Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mülk Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mülk Sûresi, 4. Ayet

    ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئاً وَهُوَ حَس۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme-rci’i-lbasara kerrateyni yenkalib ileyke-lbasaru ḣâsi-en ve huve hasîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      3. Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?

      4. Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz aradığını bulamadan bitkin olarak sana dönecektir.

      Göklerin Yaratılışı

      Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur. Burada yedi gök tabakasının zikredilmesi, peygamberlerin getirdikleri haberleri tasdik etmenin gerekli olduğunu gösterir, çünkü göklerin yedi tabaka olduğu ancak İlâhî bir haber vasıtasıyla bilinebilir. İlk âyet peygamberliği ispat etmekte, bu âyet de peygamberlerin getirdikleri haberleri tasdik etmenin gereğini ortaya koymaktadır. Bu yedi gök hükmü peygamberlerin sözleriyle sabit olunca gökler hakkında bizim de, ‘her ne kadar göremesek de onlar yedi tabakadır’ dememiz gerekir. Yedi göğü birbiriyle tam uygunluk içinde yaratan O’dur. Bu beyan gök ehlinden hangisinin davranışça daha iyi olacağını denemek için, anlamına gelebilir. Çünkü O, gökleri ve yeri boş yere yaratmadığını açıklamaktadır. Sonra gökler bizzat kendileri imtihan edilemezler, ancak göklerin ehli (orada bulunanlar) imtihan edilebilir. Burada ‘gökler”in zikredilmesi gökler ehlinin kastedildiği anlamına gelir. Yerlerin zikredilmesi ile de yeryüzü ehlinin kastedildiği anlamına gelir. İşte, yeryüzünün zikredilmesiyle yeryüzü ehli, göklerin zikredilmesiyle de göklerin ehli kastedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Vahdâniyetin Delili

      Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Rahmân’m yarattığına bak, orada herhangi bir uyumsuzluk ve bozukluk görecek misin? Eğer orada bir bozukluk görürsen, birden fazla kişinin onu idare ettiğini düşünebilirsin. Şayet onda bir uyumsuzluk görürsen, onu vücuda getirende akılsızlık düşünebilirsin. Sen göklerde bir bozukluk ve çatlak gördüğünde orada birbirine engel olan ve birbirini uzaklaştıranların varlığını düşünebilirsin. Birbirine engel olan ve uzaklaştırmayla çalışanların varlığı, oradakilerin sayısının çokluğuna işaret eder, zira birbirine karşı koyma ve birbirini engelleme ancak birkaç etkileyicinin varlığı halinde mümkün olur; çünkü bunun yaptığı şeyi öbürü yıkar, ötekinin yıktığı şeyi de diğeri yapar. Bu durumda da çatışma meydana gelir.

