Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mülk Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mülk Sûresi, 1. Ayet

    تَبَارَكَ الَّذ۪ي بِيَدِهِ الْمُلْكُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tebârake-lleżî biyedihi-lmulku ve huve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Mutlak hükümranlık elinde olan Allah aşkındır, cömerttir ve O'nun her şeye gücü yeter.

      Mutlak hükümranlık elinde olan Allah aşkındır, cömerttir. Buradaki “tebâreke” (تَبَارَكَ) kelimesinin yüce olmak, ulu olmak anlamına geldiği söylenmiştir. Tefâul kalıbından gelen bu kelime bereket kökünden türemiştir. Bereket ise her türlü kusurdan ve ayıptan sâlim olmaktan kinâyedir. Aziz ve Celil olan Allah “gökten bereketli yağmurlar indirdik” buyurmaktadır. Yani içinde bulanıklık ve pislik bulunmayan, hiçbir hastalık ve kusur taşımayan temiz su anlamına gelir. Buna göre âyetteki “tebâreke” kelimesi, benzeri ve dengi bulunmaktan yüce, inkârcıların söylediklerinden ve kendisine nispet edilen her türlü ayıp ve âfetlerden çok yüce olan demektir.

      Mutlak hükümranlık elinde olan. Yani her türlü mülkün mülkiyeti kendisine ait olan. Nitekim başka bir âyette, “De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım!” buyurmaktadır; yani mülk kendisine ait olan Allah. Cenâb-ı Hak buradaki “mâlik” kelimesi yerine yukarıdaki âyette el anlamına gelen “yed” (يَدِ) kelimesini zikretmiştir. Sonuç olarak şanı yüce olan Allah, mülkün mülkiyetine sahip olmak ve mâlikin bizzat kendisi olduğunu söylemekle kendisini övmektedir. Mûtezile âlimleri, kâfirlere ait mülkün mülkiyetinin Allah’a ait olmadığını, zira O, kâfire mülk vermediğini iddia etmektedir. Onlar, “Allah kendisine verdiği mülke dayanarak Rabb’i hakkında İbrahim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi!” meâlindeki âyet hakkında da, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine mülk verdiği kişinin İbrahim aleyhisselâm olduğunu söylemektedir, âyetteki zamirin İbrahim’le tartışan kişiye değil bizzat Hz. İbrahime ait olduğunu iddia etmektedir. Kâfire ait mülkün mülkiyeti Allah’ın elinde olmayınca, yukarıda sözünü ettiğimiz Allah’ın bununla övünmesi de anlamsız kalır, zira mülkün tamamı değil sadece bir kısmı O’nun elinde bulunmuş olur. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden çekip alırsın”. Bu âyet bağlamında Mutezilenin iddiasına baktığımızda mülk Allah’ın istemediği kişilerin elinde bulunur, çünkü Allah mülkü kâfire vermek istemez, buna rağmen kâfirlerin elinde mülk bulunur. Aslında onların, “Allah kâfire mülk vermez” diye kesip atmamaları, bunun yerine şöyle demeleri gerekirdi: Şayet kâfirlere mülk vermesi kendilerini ıslah edecekse verir, kötülüğe sevk edecekse vermez. Çünkü onların mezhebine göre Cenâb-ı Hak kulu hakkında, ancak dünyada ve âhirette en faydalı olacak şeyi yapar. Bu, onların itikatlarının özetidir. Sonra, onlar bir şeyin faydalı olan yönünü de bilmiyorlar. Çünkü onlar; her ne kadar faydalı olan yönünü bilemesek de, lanetlenen İblisin vakti mâlum olan güne kadar hayatta bırakılması, buna mukabil hangi açıdan faydalı olduğunu bilemesek de nebilerin ve resullerin (s.a.) ömürlerinin sona ermesi de faydalıdır, diyorlar. Burada Mutezile mensupları, meseleyi kesin bir tarzda olumsuza bağlamaktansa şöyle demeliydiler: Mülkü vermek kendilerine fayda sağlayacaksa vermemezlik yapamaz; şayet kötülük getirecekse bu defa da vermemesi gerekir.

