اِنَّ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mülk Sûresi, 12. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: görmeden korkma, mülk suresi 12. ayet, büyük mükafat, mülk suresi, mülk 12, bağışlanma, rab, mağfiret, ecir
-
Görmedikleri halde Rablerinden korkup saygı duyanlara gelince, onları da hem bir bağışlanma hem de büyük bir ödül beklemektedir.
Görmedikleri halde Rablerinden korkanlar. Bu ilâhı beyanın, azabı hiç görmedikleri halde Rab'lerinin azabından korkanlar anlamına gelmesi muhtemeldir. Müslümanlar görmedikleri halde Allah’ın azabından korkarlar, ama kâfirler bizzat görmedikçe ondan korkmazlar. Görmeden Rablerinden korkanlar meâlindeki ifade, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine azap etmesinden korkanlar yahut da kendilerini korkuttuğu şeyler konusunda Ondan korkanlar anlamına da gelebilir. Şunu belirtmek gerekir, Mûtezile hariç, öldükten sonra dirilmeye iman eden her mümin Cenâb-ı Hak’tan korkar, yalnız bu korkunun mahiyeti konusunda farklı durumda bulunurlar.
Haşyet Yahut Korku ve Ümit Duygusu
Bu âyette yer alan ve korku anlamına gelen “haşyet” (يَخْشَوْنَ) kelimesi ümit ve korkuyu gerektirir; ancak o, her biri tek yönlü muhteva taşıyan ve güven anlamına gelen “emn” (الأمن) ve “iyâs” (الاياس) yani ümitsizlik gibi değildir. Haşyet, sözünü ettiğimiz anlamı taşıyınca, mümin olan herkesin Cenâb-ı Hakk’ın azabından korkması kaçınılmaz olur; çünkü mümin, Allah Teâlanın sayısız nimetlerine mazhar olduğu halde kendisinin bu nimetlerin gereğini yerine getirmekten gafildir. Bu nimetlerin gereklerinden biri, Cenâb-ı Hakk’a şükretmektir. Aslında her mümin, şükrünü yerine getirmesinde kusurlu olduğunu bilir; ama Allah’ın rahmetinin genişliğini, O’nun çok lütufkâr, çok affedici ve çok bağışlayıcı olduğunu bildiği için O’nun rahmetini ümit eder. Ne var ki söz konusu bu korku ve endişede müminlerin durumları farklı farklıdır. Gafletini iyi düşünen kimse cezasından korkar, az düşünenin korkusu da az olur; böylelerinin farklılığı düşünmelerine göre ayrıcalık arzeder. O, bütün insanların korktuğu ölüme benzer; herkes ölümün mutlaka kendisini bulacağını bilir, fakat ona karşı herkesin konumu birbirinden farklıdır. Bazıları ölümü çok hatırlar, onun dikkati ve korkusu daha fazla olur, bazıları da çok az hatırlar, böylesinin korkusu ise az olur.
Buna şöyle bir itiraz yapılabilir: Ümit eden ve isteyen kişi, korkan ve kaçan insan olduğu halde her müminin hem korkan, hem de ümit eden kişi olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz? Bir şey ümit eden her insan, ona ancak bazı ameller ve sebepler vasıtasıyla ulaşacağını bilir ve ümit ettiği şeye ulaşmak için o amelleri, gücünün yettiği ölçüde dikkatle yerine getirmeye çalışır. Onları yapmadığı takdirde gerçekte ümit eden değil, sadece temenni eden biri olur. Benzer şekilde, gerçekten korkan ve kaçmadığı takdirde korktuğu şeyin başına geleceğini bilen kişi korktuğu şeyden şiddetle kaçar. Bir de birçok müminin, kendilerini emellerine ulaştıracak amellerinde kusurlu olduklarını ve korkulan şeylerden şiddetle kaçmadıklarını da görürsün. Peki, bütün müminleri -pek çoğunda bu nitelik gerçekleşmediği halde- korku ve ümitle nasıl nitelersiniz? Soru sahibi ileri sürdüğü görüşün doğruluğuna şu İlâhî beyanlarla da delil getirmiştir: “İman edenler, hicret eden ve Allah yolunda savaşanlar, şüphesiz işte bunlar Allah’ın rahmetini umarlar”. Burada Allah’ın rahmetini ümit eden, O’na İtaate azimle devam eden kişidir. Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Verdiklerini, Rab’lerine dönecekleri İnancından dolayı kalpleri ürpererek verenler”. Denildi ki, Ey Allah’ın resulü, bunlar zina edenler ve hırsızlık yapanlar mıdır? “Bilâkis onlar oruç tutanlar, namaz kılanlar ve kalpleri ürperenlerdir” buyurdu. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ancak Allah rızasına ulaşmış olanlar müstesna. Onlar Allah korkusundan titrerler”
Bu iddiaya şöyle cevap verilebilir: Mümin, kendi ameliyle İlâhî cezadan ve azaptan tam anlamıyla kurtulacağını düşünmez. Zaten, yaptığı amelde bazı kusurları bulunduğunda böyle bir düşünce, onun ümit ve korkusunun yanlışlığını ortaya koyar. O, kurtuluşunun ancak Allah Teâlâ'nın affı ile mümkün olacağını bekler, O’nun keremini ve cömertliğini umar. Bundan dolayıdır ki ameldeki kusurlar ümit ve korku duygusunu iptal etmez. Bu, onun Mutezilî görüşe ve Hâricîler’in iddialarına uymaması halindeki durumdur. Fakat ümit ve korku içinde bulunan insan, bu İki mezhepten birine bağlı ise onun ameldeki kusuru, ümit ve korkusunun bozukluğunu gösterir. Çünkü onlardan her biri, kendisi için bizzat amelinden başka bir şefaatçi kabul etmemektedir: o, ameli ile kurtulur veya helâk olur. Böylesi amel yoluyla talepte bulunmaya gayret göstermez ve yine amel yoluyla korkudan kaçmaya önem vermeyince demek kİ o, uman değil temenni eden biridir ve sonuç olarak gerçek mânada korku taşıyan bir kimse değildir. Bu durum da onun, hakikatte korku taşımadığını ortaya çıkarır.