      Ama orada bozukluk ve çatlak değil, bitişik ve bir bütün halinde olduğunu gördüğünde bu durum onu yapanın vahdâniyetini, gücünü ve kudretini gösterir. Uyumsuzluk akılsızlığı ve hikmetsizliği, uyumsuzluğun bulunmaması ise hikmeti ve onu yapıp idare edenin şâyân-ı hayret olduğunu gösterir. Dolayısıyla bozukluk ve uyumsuzluğun yaratılmaması Onun hikmetinin varlığını, vahdâniyeti ve öldükten sonra dirilmeyi de kabul etmeyi gerekli kılar. Öldükten sonra dirilmeyi kabul etmemek, hikmetin yokluğunu iddia etmek anlamına gelir. Burada ise deneme ve sınamanın gerekliliği söz konusudur, çünkü yaratıcının birden fazla olduğu düşünüldüğünde, imtihan edilen kişi amelinin yok olmaması için hangisinin galip geleceği belli olana kadar hiçbir davranış ortaya koymaz. Yahut da o yaratıcılardan her biri kendi otoritesini yerleştirmek ve idaresini hâkim kılmak için uğraşacağından insanları sınamak için vakit bulamaz. Cenâb-ı Hakk’ın, “Allah’la beraber başka bir tanrı yoktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilirdi” buyurduğuna bakmaz mısın? Bu âyet şöyle açıklanmıştır; Her biri kendi yarattığı bölümle ilgileneceği için mutlaka bir pürüz ve bozukluk ortaya çıkardı, çünkü birinin yaratmış olduğu şey öbürünün yarattığından farklı nitelikte olur. Hülâsa uyumsuzluğun bulunmaması şanı yüce olan yaratıcının birliğini gösterir. Rahmân’ın yaratışında uyumsuzluk. Bu beyan hakkında şöyle de denilmiştir: Yüce Rabb’in vahdaniyetine işaret etmesi veya hikmet ve maslahatın onu gerektirmesi itibariyle bütün yaratıklar, sözünü ettiğimiz uyumsuzluktan salim olmaları anlamında müşterektirler. Bununla yaratılmışların kendi varlıkları arasında uyumsuzluğun bulunmadığı anlamı kastedilmemiştir. Çünkü göklerle yerler arasında da, hayatla ölüm arasında da aykırılık vardır. Ancak göğün menfaatleri yeryüzünün menfaatlerine bağlıdır, yeryüzü sakinlerinin menfaatleri de yeryüzüne bağlıdır; onların geçimi ve ayakta kalması yeryüzünden çıkacak nimetlere dayanmaktadır. Bütün bunlar, Onun birliğini, hikmetini ve idaresinin güzelliğini gösterir.

      Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz aradığını bulamadan bitkin halde sana dönecektir. Bununla insanın, yüzündeki gözünü çevirmesi veya kalp gözünü çevirmesi, yahut da ilkinde yüzündeki gözünü, İkincisinde kalp gözünü çevirip bakması kastedilmiş olabilir. Kalp gözünü çevirip bakması daha galip bir ihtimaldir. Çünkü Cenâb-ı Hak, daha önce kişinin yüzündeki gözüyle göklere ve yerlere bakmasını emretmiş ve bu bakıştan sonra aralarında bir uyumsuzluk ve bozukluğun bulunmadığını söylemişti. Şimdi İse sözünü ettiğimiz anlamları kavrayabilmesi için kalp gözüyle dönüp tekrar bakmaya davet etmiştir. Bu aynen şu İlâhî beyanlara benzemektedir: "De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra (hakikati) yalan sayanların sonunun nasıl olduğuna bakın!”; “Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi?” meâlindeki âyetlere benzemektedir. Burada ayaklarıyla yeryüzünü dolaşmaları kastedilmemiştir, insanlar orada daha önce zaten dolaşmışlardı. Burada kastedilen şudur: Onlar kendilerinden Önce peygamberleri yalanlayan İnsanların akıbetlerini düşünmediler mi; onlar ne sebeple helak edilmişlerdi, neden dolayı cezalandırılmışlar ve kökleri kurutulmuştu?

      Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir de bak! Bazıları şöyle demiştir: Buradaki “tekrar tekrar” meâlindeki beyan, bir sayı belirlenmesi anlamında değil, “tekrar tekrar bak” mânasından kinayedir. Sanki Cenâb-ı Hak insana, Rahmanın yarattığına her zaman bakarak ibret almasını emretmektedir. Hasan-ı Basrî ve Ebû Bekir el-Esam bu kanaattedir. “Kerrateyn” kelimesi, farklı zamanlarda olmak kaydıyla iki kere bak anlamına da gelebilir; ilki geceleyin, İkincisi gündüz olmak üzere iki kere bak. Çünkü o, geceleyin başka mûcizeleri, gündüz başka harikaları görecektir. Bütün bunlar Onun vahdaniyetinin, akıl ermez hikmetinin, üstün kudret ve saltanatının delilidir. Yahut ilk bakış yüzdeki göz ile, ikinci bakış kalp gözü ile yapılır. Çünkü insan ilk seferinde yüzündeki gözü ile baktığında oradaki acaiplikleri görecek ve gördüğünü kalbine işaretleyecek, sonra onun pekişmesi ve yerleşmesi için ikinci kez kalp gözüyle bakacaktır. Âyette yer alan iki bakışın da yüzdeki göz ile yapılmış olması da mümkündür; zira ilk bakışla her şeyi göremez, ilkinde göremediği şeyleri idrak etmek için bir daha bakar.

      Âyetteki “hâsien” (خَاسِئًا) lafzı hakir ve âciz kalmış, Allah’ın saltanatının mahiyetini idrâk etmekten, O’nun azametini ve yüceliğini kavramaktan âciz kalmış anlamına gelir. “Hasîr” lafzı da, Allah’ın hikmetinin ulaştığı seviyeyi ve otoritesinin kapsadığı alanı idrakten kesilmiş mânasına gelir.

      Şimdi, tercih edildiğine göre bu hitapla öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenler kastedilmiştir. Zira zâhirde muhatap Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise de gerçekte öyle olmamalıdır. Çünkü zâhire göre Hz. Peygamber, Cenâb-ı Hakk’ın yarattıklarına bakmayı kastetmiş, tâ ki O’nun azametini, gücünü, akıl almaz hikmetini ve etkin idaresinin inceliğini anlamış olsun. Ne var ki bütün bunların bilgisi hiç şüphesiz Resûlullah’ta vardı, bunları anlamak için zikredilen şeylere bakmaya ihtiyacı yoktu. Şu halde buradaki beyan, öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere yöneltilmiş, onların Allah’ın gücünü ve idaresinin inceliğini anlamaları, hiçbir şeyin O’nu aciz bırakamayacağını ve O’nun kudretinin beşer kudreti ile mukayese edilemeyeceğini kavramaları için belirtilen şeylere bakmaları emredilmiştir. Onlar öldükten sonra dirilmeyi, her şeyi kendi güçleriyle takdir ederek inkâr ediyorlardı. Âyette zikredilen o şeylere baktıklarında ve akıllarının almadığı incelikleri, hikmetleri ve takatlerinin ulaşamadığı kudreti gördüklerinde, bu onların kafalarındaki tereddütleri ortadan kaldırır, öldükten sonra dirilme konusunda içine düştükleri şüpheleri yok eder ve onları buna inanmaya sevk eder.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İrci (ارجع)

        İbn Fâris, r-c-a kökünün asıl anlamının geri dönmek ve bir şeyi eski haline veya yerine çevirmek olduğunu, burada bakışın tekrar göğe çevrilmesi emrini karşıladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rücu (dönme) eyleminin iradeyle veya zorunlu olarak bir noktaya yönelmek olduğunu, ayetteki bağlamın ise bir şeyi iyice anlamak ve hata aramak maksadıyla bakışı defaatle gökyüzüne çevirmeyi ifade ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin emir kipiyle kullanılmasının muhatabı zihni bir teyakkuza zorladığını ve bakışı edilgenlikten çıkarıp etken bir gözlem sürecine soktuğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki kullanımının alelade bir bakışı değil, "haydi bir daha dene" şeklinde bir meydan okumayı içeren ısrarlı bir araştırmayı temsil ettiğini belirtir.

        Basar (البصر)

        İbn Fâris, b-s-r kökünün bir şeyi tam olarak görmek, tanımak ve bir şeyin bilgisine nüfuz etmek anlamına geldiğini, hem gözün görmesini hem de zihnin kavramasını kapsadığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, basar kelimesinin sadece ışığın göze yansıması değil, görülen şeyin mahiyetine dair bir idrak çabası olduğunu, ayetteki basarın kusur arayan keskin bir gözlem gücü olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın epistemolojik dünyasında insanın dış dünyaya açılan penceresi olduğunu, ancak bu ayette insan basarının ilahi nizamın kusursuzluğu karşısında nasıl bir acziyete sürüklendiğinin gösterildiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada insan idrakinin sınırlarını temsil ettiğini, ne kadar keskin olursa olsun bu basarın ilahi nizam karşısında bir açık yakalayamayacağının vurgulandığını kaydeder.

