Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mülk Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mülk Sûresi, 9. Ayet

    قَالُوا بَلٰى قَدْ جَٓاءَنَا نَذ۪يرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۚ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ كَب۪يرٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû belâ kad câenâ neżîrun fekeżżebnâ ve kulnâ mâ nezzela(A)llâhu min şey-in in entum illâ fî dalâlin kebîr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      8. Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak! Oraya her bir grup atıldıkça, muhafızları onlara, ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar.

      9. Şöyle cevap verirler: ‘Evet, doğrusu bize bir uyarıcı (peygamber) gelmişti; fakat biz onu yalancılıkla itham etmiş ve ‘Allah hiçbir şey göndermemiştir; siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz!’ demiş3tik.

      Cehennemin Öfkesi

      Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak! Bu beyanın cehennem bekçilerinden kinaye olması mümkün olduğu gibi cehennemin niteliği olması da muhtemeldir. Cenâb-ı Hak cehennemde ve dilediği ölülerde azametini ve şanını gösterecek özellikler var etmesi mümkündür; bu sayede cehennem Allah adına O*nun düşmanlarına karşı öyle bir öfke sergiler ki neredeyse çatlayacak! Allah’ın dostlarına karşı ise selâmet yolu olur. Burada cehennemin öfkesinden söz edilmesinde şöyle bir hatırlatma da var: Allah dostlarının, O nun düşmanlarına karşı tıpkı cehennemin öfkelenmesi gibi öfkelenmeleri Cenâb-ı Hakkın bu kullar üzerindeki haklarındandır. Hatta cehennemin, böyle bir İşle görevlendirilmesi bize nispetle aklen daha uzak bir durumdur [Bu davranış cehennemden öncebizden beklenir]. Halbuki onun, Allah’ın düşmanlarına karşı olan öfkesi o derece ileri boyuttadır ki neredeyse öfkesinden çatlayacaktır. O halde, Allah’ın dostları kendilerinde bu vasfı barındırmaya daha lâyıktır. Cenâb-ı Hak, Resûlullah’la beraber olanları, Allah düşmanlarına karşı takındıkları şiddetli tavır sebebiyle övmektedir: “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı serttirler” buyurmaktadır. Başka bir âyette de “onlar müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı vakarlıdırlar” buyurmaktadır. Bundan dolayı bu niteliğe sahip olmak her mümin için gereklidir. Burada başka bir hikmet daha var, kıyâmet günü cehennemlikler “biz bu durumu bilmiyorduk” demesinler diye Allah Teâlâ cehennemin, içine gireceklere yönelik şiddetini kendilerine hatırlatmaktadır.

      Oraya her bir grup atıldıkça, muhafızları onlara, ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar. Yani sizi böyle bir günle karşı karşıya gelmekle uyaran. Onlar şöyle cevap verirler: Evet, doğrusu bize, bir uyarıcı (peygamber) gelmişti. Bu, onların âkıbetlerinin sonunu ve hallerinin neticesini haber vermektedir. Bunun üzerine onlar, hemen yalan yemine başvurur ve “Onların mazeretleri, ‘Rabb’imiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık!’ derler” Yalan yere yaptıkları yeminlerin dünyada kendilerine fayda sağladığı gibi âhirette de fayda sağlayacağını ümit ederler. Fakat cehenneme atıldıklarında yeminlerinin kendilerinden azabı kaldıramayacağını anlarlar, bu defa kendilerini azaptan kurtaracağı ümidiyle itiraf etmeye ve doğruyu söylemeye başlarlar; evet bize bir uyarıcı gelmişti, derler, o bizi böyle bir güne kavuşacağımızdan korkutuyordu. Ama biz yalanladık; uyarıcıların bizlere söylediklerini yalan saydık. Bizi korkuttuğunuz şeylerden hiçbirini Allah göndermemiştir, dedik. Siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz! Bu beyanı onlara cehennem bekçilerinin söylemiş olması muhtemeldir. Yahut siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz! sözü dünyada kendilerine yapılan bir hitaptır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün asıl anlamının ağızdan çıkan söz, bir düşünceyi veya durumu dil ile ifade etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavl kelimesinin sadece telaffuz edilen sıradan sözleri değil, aynı zamanda kesin bir inancı veya itirafı da kapsadığını, bu ayette cehennemliklerin hiçbir inkar payı bırakmayacak şekilde kendi suçlarını mutlak bir çaresizlikle itiraf etmelerini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki söyleme eyleminin, dünyadayken hakkı bastırmak için kullanılan dilin, ahirette sahibinin aleyhine şahitlik eden ve suçu kabullenen trajik bir itiraf aracına dönüştüğünü kaydeder.

