Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mülk Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mülk Sûresi, 10. Ayet

    وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا ف۪ٓي اَصْحَابِ السَّع۪يرِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû lev kunnâ nesme’u ev na’kilu mâ kunnâ fî ashâbi-sse’îr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ‘Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!’ diye de ilâve ederler.

      Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık. Bir önceki âyette geçen “evet bize bir uyarıcı gelmişti” beyanı, onların kulak verdiklerini ve akıllarının da olduğunu itiraf etme konumundadır. Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık. Bu beyan ise işitmenin gerçekleşmediği ve akıllarının da bulunmadığı anlamına gelmez. Çünkü işittiklerini ve akıllarının da olduğunu ikrar etmişlerdi. Buradaki ifade ise onların işittiklerinden faydalanmaktan ve akıllarını kullanmaktan geri durduklarını ifade etmektedir. Çünkü işitilen şeyden faydalanmak ona göre hareket etmektir, akıldan faydalanmak anlaşılan şeyi yerine getirmektir. Onlar duydukları şeylerin gereğini yapmadılar, akıllarının erdiği şeyleri de yerine getirmediler. Bazıları da şöyle demiştir: Şu anda olduğu gibi dünyada kulak vermiş olsaydık, yahut şu anda olduğu gibi dünyada aklımızı kullansaydık, şu alevli cehennemin mahkumları arasında bulunmazdık. Ancak bu izah uygun değildir, çünkü âhiret yurdu işittirme ve anlatma yurdu değildir. Âyetin doğru yorumu bizim söylediğimiz gibi olmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün asıl anlamının ağızdan çıkan söz, bir düşünceyi veya durumu dil ile telaffuz etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavl kelimesinin sadece sese dönüşen kelimeleri değil, aynı zamanda içsel bir itirafı, kesin bir inancı veya kabullenmeyi de ifade ettiğini, bu ayette cehennemliklerin hiçbir inkar payı bırakmayacak şekilde kendi suçlarını mutlak bir çaresizlikle itiraf etmelerini karşıladığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki söyleme eyleminin, dünyadayken hakikati bastırmak ve elçileri yalanlamak için kullanılan dilin, ahirette sahibinin aleyhine şahitlik eden ve derin bir pişmanlığı dışa vuran trajik bir itiraf aracına dönüştüğünü kaydeder.

        Nesme'u (نَسْمَعُ)

        İbn Fâris, s-m-a kökünün asıl anlamının kulak vasıtasıyla sesleri algılama ve işitme yetisi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da işitme (sem') eyleminin sadece fiziksel bir duyma değil, duyulan şeyi anlama, üzerinde düşünme ve ona icabet etme (kabul etme) anlamı taşıdığını, buradaki pişmanlığın vahyi kulak ardı etmemek ve ona kalbi açmakla ilgili olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, sem' (işitme) kavramının Kur'an'ın ontolojik ve epistemolojik dünyasında insanın ilahi mesajla kurduğu ilk ve en temel köprü olduğunu, inkarcıların bu kelimeyi kullanarak fiziksel bir sağırlığı değil, varoluşsal ve ruhsal bir kapanıklığı itiraf ettiklerini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "kulak vermek" ve "dinleyip ibret almak" anlamında kullanıldığını, hakikate karşı geliştirilen bilinçli sağırlığın ahiretteki en büyük hüsran sebebi olarak şahısların kendi dilleriyle tescillendiğini vurgular.

        Na'kılu (نَعْقِلُ)

        İbn Fâris, a-k-l kökünün asıl anlamının bir şeyi bağlamak, alıkoymak ve tutmak olduğunu (örneğin deveyi bağlayan ipe "ikal" denmesi gibi), aklın da insanı yanlışa düşmekten ve helak olmaktan alıkoyan, tutan bir yeti olmasından dolayı bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, aklın hem hakikati idrak etme gücü hem de bu idrak sonucunda kişiyi kötülükten frenleyen ahlaki bir mekanizma olduğunu, ayette işitme (sem') ile birlikte kullanılarak bilginin pratiğe ve doğru tercihe dönüşmesi sürecini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da taakkul eyleminin soyut ve felsefi bir düşünmeden ziyade, insanı kurtuluşa götürecek pratik, ahlaki ve hayati bir kavrayış olduğunu, aklı kullanmamanın doğrudan doğruya cehennemle sonuçlanan bir ontolojik yıkım sebebi olarak sunulduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, vahyi dinlemek (sem') ile aklı kullanmanın (akletmek) birbirini tamamlayan iki bilgi ve kurtuluş kaynağı olarak yan yana zikredildiğini, bu iki melekenin inaktif bırakılmasının felaketin temel reçetesi olduğunu belirtir.

        Ashâbi (أَصْحَابِ)

        İbn Fâris, s-h-b kökünün asıl anlamının bir şeye veya birine sürekli eşlik etmek, yakınında bulunmak ve ondan ayrılmamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, suhbet kavramının geçici bir birlikteliği değil, bedensel veya zamansal olarak sürekli ve ayrılmaz bir beraberliği (mülazemet) ifade ettiğini, "cehennem ashabı" tamlamasının bu kişilerin artık ateşin ayrılmaz bir parçası, daimi bir mensubu haline geldiklerini anlattığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin mekanlar veya durumlar için kullanıldığında (cennet ashabı, ateş ashabı gibi) Arapçanın kadim kullanımında kalıcı aidiyet ve mülkiyet bildiren bir form olduğunu, Kur'an eskatolojisinde bu yapının kalıcı ahiret yurtlarını nitelemek için temel bir terim işlevi gördüğünü aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ashab" kelimesinin burada son derece trajik bir aidiyeti sembolize ettiğini, ateşin sadece girilen bir mekan değil, adeta ebediyen yakalarını bırakmayacak karanlık bir yoldaş olduğunu ifade eder.

        Es-Sa'îr (السَّعِيرِ)

        İbn Fâris, s-e-r kökünün ateşi tutuşturmak, alevlendirmek, hararetini artırmak ve aynı zamanda delilik derecesinde taşkınlık (müs'ar) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, saîr kelimesinin sıradan bir ateş (nâr) değil, alevi son derece yüksek, şiddetle tutuşmuş ve yakıcılığı zirveye ulaşmış, adeta çılgınca yanan bir ateş türünü nitelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, kelimenin geç antik dönemin kıyamet tasavvurlarındaki alevli göl veya yanan uçurum konseptiyle görsel bir paralellik taşıdığını, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak cehennemi son derece dinamik, açgözlü ve hararetli bir infaz merkezi olarak betimlediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökündeki "çıldırmak/kudurmak" çağrışımlarının, ateşin sıradan bir madde olmaktan çıkıp, inkarcılara karşı ilahi bir gazapla öfkelenmiş, kudurmuş canlı bir azap unsuru (teşhis) olarak tasavvur edilmesini sağladığını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X