        Kerrateyn (كرتين)

        İbn Fâris, k-r-r kökünün bir şeyin üzerinden tekrar tekrar geçmek, dönüp gelmek ve hücum etmek anlamlarına geldiğini, kerrenin bir defalık dönüş olduğunu, ayetteki ikil (tesniye) formunun ise sadece iki sayısını değil, Arap dilindeki belagat gereği "defalarca" ve "ardı ardına" anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin özellikle bir işi sağlamlaştırmak veya denetlemek için yapılan mükerrer eylemleri ifade ettiğini, buradaki kerrateyn ifadesinin bakışın yoruluncaya kadar tekrar edilmesi gerektiğini anlattığını açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kullanımın muhatabın kendine olan aşırı güvenini sarsmayı hedeflediğini, "bir kez değil, bir kez daha bak ama yine de bulamayacaksın" mesajını pekiştirdiğini vurgular. Theodor Nöldeke, kelimenin arkaik kullanımında savaşlardaki ani saldırı ve geri çekilmeleri (kerr u ferr) çağrıştırdığını, burada ise zihinsel bir hücumun başarısızlıkla sonuçlanmasına işaret ettiğini ifade eder.

        Yenkalib (ينقلib)

        İbn Fâris, k-l-b kökünün bir şeyi tersine çevirmek, bir halden başka bir hale döndürmek ve geri gitmek anlamlarına geldiğini, kalbin de bu sebeple değişkenliğinden dolayı bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, inkilabın bir şeyin aslına veya başladığı noktaya, hedefine ulaşamadan hayal kırıklığıyla dönmesi anlamını taşıdığını, buradaki bakışın aradığını bulamadan mağlup bir şekilde geri dönmesi durumunu karşıladığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'daki semantik dünyasında yön değişikliğini ve başarısızlıkla sonuçlanan bir eylemin geriye püskürtülmesini temsil eden güçlü bir fiil olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bakışın gökyüzüne "hücum" ettikten sonra herhangi bir kusur tespit edemeyerek, çaresizce sahibine "geri sığınmasını" ifade eden bir devinim olduğunu belirtir.

        Hâsi (خاسئا)

        İbn Fâris, h-s-e kökünün bir şeyi hakir görüp kovmak ve uzaklaştırmak anlamına geldiğini, özellikle köpek gibi canlıların kovulmasında kullanılan bu kelimenin, ayette bakışın kovulmuş, aşağılanmış ve umduğunu bulamamış halini betimlediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, husu kelimesinin bir canlının zelil duruma düşürülerek reddedilmesi olduğunu, insan bakışının kozmik nizamda bir kusur bulma iddiasının bu şekilde boşa çıkarıldığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu ancak anlam genişlemesiyle "umutsuzluk ve dışlanmışlık" gibi ağır bir manevi yük kazandığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin insanın tanrısal sanat karşısındaki acziyetini ve kibrinin kırılmasını temsil eden estetik ve ahlaki bir terim olarak kullanıldığını kaydeder.

        Hasîr (حسير)

        İbn Fâris, h-s-r kökünün iki temel anlamı olduğunu; birincisinin bir şeyi açmak ve üzerindekini soymak, ikincisinin ise yorulmak ve dermanın kesilmesi olduğunu belirtir. Hasîr kelimesinin bu bağlamda takati kalmamış ve bitkin düşmüş anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, hasret kelimesiyle de akraba olan bu kavramın, bir işi başarmaktan ümidini kesen ve bu yolda tüm enerjisini tüketen kişinin halini anlattığını, ayetteki bakışın kusur ararken bitap düşmesini tasvir ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hasîr kelimesinin ontolojik bir yetersizliği simgelediğini, sınırlı insan algısının sınırsız ilahi mükemmelliği kuşatmaya çalışırken içine düştüğü doğal yorgunluğu ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kökündeki açmak anlamından hareketle, bakışın tüm perdeleri aralamaya çalışsa da sonunda yorgunluktan perdesiz ve savunmasız bir halde kalacağını vurguladığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X