Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mülk Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mülk Sûresi, 5. Ayet

    وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُوماً لِلشَّيَاط۪ينِ وَاَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّع۪يرِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve lekad zeyyennâ-ssemâe-ddunyâ bimesâbîha ve ce’alnâhâ rucûmen lişşeyâtîn(i)(s) ve a’tednâ lehum ‘ażâbe-sse’îr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Gerçek şu ki biz yakın göğü kandillerle süsledik. Ayrıca bunlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.

      Gerçek şu ki biz yakın göğü kandillerle süsledik. Allah Teâlâ burada, imtihan edilen muhataplara en yakın gök olması münasebetiyle ona yakın gök adını verdi, yoksa ikinci göğün âhiret seması olduğu İçin değil. Bu sözümüzün doğruluğunu gösteren delil de dünyanın mukabilinin âhiret olmamasıdır; bilâkis âhiretin mukabili "ûlâ” (الأُولَى) dünyanın mukabili de “kusvâ” (القصوى)’dır. İşte bu, ikinci semânın âhiret semâsı olmadığını gösterir. Âyetteki “mesâbîh” (بِمَصَابِيحَ) kelimesi de yıldızlar anlamına gelir. Cenâb-ı Hak burada kullarına, insanlar için yıldızlarda yarattığı büyük nimetleri hatırlatmaktadır. Allah onlarda üç çeşit nimet yaratmıştır. Birincisi, “Andolsun, biz ona güzel bir görünüm verdik” mealindeki âyette ifade buyurduğu gibi, seyredenler için gökyüzünün güzel bir manzara arzetmesidir. Bakanlar için bu güzel manzara, ancak yeryüzünün güzel manzarası gidip gece karanlığı çöktüğünde ortaya çıkar. Böylece Allah yeryüzünde yarattığı güzel manzaranın yerini gökte yarattığı güzel manzara ile değiştirmiştir. Bu manzarayı diğerlerinden daha üstün kılmıştır, çünkü diğerleri ancak kendisine yaklaşıldığında güzelliği belli olur. Bir de Allah Teâlâ, bu manzarayı uzaktan bakıldığında güzelliği görülecek şekle koymuştur. İşte bu, onun, yeryüzünün güzel manzarasından daha üstün olduğunu gösterir.

      İkinci nimet, “O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratmıştır” meâlindeki âyette zikrettiği şeydir. Cenâb-ı Hak yıldızları, oluşacak karanlıklardan çıkış yolunu gösteren bir rehber kılmıştır; bu sayede insan karanlıktaki tehlikelere düşmekten kurtulur.

      Üçüncü nimet, bunlarla şeytanların taşlanmasını sağladık, meâlindeki beyanında zikrettiği şeydir. Yıldızları, şeytanları taşlama vasıtası kılmasında, insanların kafalarındaki karışıklığı giderme ve onları karanlık fiillerden aydınlığa çıkarma amacı vardır. Şöyle ki şeytanlar göğe yükseliyor ve gök ehlinin kendi aralarında konuştukları dünya ehline dair haberleri duymaya çalışıyor, onların konuşmalarını kulak hırsızlığı yaparak almaya uğraşıyor, sonra bunları yeryüzü ehline getirir ve kendilerinden bir sürü yalan katarak onların kafalarına yerleştiriyordu. Böylece insanların kafalarını karıştırıyor ve bunlarla onları Cenâb-ı Hakkm yolundan saptırıyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, şeytanların kulak hırsızlığı yapmalarını Önlemek için gökyüzünü muhafızlarla ve alev parçalarıyla doldurmuştur. Bununla haberlerin, yalandan korunmuş olan Resûlullah (s.a.) vasıtasıyla yeryüzü ehline ulaşmasını sağlamıştır. Böylece hem o haberler şüphe ve karışıklıktan korunmuş, hem de insanlar karanlıklara düşmekten kurtulmuştur. Yıldızların dünyaya en yakın bulunan gökte bir zinet olarak yerleştirilmesinde, gök ehlinin de imtihan edilmesi ve tıpkı yeryüzü ehli için olduğu gibi hangisinin daha güzel işler yapacağı konusunda onların da sınanması söz konusudur. Cenâb-ı Hakkm, yeryüzü ehli hakkında söylediği şu âyete bakmaz mısın? “Biz, kimlerin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık”. Burada yüce Allah, o zinetin imtihan için yapıldığını haber vermektedir.

      Onlara alevli ateş azabını hazırladık. Bu âyete göre şeytanlar, yıldızlara yerleştirilen ateşlerle azap edilseler bile gökten yapılan taşlama, onları hak ettikleri ebedî azabı görmekten kurtarmaz; aksine diğer şeytanlar ve kâfirler için hazırladığı gibi onlar için de alevli bir ateş azabını hazırlamıştır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zeyyennâ (زَيَّنَّا)

        İbn Fâris, z-y-n kökünün bir şeyi güzelleştirmek, ona estetik bir değer katmak ve onu kusurlardan arındırılmış bir görünüme kavuşturmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, zînetin (süs) hem eşyanın zatındaki bir güzellik hem de dışarıdan eklenen bir güzellik olduğunu, ayetteki süslemenin ise gökyüzünün yıldızlarla donatılarak hem görsel bir estetik hem de kozmik bir nizam verilmesi anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın ontolojik estetiğinde önemli bir yer tuttuğunu, yaratılışın sadece fonksiyonel değil, aynı zamanda hayranlık uyandırıcı bir güzellikte (cemâl) tasarlandığını gösterdiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada ilahi sanatın bir tezahürü olarak kullanıldığını ve insanın bakışını bu estetik uyuma yönlendirmeyi amaçladığını kaydeder.

        Es-Semâe (السَّمَاءَ)

        İbn Fâris, s-m-v kökünün bir şeyin yüksekte olması ve üstte bulunması anlamını taşıdığını, bu ayette "dünya seması" tamlamasıyla en yakın gök katmanına işaret edildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, semânın yerin karşısındaki tüm yücelikleri kapsadığını, ancak burada özellikle yıldızlarla bezenen fiziksel atmosfer ve ötesindeki ilk tabakanın kastedildiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin diğer Sami dillerindeki (İbranice şamayim, Süryanice şmayyâ) yaygınlığına değinerek, Kur'an'ın bu terimi kadim kozmolojik şemayı koruyarak ancak ilahi otoriteye bağlayarak kullandığını aktarır. Angelika Neuwirth, gökyüzünün bu ayette bir "çatı" ve "süs" olarak nitelenmesinin, Kur'an'ın muhataplarına evrenin güvenli ve güzel bir mekan olduğu duygusunu verdiğini analiz eder.

        Ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, d-n-v kökünün iki temel anlamı olduğunu; birincisinin yakınlık, ikincisinin ise alçaklık ve değersizlik olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımının öncelikle mekana (en yakın gök) işaret ettiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, dünya kelimesinin "âhiret"in zıttı olarak, insana en yakın olan ve çabuk geçen hayatı veya mekanı temsil ettiğini, buradaki "en yakın sema" vurgusunun insan gözünün doğrudan müşahade edebildiği alanı nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, dunya kavramının Kur'an'da ahlaki bir kategori haline geldiğini, ancak bu ayetteki fiziksel nitelemenin, en yakın ve görünür olanın bile muazzam bir ihtişama sahip olduğunu göstermek için seçildiğini analiz eder. Theodor Nöldeke, kelimenin geç antik dönem teolojik terminolojisinde "alt alem" anlamındaki kullanımlarla dilsel paralellik taşıdığını belirtir.

        Mesâbîh (مَصَابِيحَ)

        İbn Fâris, s-b-h kökünün sabah vakti, aydınlık ve ışık saçmak anlamlarına geldiğini, misbah (lamba/kandil) kelimesinin ise karanlığı aydınlatan araç olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mesâbîh kelimesinin çoğul olarak yıldızları nitelediğini, onların karanlıkta yol gösterme ve ışık saçma işlevinin lamba metaforuyla somutlaştırıldığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Süryanice "maşbeha" (övgü/parlaklık) veya Aramice kökenlerle ilişkili olabileceğini, ancak Arapçada lamba/kandil anlamında iyice yerleştiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, yıldızların "kandil" olarak nitelenmesinin, evrenin bir "ev" (beyt) gibi tasarlandığına ve bu evin tavanının ışıklarla donatıldığına dair edebi bir tasviri yansıttığını belirtir.

        Cealnâ (جعلنا)

        İbn Fâris, c-e-l kökünün bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir şeyi bir görev için tayin etmek veya yaratmak anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ce'l fiilinin "halk" (yaratma) fiilinden farklı olarak, var olan bir şeye yeni bir nitelik veya işlev kazandırma anlamını da barındırdığını, burada yıldızlara "taşlama" (rucum) işlevinin verildiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin evrendeki dinamik sürece işaret ettiğini, nesnelerin sadece var edilmediğini, aynı zamanda kozmik sistem içinde belirli rollerle tavzif edildiğini vurgular.

