Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mülk Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mülk Sûresi, 15. Ayet

    هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪ۜ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Huve-lleżî ce’ale lekumu-l-arda żelûlen femşû fî menâkibihâ ve kulû min rizkih(i)(s) ve-ileyhi-nnuşûr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yeryüzünü sizin için kullanışlı hale getiren O’dur. Üzerinde dolaşın ve Allah'ın rızkından yiyip için; (ama unutmayın ki) dönüş yalnız Allah’adır.

      Yeryüzünü sizin için kullanışlı hale getiren O’dur. Üzerinde dolaşın. Bu beyanın içinde yer alan yerin üzerinde dolaşın! mealindeki ifade, her ne kadar zahirde emir ise de, hakikatte yürümek İçin verilen bir emir değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, cümle şöyle açıklanabilir; Üzerinde yürüyebilmeniz ve rızkından yiyebilmeniz için yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Yeryüzünün boş yere yaratılmış olması mümkün değildir. Yarattığı şeylere karşı, sorumluluğunuzu yerine getirip getirmediğinizi sormak için mutlaka tekrar O’na döneceksiniz. İnsan dünyada herhangi bir sebeple birine kullanması için bir mal verdiğinde, bir süre sonra ona dönmesi gerekir ki malı izin verdiği yerde kullanıp kullanmadığını sorsun. Allah, dünyayı boş yere yaratmadığına ve her şeyi ancak imtihan için var ettiğine göre, kendilerini sınayıp imtihan ettiği şeylerden Allaha haber vermeleri için insanlar mutlaka O'na sevkedilecektir.

      Bu âyetin, “hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek İçin ölümü ve hayatı yaratan O’dur” ve “yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk İçinde yaratan O’dur” meâlindeki âyetlerin bağlantısı (sıla cümlesi) olma ihtimali vardır. Allah Teâlâ, bütün bunları ve burada yaşayanları imtihan etmek için yaratmıştır. Buna göre yeryüzünü de insanları İmtihan etmek için kullanışlı yaratmıştır. Bu âyetin, “Rahmânın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin” mealindeki âyetin bağlantısı olma ihtimali de vardır. Bu âyette Cenâb-ı Hak gökyüzünde herhangi bir uyumsuzluk ve bozukluğun olup olmadığını görmesi için insanın, göklere tekrar tekrar bakmasını emretmiştir. Tâ ki orada herhangi bir bozukluk ve uyumsuzluk göremeyince yüce Rabb’in vahdaniyeti, kudreti, gücü ve hikmeti insanın anlayışında yer bulmuş olsun. Ayrıca herhangi bir bozukluk ve uyumsuzluğun bulunup bulunmadığını görmeleri İçin dünyanın etrafında (omuzlarında) seyahat etmelerini onlara emretmiştir. Yeryüzünde de herhangi bir kusur göremeyince burada sözünü ettiğimiz hikmetlerin tamamı onların nazarında da hâkim bir kanaat haline gelmiş olur. İşte bütün bunlar, yeryüzünü sizin için kullanışlı hale getiren O’dur meâlindeki İlâhî buyrukta yer almaktadır. Cenâb-ı Hak, ayrıca yeryüzünü yaratışındaki ince tedbirini, yaratıklarına verdiği nimetlerin büyüklüğünü de onlara hatırlatmıştır. Şöyle ki O, diledikleri yerlere giderek rızıklarını temin etmelerini planlamış ve rızıklarını orada hazırlamıştır. Yeryüzünü onlar için kullanışlı hale getirmesinin ve diledikleri yere gidip oradan kazandıklarını istedikleri şekilde çıkarmalarının hikmetsiz ve amaçsız olması mümkün değildir. Aksine kendilerine verdiği nimetlerin şükrünü ödemelerini mutlaka talep edecektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ce'ale (جَعَلَ)

        İbn Fâris, c-e-l kökünün asıl anlamının bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek, bir durumu yeni bir hale getirmek ve bir şeyi bir amaç için şekillendirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin yoktan var etme (halk) eyleminden daha özel bir anlama sahip olduğunu, var olan yeryüzünün insan yaşamı için uygun bir işleve ve forma kavuşturulmasını, ona yeni bir nitelik eklenmesini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin yeryüzündeki jeolojik ve biyolojik nizamın rastlantısal değil, insanın yaşayabilmesi için bilinçli, amaçsal ve tasarımsal (teleolojik) bir ilahi iradeyle var edildiğini semantik olarak ortaya koyduğunu kaydeder.

        El-Arda (الْأَرْضَ)

        İbn Fâris, e-r-d kökünün aşağıda olan, ayak basılan zemin ve yeryüzü anlamına geldiğini, yüksekliği temsil eden semanın zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin üzerinde hayatın sürdüğü, insanın varoluşsal serüvenini gerçekleştirdiği fiziksel mekanı temsil ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinde oldukça köklü ve ortak bir kullanıma sahip olduğunu (Aramice 'ar'a', İbranice 'erets'), Kur'an'ın bu kadim kelimeyi ilahi mülkün ve imtihanın gerçekleştiği ontolojik sahne olarak yeniden merkezileştirdiğini aktarır. Theodor Nöldeke, geç antik çağ kozmolojilerinde "gök-yer" ikiliğinin temel bir çerçeve sunduğunu, ayette de bu bağlamda yeryüzünün insanın emrine verilmiş hususi bir alt alem olarak tasvir edildiğini analiz eder.

        Zelûlen (ذَلُولًا)

        İbn Fâris, z-l-l kökünün boyun eğmek, itaat etmek, uysal ve yumuşak olmak anlamlarına geldiğini, zorluğun ve inatçılığın tam zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zelîl" kelimesinin burada aşağılanmış anlamında değil, insanın faydalanması için emrine amade kılınmış, ehlileştirilmiş ve yürümesi kolaylaştırılmış manasında kullanıldığını, adeta uysal bir binek hayvanının binicisine boyun eğmesi gibi doğanın insana boyun eğdirildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın doğa felsefesindeki "teshîr" (boyun eğdirme) kavramıyla doğrudan ilişkili olduğunu, yeryüzünün vahşi ve kontrol edilemez bir kaostan ziyade, ilahi bir takdirle insan için evcilleştirilmiş güvenli bir barınak olarak sunulduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın yeryüzünü hırçın olmayan, uysal ve itaatkar bir binek (deve) olarak kişileştiren çok güçlü bir estetik ve ontolojik metafor olduğunu vurgular.

        İmşû (فَامْشُوا)

        İbn Fâris, m-ş-y kökünün ayakla yürümek, hareket etmek ve bir yere doğru gitmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşy" eyleminin sadece fiziksel bir adım atmak değil, yeryüzünün sunduğu imkanlardan meşru sınırlar içinde faydalanmak, rızık aramak için çaba sarf etmek ve hayatı idame ettirmek amacıyla yapılan her türlü aktif hareketi temsil ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, emir kipiyle gelen bu fiilin pasifliği ve rehaveti reddettiğini, yeryüzü uysal bir binek kılınmış olsa bile insanın rızkını elde etmek için dinamik bir arayış ve çaba içinde olması gerektiğini dilsel olarak zorunlu kıldığını ifade eder.

        Menâkibihâ (مَنَاكِبِهَا)

        İbn Fâris, n-k-b kökünün bir şeyi delmek, yarmak ve yol açmak anlamlarına geldiğini; "menkib" (çoğulu menâkib) kelimesinin ise omuz, yüksek yer, dağ yolu ve etraf anlamlarında kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın omzu gibi yeryüzünün de yüksek ve çıkılması zor omuzları (dağları, sarp yolları) bulunduğunu, buralarda yürümenin yeryüzünün en zorlu bölgelerinde bile rızık arama çabasını simgelediğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin bir önceki "zelûl" (uysal binek) sıfatıyla kusursuz bir uyum (istiâre/metafor) oluşturduğunu, yeryüzünün evcilleştirilmiş bir binek hayvanı olarak kurgulandığını ve insanın bu devasa bineğin omuzlarına (menâkib) binerek hayat yolculuğunu sürdürdüğünü harikulade bir edebi tasvirle ortaya koyduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin coğrafi bir terim olmaktan ziyade yeryüzüne canlılık atfeden ciddi bir "teşhis" (kişileştirme) sanatı olduğunu ve doğanın insanla olan uyumunu estetik bir dille anlattığını kaydeder.

        Rizkıhî (رِزْقِهِ)

        İbn Fâris, r-z-k kökünün bağışlanan pay, nasip, kendisinden faydalanılan ve hayatın devamını sağlayan her türlü nimet anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rızkın hem bedeni besleyen maddi gıdaları hem de ruhu besleyen manevi lütufları kapsadığını, buradaki rızkın (zamirle Allah'a nispet edilerek) insanın kendi emeğiyle bulduğu zannedilen her şeyin aslında mutlak yaratıcının bir tahsisi ve ikramı olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Orta Farsça (Pehlevice 'rôzîk') veya Süryanice'den Arapçaya geçmiş bir alıntı kelime olabileceğine dair dilbilimsel tartışmalara yer verse de, Kur'an'da bu kavramın tamamen İslamileşerek Tanrı'nın kullarına sürekli devam eden lütfunu ve inayetini simgeleyen temel bir teolojik terime dönüştüğünü aktarır. Toshihiko Izutsu, doğanın sunduğu nimetlerin "O'nun rızkı" olarak nitelenmesinin, evrendeki besin zincirinin tesadüfi bir mekanizma değil, Allah'ın Rahman sıfatının doğrudan bir tecellisi olduğunu analiz eder.

        En-Nüşûr (النُّشُورُ)

        İbn Fâris, n-ş-r kökünün bir şeyi yaymak, açmak, kapalı olanı ortaya çıkarmak ve rüzgarın dağıtması anlamlarına geldiğini; ölümden sonraki dirilişin de yeryüzüne dağılmak ve kabirlerden çıkıp yayılmak manasından dolayı bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rüzgarın bulutları dağıtması veya dürülmüş bir sayfanın yeniden açılması gibi, ölülerin topraktan çıkarılıp yeniden hayata döndürülmesine ve mahşer alanına yayılmalarına nüşûr dendiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin insanın yeryüzündeki geçim ve yürüme çabasıyla başlayıp, ahiretteki "diriliş ve dönüş" (nüşûr) kelimesiyle sonlanmasının, dünya hayatının kendinde bir amaç değil, nihai hesap gününe hazırlık olan geçici bir aşama (teleoloji) olduğunu semantik bir bütünlük içinde gösterdiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin yönünün "O'na" (ileyhi) zamiriyle belirtilmesinin, dünyada yeryüzünün omuzlarında yürüme özgürlüğüne sahip olan insanın, nihayetinde kendi özgür iradesiyle değil, zorunlu ve kaçınılmaz bir şekilde asıl otoriteye toplanacağını ifade ettiğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X