Sonra, Mûtezile mensupları, aslında Allah’tan korkmuyor ve O’nun rahmetini ümit etmiyor. Çünkü onların anlayışına göre, kul büyük bir günah işlediği takdirde, Cenâb-ı Hakk’m ona azap etmemesi veya bağışlaması mümkün değildir; büyük günahtan sakındığı takdirde ise, küçük günahlar işlese bile bağışlanma hakkı vardır, Cenâb-ı Hakk’ın bundan dolayı ona azap etmesi söz konusu değildir. Bu kanaati taşıyan bir insan, Allah’ın rahmetini ummaz ve azabından korkmaz. Aslında kişinin azaba mâruz kalacağı zelle -fiilen işlemiş olmasa bile- onun fiili sayılır, fakat Mûtezile’ye göre bundan dolayı azaba mâruz bırakılmaz ve kurtulmuş olur. Dolayısıyla onun ümidi ve kurtuluşu, Cenâb-ı Hakk’m rahmetine ve lütfuna değil sadece kendi ameline bağlıdır. Allah Teâlâ, kitabında müminleri böyle nitelememiştir. Ayrıca korkarak ve ümit ederek, umarak ve çekinerek kendisine dua edenleri övmektedir. Mutezile mensuplarının iddiası ise, kimse umarak ve çekinerek, korkarak ve arzu ederek dua etmez. Çünkü büyük günah işleyen biri, kendisini bağışlaması için Cenâb-ı Hakk’a dua ettiğinde ancak kendisine haksızlık yapılması için dua etmiş olur, zira Allah’ın onu bağışlaması ve kendisine azap uygulamaması mümkün değildir. Bu durumda onun mağfiret talebiyle dua etmesi “bana haksızlık yap” anlamına gelir ki bu, büyük bir suçtur. Küçük günah işleyenin Allah’tan bağışlanma talebi ise kendisine haksızlık yapmamasını istemektir. Çünkü onun görüşüne göre Cenâb-ı Hak, küçük günah işleyenlere azap etmez, şayet azap edecek olursa haksızlık yapmış olur. Rabb’inin haksızlık yapmasından emin olmayıp bunu yapmasından korkan kimse Rabb’ini gerçek mânada bilmemiş demektir. Kendisine haksızlık yapması için Allah’a dua eden insan ise ahmaklık yapması için O’na dua etmiş olur, halbuki ahmaklığın ilâh olması mümkün değildir. Dolayısıyla Mûtezile’ye göre umarak ve çekinerek dua eden kişi övgüye değer bir şey yapmamış olur ve kendisi de bundan dolayı övgüye lâyık görülmez.
Onları hem bir bağışlanma hem de büyük bir ödül beklemektedir. Yani Cenâb-ı Hak’tan ümit eden ve korkan kimse için hem günahlarının bağışlanması hem de büyük bir mükâfat vardır, o da cennettir.
Yorumu Yorumla
-
Yahşevne (يَخْشَوْنَ)
İbn Fâris, h-ş-y kökünün asıl anlamının korkmak, çekinmek ve ürpermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "haşyet" kavramının sıradan bir korku (havf) olmadığını; bilgiye, tazime ve saygıya dayalı bir ürperti olduğunu, kişinin ancak yüceliğini ve kudretini idrak ettiği bir makama karşı bu duyguyu besleyebileceğini ifade eder. Ayetteki bağlamıyla, Allah'ın azametini kavrayan müminlerin kalbinde oluşan derin saygı ve sorumluluk bilincini karşıladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik ve ahlaki sisteminde haşyetin, Allah'ın mutlak aşkınlığı karşısında insanın kendi küçüklüğünü idrak etmesiyle ortaya çıkan varoluşsal bir titreme olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sadece fiziksel bir ceza korkusunu değil, sevgi ve hürmetle karışık bir "mahcup olma" ve "ilahi rızayı kaybetme" endişesini yansıttığını, dünyadayken bu duyguyu taşımanın ahiretteki güvenliğin teminatı olarak sunulduğunu kaydeder.