        Rucûmen (رُجُومًا)

        İbn Fâris, r-c-m kökünün bir şeyi taşla vurmak, kovmak, bir şeyi zanna dayalı olarak söylemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rucûm kelimesinin burada hem fiziksel bir fırlatmayı (kayan yıldızlar) hem de şetanların ilahi alemden kovulup uzaklaştırılmasını ifade eden bir metafor olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerinde "taşlayarak öldürmek" veya "lanetlemek" anlamındaki köklerle (İbranice ragam, Süryanice r'gam) eş kökenli olduğunu, Kur'an'da ise bu fiziksel eylemin metafizik bir koruma kalkanına dönüştürüldüğünü belirtir. Christoph Luxenberg, kelimenin bazen "tahmin/zan" (racmen bi'l-gayb) anlamında da kullanıldığını hatırlatır ancak bu ayetteki bağlamın bir savunma mekanizmasına işaret ettiğini ifade eder.

        Eş-Şeyâtîn (الشَّيَاطِينِ)

        İbn Fâris, ş-t-n kökünün haktan uzaklaşmak, asilik etmek ve uzun olmak anlamlarına geldiğini, şeytanın hayırdan uzak olduğu için bu adı aldığını belirtir. (Bazı dilciler ş-y-t kökünden türediğini ve yanıp tükenmek anlamına geldiğini de söyler). Râgıb el-İsfahânî, her türlü kibirli, azgın ve yoldan saptırıcı varlığın (insan veya cin) bu isimle anılabileceğini, ayette ise gökyüzündeki ilahi haberlere kulak hırsızlığı yapmaya çalışan karanlık güçleri temsil ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Habeşçe (saytân) veya İbranice (sâtân - karşı koyan) kökenlerinden Arapçaya geçmiş olabileceğini, ancak Kur'an'da tamamen İslamileşmiş bir "şer gücü" terimine dönüştüğünü aktarır. Theodor Nöldeke, kelimenin evriminin "muhalif" anlamından "metafizik şer varlığı"na doğru bir seyir izlediğini belirtir.

        A'tednâ (أَعْتَدْنَا)

        İbn Fâris, a-t-d kökünün bir şeyi önceden hazırlamak, hazır bulundurmak ve miktarını belirlemek anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, i'tâd kelimesinin özellikle gelecekte kullanılacak bir cezayı veya ödülü şimdiden kesinleştirmek ve hazırlamak olduğunu, bunun ilahi adaletin kaçınılmazlığını vurguladığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "atîd" (hazır bekleyen) sıfatıyla aynı kökten olduğunu ve suçlular için cezanın kaçınılmaz bir şekilde bekletildiğini ifade eden bir kesinlik bildirdiğini kaydeder.

        Azâbe (عَذَابَ)

        İbn Fâris, a-z-b kökünün iki zıt anlamı barındırdığını; birincisinin menetmek ve engellemek, ikincisinin ise tatlılık (azb) olduğunu, azabın insanı suçtan veya hayattan men eden şiddetli acı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin başlangıçta "bir kimsenin yemesini ve uykusunu engelleyen acı" anlamındayken, zamanla her türlü şiddetli bedensel ve ruhsal cezaya ad olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, azâb kavramının Kur'an'da ilahi uyarının en sert tonunu oluşturduğunu ve genellikle belirli bir suçun hukuki veya ahlaki karşılığı olarak sunulduğunu analiz eder.

        Es-Saîr (السَّعِيرِ)

        İbn Fâris, s-e-r kökünün ateşi tutuşturmak, alevlendirmek ve delilik (müs'ar) derecesinde bir taşkınlık anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, saîr kelimesinin özellikle yüksek sesle ve şiddetle yanan, dumanı ve harareti yüksek ateş için kullanıldığını ifade eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin cehennemin farklı derecelerini veya nitelemelerini ifade eden terminolojinin bir parçası olduğunu ve ayetteki "koruma" (rucum) ile "ceza" (saîr) arasındaki ateş bağlantısının semantik bir bütünlük oluşturduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökündeki "alev" anlamının, suçluların maruz kalacağı manevi ve fiziki hüsranın şiddetini tasvir eden bir imge olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X