        Câenâ (جَاءَنَا)

        İbn Fâris, c-y-e kökünün bir yere varmak, gelmek ve ulaşmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mecî' eyleminin sıradan bir geliş değil, bizzat hissedilen, inkarı mümkün olmayan son derece açık ve somut bir ulaşma durumu olduğunu, tebliğin onlara hiçbir mazeret bırakmayacak netlikte geldiğinin kendi dilleriyle tasdik edilmesi manasını taşıdığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, gelişin "bize" (nâ) zamiriyle ifade edilmesinin, ilahi uyarının genel geçer bir söylem olmadığını, bizzat muhatapların şahıslarına ve idraklerine ulaştığını tescil eden hukuki bir tebliğ niteliği taşıdığını belirtir.

        Nezîr (نَذِيرٌ)

        İbn Fâris, n-z-r kökünün bir tehlikeye karşı önceden uyarmak ve korkutmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin yaklaşan azabı haber vererek muhatabını şefkatle ama sarsıcı bir şekilde ikaz eden elçiyi nitelediğini, ayetteki itirafta suçluların kendilerine tanınan bu kurtuluş fırsatını açıkça gördüklerini teyit ettiklerini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu bağlamdaki uyarıcı (nezîr) kavramının, Allah'ın cezalandırmadan önce adaletini tesis etmek için kullandığı "tebliğ" şartının yerine getirildiğini semantik olarak kanıtladığını, cehennemliklerin bu kelimeyi kullanarak ilahi adaletin kusursuzluğunu zımnen onayladıklarını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin bu ayette, elçinin şahsiyetinden ziyade, taşıdığı uyarının sarsıcı mahiyetine odaklanıldığını gösterdiğini kaydeder.

        Kezzebnâ (كَذَّبْنَا)

        İbn Fâris, k-z-b kökünün asıl anlamının gerçeğin zıttını söylemek ve doğru olanı reddetmek olduğunu belirtir. Tekzib formunun ise birine doğrudan yalancı demek ve gerçeği bile isteye yalanlamak manası taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kezzebnâ (yalanladık) fiilinin bilgisizlikten kaynaklanan masum bir hatayı değil, hakikatin güneşi gibi parlamasına rağmen inat, kibir ve peşin hükümle sergilenen bilinçli ve aktif bir reddedişi temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, failin "biz" zamiriyle (çoğul olarak) gelmesinin, suçun toplumsal bir hezeyan ve örgütlü bir inkar halinde işlendiğini, kalabalıkların birbirini kışkırtarak hakikati topluca örtbas etme eylemini (tekzib) gerçekleştirdiklerini betimlediğini kaydeder.