Rabbehüm (رَبَّهُم)
İbn Fâris, r-b-b kökünün bir şeyi ıslah etmek, kemale erdirmek, korumak ve ona malik olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rab isminin varlıkları aşama aşama besleyip büyüterek mükemmelliğe ulaştıran otorite olduğunu, ayette "Allah" lafzı yerine bu sıfatın kullanılmasının, haşyetin sadece cezalandırıcı bir güce karşı değil, şefkatli ve terbiye edici bir efendiye karşı duyulan vefa yüklü bir saygı olduğunu vurguladığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (özellikle Aramice ve Süryanice 'Rabbâ') "efendi ve usta" anlamlarındaki ortak kökenine değinerek, Kur'an'ın bu kavramı mutlak terbiye edici tektanrıcı eksene oturttuğunu aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki iyelik ekinin (-hüm/onların) aidiyet bildirdiğini, bağlamın inkarcıların inatçı tavrından sıyrılarak, Rableriyle aralarındaki dikey bağı (kul-efendi ilişkisini) samimiyetle koruyan inananlara kaydığını belirtir.
Gayb (بِالْغَيْبِ)
İbn Fâris, g-y-b kökünün gözden kaybolmak, görünmemek, örtülü kalmak ve gizlenmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gaybın duyularla doğrudan algılanamayan, gözle görülmeyen ve aklın tek başına nüfuz edemediği metafizik alan olduğunu ifade eder. Buradaki bağlamda iki anlama gelebileceğini; birincisinin Allah'ı ve ahireti görmedikleri halde içsel bir tasdikle haşyet duymaları, ikincisinin ise kimsenin onları görmediği ıssız ve gizli ortamlarda bile riyadan uzak bir şekilde ilahi gözetimi (murakabe) hissetmeleri olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, "gayb" kavramının Kur'an'ın ontolojik yapısını ikiye bölen (gayb ve şehadet) temel unsurlardan biri olduğunu, gayb alanına duyulan sarsılmaz imanın ve bu alana yönelik haşyetin, İslam'ın ahlaki sistemindeki ihlasın ve samimiyetin en saf göstergesi olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, 'bil-gayb' ifadesinin gösterişten, sosyal baskıdan ve taklitten tamamen arındırılmış, salt Allah'ın bilmesine dayalı derin bir içsel ürperişi semantik olarak betimlediğini kaydeder.
Mağfiratün (مَّغْفِرَةٌ)
İbn Fâris, g-f-r kökünün bir şeyi örtmek, gizlemek, kirden ve zarardan korumak anlamına geldiğini, savaştaki miğfer kelimesinin de başı koruduğu için bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mağfiretin ilahi bağlamda günahların çirkinliğini örtmek, kulu bu hataların dünyevi ve uhrevi sonuçlarından (azaptan) bir kalkan gibi korumak olduğunu ifade eder. Ayette kelimenin nekre (belirsiz) formda gelmesinin, bu bağışlanmanın boyutlarının insan hayalinin ötesinde, muazzam ve tarifsiz bir büyüklükte olduğuna işaret ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, haşyet duygusunun doğal bir getirisi olarak sunulan bu mağfiretin, insanın zafiyetlerini silen ve onu ilahi huzura temizlenmiş olarak çıkaran aktif bir ilahi eylem olduğunu vurgular.
Ecrun (وَأَجْرٌ)
İbn Fâris, e-c-r kökünün bir iş veya eylem karşılığında verilen bedel, ücret, mükafat ve kırılan bir şeyi onarmak (cebr) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ecrin sadece maddi bir karşılık olmadığını, insanın yaptığı güzel ameller (özellikle gaybda duyulan haşyet) mukabilinde Allah'ın ona lütfettiği manevi ve uhrevi değer olduğunu, bunun Allah ile kul arasında kurulan ahlaki bir akdin sonucu olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice 'agra' veya Süryanice 'agrâ' kelimeleriyle eş kökenli olduğunu, dini literatürde dünyevi ticari bir terim olmaktan çıkarılarak ahiret hayatındaki ilahi ödülü niteleyen kutsal bir terminolojiye evrildiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ecrin sıradan bir hakediş olmadığını, Allah'ın kendi lütfundan katarak kulun ameline verdiği sonsuz karşılık ve değer olduğunu belirtir.
Kebîr (كَبِيرٌ)
İbn Fâris, k-b-r kökünün küçüklüğün zıttı olarak hacim, miktar, yaş, şeref veya paha bakımından azamet ve büyüklük ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın soyut kavramları nitelediğinde o şeyin şiddetini, üstünlüğünü ve eşsizliğini vurguladığını, burada "ecir" (mükafat) kelimesini niteleyerek, gaybda haşyet duymanın zorluğuna karşılık verilecek ilahi lütfun hiçbir ölçüye sığmayacak kadar yüce olacağını açıkladığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "kebîr" sıfatının kullanılmasıyla, inkarcılar için hazırlanan azabın dehşetine zıt bir kutup oluşturulduğunu, müminler için vaat edilen ödülün hem nicelik hem de nitelik olarak mutlak bir tatmin sağlayacağının dilsel olarak perçinlendiğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla