تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِۜ كُلَّمَٓا اُلْقِيَ ف۪يهَا فَوْجٌ سَاَلَهُمْ خَزَنَتُهَٓا اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذ۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mülk Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
8. Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak! Oraya her bir grup atıldıkça, muhafızları onlara, ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar.
9. Şöyle cevap verirler: ‘Evet, doğrusu bize bir uyarıcı (peygamber) gelmişti; fakat biz onu yalancılıkla itham etmiş ve ‘Allah hiçbir şey göndermemiştir; siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz!’ demiş3tik.
Cehennemin Öfkesi
Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak! Bu beyanın cehennem bekçilerinden kinaye olması mümkün olduğu gibi cehennemin niteliği olması da muhtemeldir. Cenâb-ı Hak cehennemde ve dilediği ölülerde azametini ve şanını gösterecek özellikler var etmesi mümkündür; bu sayede cehennem Allah adına O*nun düşmanlarına karşı öyle bir öfke sergiler ki neredeyse çatlayacak! Allah’ın dostlarına karşı ise selâmet yolu olur. Burada cehennemin öfkesinden söz edilmesinde şöyle bir hatırlatma da var: Allah dostlarının, O nun düşmanlarına karşı tıpkı cehennemin öfkelenmesi gibi öfkelenmeleri Cenâb-ı Hakkın bu kullar üzerindeki haklarındandır. Hatta cehennemin, böyle bir İşle görevlendirilmesi bize nispetle aklen daha uzak bir durumdur [Bu davranış cehennemden öncebizden beklenir]. Halbuki onun, Allah’ın düşmanlarına karşı olan öfkesi o derece ileri boyuttadır ki neredeyse öfkesinden çatlayacaktır. O halde, Allah’ın dostları kendilerinde bu vasfı barındırmaya daha lâyıktır. Cenâb-ı Hak, Resûlullah’la beraber olanları, Allah düşmanlarına karşı takındıkları şiddetli tavır sebebiyle övmektedir: “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı serttirler” buyurmaktadır. Başka bir âyette de “onlar müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı vakarlıdırlar” buyurmaktadır. Bundan dolayı bu niteliğe sahip olmak her mümin için gereklidir. Burada başka bir hikmet daha var, kıyâmet günü cehennemlikler “biz bu durumu bilmiyorduk” demesinler diye Allah Teâlâ cehennemin, içine gireceklere yönelik şiddetini kendilerine hatırlatmaktadır.
Oraya her bir grup atıldıkça, muhafızları onlara, ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar. Yani sizi böyle bir günle karşı karşıya gelmekle uyaran. Onlar şöyle cevap verirler: Evet, doğrusu bize, bir uyarıcı (peygamber) gelmişti. Bu, onların âkıbetlerinin sonunu ve hallerinin neticesini haber vermektedir. Bunun üzerine onlar, hemen yalan yemine başvurur ve “Onların mazeretleri, ‘Rabb’imiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık!’ derler” Yalan yere yaptıkları yeminlerin dünyada kendilerine fayda sağladığı gibi âhirette de fayda sağlayacağını ümit ederler. Fakat cehenneme atıldıklarında yeminlerinin kendilerinden azabı kaldıramayacağını anlarlar, bu defa kendilerini azaptan kurtaracağı ümidiyle itiraf etmeye ve doğruyu söylemeye başlarlar; evet bize bir uyarıcı gelmişti, derler, o bizi böyle bir güne kavuşacağımızdan korkutuyordu. Ama biz yalanladık; uyarıcıların bizlere söylediklerini yalan saydık. Bizi korkuttuğunuz şeylerden hiçbirini Allah göndermemiştir, dedik. Siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz! Bu beyanı onlara cehennem bekçilerinin söylemiş olması muhtemeldir. Yahut siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz! sözü dünyada kendilerine yapılan bir hitaptır.
Yorumu Yorumla
-
Tekâdü (تَكَادُ)
İbn Fâris, k-v-d kökünün asıl anlamının bir eylemin gerçekleşmesine çok yaklaşmak, ramak kalmak olduğunu belirtir. Ayette cehennemin öfkesinden parçalanma noktasına geldiğini ancak henüz fiili olarak parçalanmadığını ifade eden, eylemin eşiğindeki bir gerilim anını nitelediğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin varlığın potansiyel halden fiiliyata geçmesinin hemen sınırında durmasını sembolize ettiğini, cehennemin içindeki şiddetin kendi yapısal bütünlüğünü tehdit edecek bir doygunluğa ulaştığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Arap belagatinde yaklaşma (mukarebe) fiili olarak mekanın ulaştığı tahammül edilemez gerilimi, patlama noktasındaki muazzam bir basıncı edebi bir tasvirle ortaya koyduğunu ve muhatabın zihninde derin bir dehşet uyandırmayı hedeflediğini kaydeder.
Temeyyezu (تَمَيَّزُ)
İbn Fâris, m-y-z kökünün asıl anlamının şeyleri birbirinden ayırmak, kısımlara bölmek ve yekpare bir bütünü parçalamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel, sıradan bir ayrışmadan ziyade, cehennemin içindeki şiddetli kaynama, gazap ve sarsıntı sebebiyle adeta kendi bağlayıcı unsurlarının birbirinden kopup dağılacak raddeye gelmesini ifade ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu ifadenin cehennemi şuurlu, canlı bir organizma gibi kişileştiren (teşhis) son derece güçlü bir metafor olduğunu, öfke krizine giren bir canlının sinir uçlarının kopması ve bedeninin titreyerek kendini parçalaması sahnesinin eskatolojik mekana kusursuzca uyarlandığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, m-y-z kökünden gelen bu kelimenin "ayrışmak" anlamının, cehennemin kendi içindeki sarsılmaz yapısının, maruz kaldığı ilahi gazap enerjisiyle içten içe çatlayıp dağılmasını semantik düzeyde eşsiz bir şekilde yansıttığını belirtir.
El-Gayz (الْغَيْظِ)
İbn Fâris, g-y-z kökünün insanın içine attığı, yutkunduğu ancak her an dışarı taşma eğiliminde olan son derece şiddetli, yoğun ve yakıcı bir öfke anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, gadab kelimesinin aksine gayzın daha çok fiziksel bir tahribat yaratacak derecedeki içsel kaynamayı, kontrol edilemeyen psikosomatik kabarmayı temsil ettiğini, cehenneme atfedildiğinde ise bu öfkenin inkarcılara yönelik mutlak, bastırılamaz ve tatmin edilemez bir cezalandırma iştahı olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da insani bir duygunun kozmik ve inorganik bir mekana aktarıldığını, cehennemin sadece pasif bir infaz yeri değil, Allah'ın düşmanlarına karşı kendi ontolojik varoluşuyla bilenen aktif, düşmanca ve idrak sahibi bir varlık olarak kurgulandığını analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, öfkenin bu derecesinin, içine atılacak olanların işledikleri suçun azametiyle orantılı bir ilahi reaksiyonun, mekanın şahsiyetine yansımış somut hali olduğunu ifade eder.
Ulkiye (أُلْقِيَ)
İbn Fâris, l-k-y kökünün bir şeyin başka bir şeyle buluşması ve bir cismin bir yöne kuvvetlice fırlatılması anlamlarını taşıdığını belirtir. Bu ayetteki meçhul (edilgen) formunun fırlatılanların iradesizliğini ve teslimiyetini vurguladığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ilkâ" eyleminin değerli bir şeyi özenle koymaktan ziyade, değersiz ve hor görülen bir nesneyi savurmak, atmak anlamına geldiğini; cehenneme atılan grupların hiçbir ehemmiyeti olmayan değersiz birer atık ve yakıt hükmünde muamele gördüğünü açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, failin gizlenerek fiilin edilgen çatıda kullanılmasının, atılanların ilahi adalet karşısında nesneleşmesini, savunanı, acıyanı ve tutanı olmayan mutlak bir çaresizlik içine düşüşlerini derin bir semantik aşağılama ile aktardığını kaydeder.
Fevc (فَوْجٌ)
İbn Fâris, f-v-c kökünün hızla ve kalabalıklar halinde ilerleyen, birbirini iterek aceleyle sürülen insan veya canlı toplulukları anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fevc kelimesinin sıradan bir kalabalıktan ziyade, belli bir amaç doğrultusunda bir araya toplanmış ve sürüler halinde sevk edilen güruhu ifade ettiğini, bu sevkiyat esnasında içlerindeki bireyselliğin ve şahsiyetin tamamen yok edildiğini açıklar. Theodor Nöldeke, kelimenin arkaik kullanımlarında savaşa veya yıkıma sevk edilen birlikleri nitelediğini, ayetteki eskatolojik bağlamında ise inkarcıların adeta mezbahaya sürülen hayvanlar gibi toplu ve geri dönüşsüz bir felakete itildiklerini betimleyen son derece dramatik dilsel bir araç olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin suçluların cehenneme tek tek değil, ardı arkası kesilmeyen kalabalık yığınlar halinde atılmasının mekandaki azabın sürekliliğine, kuşatıcılığına ve hacmine işaret ettiğini vurgular.