        Nezzele (نَزَّلَ)

        İbn Fâris, n-z-l kökünün yukarıdan aşağıya inmek, inip konaklamak anlamlarına geldiğini, "tenzil" formunun ise bir şeyi peyderpey, belli bir amaca matuf olarak indirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin vahyin ilahi boyuttan beşeri boyuta, insanların idrak edebileceği bir forma bürünerek aşama aşama indirilmesini ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki inme/indirme anlamındaki yaygın köklerle eş kökenli olduğunu, Kur'an'da ise Allah'ın aşkınlığından (müteal) insana doğru uzanan dikey iletişim eksenini temsil eden en temel teolojik terim haline geldiğini aktarır. Angelika Neuwirth, inkarcıların bu fiili olumsuzlayarak (ma nezzele) sadece spesifik bir mesajı değil, doğrudan doğruya Tanrı'nın insanlığa müdahale etme ve iletişim kurma ihtimalini ontolojik olarak reddettiklerini analiz eder.

        Allâh (اللَّهُ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün ibadet etmek, hayret etmek ve sığınmak anlamlarına gelen "ilah" kelimesinden türediğini, Allah lafzının ise tüm kemal sıfatlarını kendinde toplayan yüce yaratıcının özel ismi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin bizzat varlığı zorunlu olan ve ibadete layık yegane hakiki mabudu ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Süryanice "Alahâ" ve Aramice "Elahâ" ile dilbilimsel ve teolojik bir süreklilik taşıdığını, ancak İslami mesajda şirkin her türlüsünden arındırılarak mutlak monoteizmin merkezine yerleştirildiğini aktarır. Theodor Nöldeke, İslam öncesi dönemde de yüce bir yaratıcıyı nitelemek için bilinen bu ismin, Kur'an tarafından tüm sahte ilahların yetkilerini elinden alarak eşsiz ve yegane otorite konumuna yükseltildiğini analiz eder.

        Şey (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün bir şeyi istemek ve dilemek anlamına geldiğini, kelimenin zamanla varlığı tahayyül edilebilen her türlü nesne veya kavram için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Arap dilindeki en kapsamlı ontolojik kavram olan şey kelimesinin, bu ayette olumsuzluk edatıyla (mâ... min şey'in) birlikte kullanılarak "hiçbir şey" anlamına geldiğini; bunun da inkarcıların vahyi reddederken sergiledikleri mutlak, kategorik ve kestirip atan tavırlarını dilsel olarak pekiştirdiğini ifade eder.

        Dalâl (ضَلَالٍ)

        İbn Fâris, d-l-l kökünün doğru yoldan sapmak, kaybolmak, telef olmak ve gözden yitmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dalaletin hidayetin (doğru yol) tam zıttı olduğunu, bilerek veya bilmeyerek istikametten ayrılmayı ifade ettiğini; ayette inkarcıların kendilerine gelen elçileri bu kelimeyle itham etmelerinin tam bir akıl tutulması ve gerçekliği tersyüz etme durumu olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "dalal" kavramının salt bir "yolunu kaybetme" değil, varoluşsal bir savrulma ve ruhsal bir çöküş olduğunu, kafirlerin bu kelimeyi peygamberlere yönelterek kendi içsel kaybolmuşluklarını elçilere dışa yansıttıklarını (projeksiyon) analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, en derin sapkınlık içinde olanların, hakikati getirenleri sapkınlıkla suçlamalarının, küfrün insan psikolojisinde yarattığı derin körlüğü ve paradoksu yansıtan çarpıcı bir kelime seçimi olduğunu kaydeder.

        Kebîr (كَبِيرٍ)

        İbn Fâris, k-b-r kökünün küçüklüğün zıttı olarak cisimce, yaşça veya değerce büyüklük ve azamet ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hacimsel büyüklüğün yanı sıra soyut kavramların şiddetini ve derecesini nitelemek için de kullanıldığını, burada peygamberlere atfedilen sözde "sapıklığın" çapını abartmak amacıyla seçildiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kebîr" sıfatının kullanılmasıyla inkarcıların sadece elçileri yalanlamakla kalmayıp, onların getirdiği aydınlığı "korkunç derecede büyük bir saçmalık" olarak nitelendirerek, hakikate karşı duydukları kini dilsel yolla en uç noktaya taşıdıklarını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X