      Şimdi, “mülk” (الملك) geniş anlam içeren ve umûm ifade eden bir isimdir; idare, otorite ve yönetimi de kapsar. “Mülk” (الْمِلْك) ise bir şeyin mülkiyetinin mâlikine mahsus olması, onun izni olmadan o şeyden hiçbir şeyin alınamaması demektir. İnsan bazan mâlik olur ama melik olmaz, bazan da melik olur fakat mâlik olamaz. Bu iki kelimeden her biri diğerinin gerektirdiği mânanın dışındaki bir muhtevayı gerektirir. Hükümranlık elinde olan mealindeki ifade, yeryüzündeki her melikin mülkü O’nun elindedir anlamına da gelir. Çünkü Allah, onun mülkünü dilerse devam ettirir, dilerse ondan çekip alır. Dünya âleminde her melikin sahip olduğu mülk hakikatte Cenâb-ı Hakk’a aittir.

      O’nun her şeye gücü yeter. Burada Cenâb-ı Hak kendisini, dilediği her şeye güç yetirmekle övmektedir. Bu aynı zamanda O’nun Rab olmasının da bir niteliğidir. Fakat Mûtezile, O’nun pek çok şeye kadir olmadığını iddia etmektedir. Çünkü onlar mâdûmu, yani mevcut olmayanı da “şey” olarak kabul ediyorlar ve bir şeyin şey oluşu (var oluşu) (شيئية الأشياء) Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasıyla değil kendiliğindendir diyorlar. Sadece onun zuhûrunu Cenâb-ı Hakka ait kılıyorlar. Durum böyle olunca Allah Teâlâ varlıkları yaratmaya güç yetirememektedir. Onlar, aynı zamanda kulların fiillerini yaratmasını ve o fiiller üzerindeki kudretini de reddediyorlar. Ayrıca şöyle diyorlar: Kulun kudretinin Allah’ın elinde olması halinde, Allah kullarından birini hidâyete muktedir kıldığı zaman, kudret elinden çıkmış olur, o zaman da bu kudret zatî değil ele geçirilmiş bir kudret niteliğini taşır. Buna bağlı olarak Mûtezile, varlıkların pek çoğu üzerinde Allah’ın kudretinin bulunmadığı neticesini çıkarıyor. Böylece Allah’ın her şeye değil, sadece bir kısmına kadir olduğu ortaya çıkar. Allah, zâlimlerin kendisi hakkında ileri sürdükleri iddialardan pek yücedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tebârake (تبارك)

        İbn Fâris, b-r-k kökünün asıl anlamının sebat etmek, devamlı olmak ve bir şeyin bir yerde sabit kalması olduğunu, kelimenin Allah'ın hayrının, bereketinin ve yüceliğinin devamlı ve kalıcı olması anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bereketin ve ilahi hayrın bir şeyde sabit olması durumuna dikkat çekerek, bu lafzın Allah'a nispet edildiğinde mutlak bir aşkınlık ifade ettiğini ve O'nun zatından feyz fışkırdığını aktarır. Arthur Jeffery, genel Sami dillerinde bu kökün kutsamak anlamında ortak olduğunu, Arapçaya bir alıntıdan ziyade ortak Sami mirası olarak geçtiğini ve Kur'an'daki kullanımının önceki tektanrıcı geleneklerle teolojik paralellik gösterdiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi Arap toplumunda daha çok dünyevi ve maddi bir bolluğu ifade ederken, Kur'an'da doğrudan aşkın ve ilahi bir kutsallık ile sonsuzluk boyutuna taşınarak derin bir semantik dönüşüm geçirdiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Allah'a has bir aşkınlık ve uluhiyet ifade ettiğini, ayetin meallerinde salt kutsal şeklindeki çevirilerin kelimenin ihtiva ettiği taşkın hayır ve sınırsız yücelik anlamını karşılamada yetersiz kaldığını kaydeder.

        Yed (يد)

        İbn Fâris, y-d-y kökünün asıl anlamının insanın uzvu olan el olduğunu, ancak dilde zamanla güç, nimet, mülkiyet ve himaye gibi mecazi anlamlarda da kullanıldığını, ayetteki mülkün kontrolünün Allah'a ait olması bağlamında bunun mutlak ve mecazi bir kudret atfı barındırdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, insanın fiziksel uzvundan hareketle bu kelimenin zamanla gücün ve otoritenin sembolü haline geldiğini, Allah için kullanıldığında cismaniyetten münezzeh olarak mutlak kudret, mülkiyet ve tasarruf hakkı anlamına geldiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, tefsir geleneğinde müteşabih lafızlardan sayılan bu kelimenin Selef alimleri tarafından mahiyeti bilinmeyen ilahi bir sıfat olarak kabul edildiğini, müteahhir dönem kelamcıları tarafından ise mecaz yoluyla mutlak güç, kudret ve ihsan olarak tevil edildiğini aktarır.

        Mülk (الملك)

        İbn Fâris, m-l-k kökünün bir şeye bütünüyle sahip olmak, onu elde tutmak ve onda tek başına tasarrufta bulunmak gücünü ifade ettiğini, mülk kavramının mülkiyetin en üst derecesi olarak mutlak egemenlik ve otoriteyi de kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi bir şey üzerinde emir ve nehiy ile tek başına tasarrufta bulunmak olarak tanımlarken, ayetteki Allah'ın mülkünün, O'nun kainattaki her şeyin yegane yöneticisi olması ve dilediği gibi hükmetmesi anlamını taşıdığını vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice'deki krallık ve egemenlik anlamına gelen formlarıyla kökensel bir ilişki içinde olduğunu, Kur'an'daki ilahi hükümdarlık konseptinin önceki kutsal metinlerdeki Tanrı'nın Krallığı mefhumu ile güçlü bir dilsel rezonans taşıdığını belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin geç antik çağ Ortadoğu'sunun monarşik hükümdarlık tasavvurlarından izler taşıdığını, ancak İslami mesajda bu mutlak otoritenin sadece tek olan yaratıcıya tahsis edilerek evrensel ve kusursuz bir monoteist vurgu kazandığını ifade eder.

        Şey (شيء)

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün bir şeyi istemek ve dilemek anlamına geldiğini, kelimenin köken olarak dilenen ve istenen husus manasından türeyerek var olan veya tasavvur edilebilen her bir nesneyi kapsayacak şekilde ontolojik olarak genişlediğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu lafzın Arap dilindeki en genel kavram olduğunu, varlığı tahayyül edilebilen, ister maddi ister manevi olsun her kavrama işaret ettiğini ve ayetteki bağlamıyla yaratılmış istisnasız tüm nesne, canlı ve durumları kapsadığını kaydeder.

        Kadîr (قدير)

        İbn Fâris, k-d-r kökünün bir şeyin miktarı ile ölçüsünü belirlemek ve bir şeye güç yetirmek anlamlarına geldiğini, Kadîr sıfatının gücü her şeye yeten, kudreti her şeyi kuşatan mutlak fail demek olduğunu yazar. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın sıfatı olarak bu kelimenin dilediği şeyi dilediği ölçü ve şekilde yapabilme kabiliyeti olduğunu, bu eşsiz gücün sadece var etmeyi değil, var edilen her şeye muazzam bir nizam ve şaşmaz bir ölçü vermeyi de ihtiva ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da bu sıfatın sadece salt fiziki veya mekanik bir gücü değil, evrensel ve mutlak bir varoluşsal otoriteyi simgelediğini belirterek, her şeye güç yetirme ve kudret sahibi olma formülünün Kur'an'ın Tanrı tasavvurundaki mutlakiyetçi temel sütunlardan biri olduğunu semantik açıdan değerlendirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X