı, sürekli, dalgalı ve çalkantılı bir şekilde hareket etmek, gidip gelmek olduğunu belirtir (rüzgarın tozu savurması veya kanın damarda şiddetle akması gibi). Râgıb el-İsfahânî, mevr kelimesinin dengesiz, şiddetli ve sarsıcı bir devinimi ifade ettiğini, yeryüzünün yarılıp insanları yutarken aynı zamanda şiddetli bir depremle beşik gibi sallanmasını, çalkalanmasını tasvir ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin sahneye olağanüstü bir dinamizm ve dehşet kattığını, yeryüzünün sadece yarılmakla kalmayıp adeta kudurmuş bir deniz gibi dalgalanarak inkarcıları yutuşunu betimleyen kusursuz bir görsel/işitsel metafor (teşhis) olduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin muzari (şimdiki/geniş zaman) kipiyle gelmesinin, yerin çalkalanması ve sarsılması olayını muhatabın zihninde anbean yaşanıyormuş gibi canlandırdığını ve psikolojik tehdidin dozunu dilsel olarak en üst seviyeye çıkardığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X