Seelehüm (سَأَلَهُمْ)
İbn Fâris, s-e-l kökünün bir şeyin mahiyetini öğrenmek için soru sormak, bilgi talep etmek veya bir istekte bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki sorgulamanın bilmeyen birinin bilgi edinmek (istifham) amacıyla sorduğu bir soru olmadığını, bilakis kişiyi kendi inkarıyla yüzleştirip azarlamak (tevbih) ve tüm mazeret kapılarını tamamen kapatıp onu ahlaken de çaresiz bırakmak (takrir) amacıyla yapıldığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, cehennem bekçilerinin bu sorusunun fiziksel azaptan hemen önce uygulanan çok şiddetli bir psikolojik kınama yöntemi olduğunu, suçlunun kendi lisanıyla mahkumiyetini onaylatmayı ve adaletin tecellisini kendi ağızlarından tescil etmeyi amaçlayan sarsıcı ve retorik bir eylem olduğunu ifade eder.
Hazenetühâ (خَزَنَتُهَا)
İbn Fâris, h-z-n kökünün bir şeyi korumak, özenle saklamak, biriktirmek ve dışarı sızmasını/çıkmasını engellemek amacıyla bir yere kilitlemek anlamına geldiğini, hazin kelimesinin ise bu muhafaza işini yapan bekçi demek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cehennem meleklerinin "hâzin" (depolayan/kapatan) olarak adlandırılmasının, cehennemin kaçış ihtimali tamamen sıfır olan kozmik bir zindan, mühürlü bir depo hüviyetinde tasarlandığını ve meleklerin de bu zindanın tavizsiz, duygusuz infaz koruma memurları olduğunu ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Sami dillerinde "hazine" veya "depo" tutucularını niteleyen ortak bir mirasa dayandığını, Kur'an'da ise bu mefhumun ahiret hayatındaki yeraltı muhafızları konseptini İslamileştirerek onlara mutlak bir itaate dayalı ilahi, hatasız bir memuriyet atfettiğini aktarır.
Ye'tiküm (يَأْتِكُمْ)
İbn Fâris, e-t-y kökünün bir şeyin aslına ulaşması, menziline gelmesi, ortaya çıkması veya bir eylemin bilfiil icra edilmesi anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ityan" fiilinin genel geliş anlamındaki "mecî" fiilinden farklı olarak çok daha kararlı, maksatlı, donanımlı ve güçlü bir gelişi temsil ettiğini; uyarıcıların (peygamberlerin) tesadüfi bir şekilde değil, sarsılmaz ilahi bir misyonla ve kesin kanıtlarla toplumların önüne dikildiğini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada her türlü cehalet mazeretini kökünden ortadan kaldıran somut bir tarihi gerçekliğe vurgu yaptığını, tebliğin onlara bilfiil ulaştığı gerçeğinin cehennem melekleri tarafından reddedilemez hukuki bir yüzleştirme argümanı olarak kullanıldığını kaydeder.
Nezîr (نَذِيرٌ)
İbn Fâris, n-z-r kökünün bir kişiyi ileride karşılaşacağı ölümcül veya büyük tehlikeye karşı önceden uyarmak, korkutmak ve zaman varken tedbir almasını sağlamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nezîrin (uyarıcı) sadece kuru bilgi veren bir elçi değil, muhatabını yaklaşan ilahi azaba karşı merhametle ama aynı zamanda tavizsiz bir ciddiyetle ikaz eden peygamberlik sıfatı olduğunu, bu kelimenin müjdeleyici (beşîr) kavramının zıttı ve teolojik tamamlayıcısı olarak işlev gördüğünü ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın nübüvvet tasavvurunda "inzâr" (uyarma) eyleminin merkeze oturduğunu, özellikle Mekki surelerde peygamberin temel ontolojik görevinin yaklaşan eskatolojik yıkımı haber veren bir "nezîr" olarak kodlandığını ve tam da bu uyarının reddinin cehennem azabının temel meşruiyet zeminini oluşturduğunu derinlemesine analiz eder. Angelika Neuwirth, kelimenin uyarı-ceza (inzâr-ikâb) edebi formunun en temel yapı taşı olduğunu, meleklerin yönelttiği bu sorunun ilahi adaletin tesisi için zaruri olan tebliğ şartının dünyadayken yerine getirildiğine dair şaşmaz kozmik bir teyit mekanizması işlevi gördüğünü vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla