Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Müddessir Sûresi, 43. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Müddessir Sûresi, 43. Ayet

    قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلّ۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû lem neku mine-lmusallîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      41. "Günahkârlar hakkında."

      42. "Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?"

      43. "Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik."

      44. "Yoksulu doyurmuyorduk."

      45. "(Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk."

      46. "Ceza gününü de asılsız sayıyorduk."

      Cennet Ehli ile Cehennemdekilerin Konuşması

      Onlar cennetlerdedir; günahkârlar hakkında birbirlerine sorular sorarlar? “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” Bu beyanın zâhiri, âyet metnindeki soruyu cennetliklerin birbirine sorduklarını ifade ediyor. Buna göre “Onları şu yakıcı ateşe sokan nedir?” denilmesi gerekirdi. Çünkü soruyu cehennemlikler sormuyor, aksine cennetlikler birbirine başkalarının durumun soruyorlar. Zaten âyetin metninde geçen “ani’l-mücrimîn” (عَنِ الْمُجْرِمِينَ), yani günahkârlar hakkında kısmına bakılınca bu anlaşılır. Âyette “günahkârlar birbirine sorarlar” denilmiyor. Sonuç olarak âyetin zâhiri, muhatapların günahkârlardan başkaları olmalarını gerektiriyor. Bundan dolayı böyle bir durumda “Onları şu yakıcı ateşe sokan nedir?” denilmesi gerekirdi dedik. Fakat “an” harf-i cerrinin ifadede herhangi bir kelimeye bağlı olmadan duruyor olması, aslında cümleden atılıp düşürülmesi gerektiğini söylemek de ihtimal dâhilindedir. “An” harf-i cerri cümleden atıldığı zaman şüphe ve kapalılık ortadan kalkar. O zaman sanki şöyle denilmiş olur: “Onlar cennetlerdedir. Günahkârlara sormaktadırlar”. Bu durumda soruya muhatap olanların cehennemlikler oldukları ortaya çıkmış olur.

      Cenâb-ı Hakk’ın bu konuşmayı onlar arasında bir perde arkasından gerçekleştirmesi de mümkündür. Perde onların arasına girince birbirlerini göremezler. Sonra Allah Teâlâ onlara birbirlerinin seslerini duyurur ve onlarla konuşurlar. Bu durum, yüce Allah’ın şu beyanında dile getirilmiştir: “Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür”. Bu âyetin tefsirini yaptığımızda belirttiğimiz gibi Allah Teâlâ, cehennemliklerin hallerini görmeleri için cennetliklere bir pencere açar ve birbirleriyle konuşurlar.

      Bu konuşma, cehennemliklerin kınanması ve ayıplanması amacına yönelik olabilir. Çünkü onlar, dünyada iken cennetliklerin kendilerini davet ettikleri dine uymamışlardı. Bundan dolayı kınanırlar ve paylanırlar. Ya da cennetlikler nimete kavuşunca sevinmeleri artsın ve bu nimetin kıymetini bilsinler diye olabilir. Âyetin bir diğer yorumu ise şöyledir: Cennetlikler cehennemliklere niçin cehenneme girdiklerini sorunca onlar, girdikleri günahları sayıp dökerler ve cennetlikler de aynı günahları işlemedikleri için kendilerini kurtaran Allah’a şükrederler.

      Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksulu doyurmuyorduk. (Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk. Ceza gününü de asılsız sayıyorduk. Onların verdikleri cevaplar, kendilerini cehenneme götüren fiillerdir. Bunların başında namaz kılmamak gelmektedir. Namaz kılmadık, yani namazı ve namazın gerektirdiği hükümleri kabul etmedik. Namaz kılanlar, namazı ve hükümlerini kabul edenlerdir. Yoksa bizzat namaz fiilini işleyenler değildir. Çünkü dünyada müslüman olduğu halde namaz kılmayan kimseler vardır. Buna rağmen cehennemde ebedî kalacaklarını söylemek doğru olmaz. Bu, onların namazın farz olduğunu ve hükümlerini kabul etmedikleri anlamına gelir.

      Bize göre bu yorum isabetlidir. Çünkü âyetin devamında “Yoksulu doyurmuyorduk” buyurmuştur. Yoksulu doyurmak ise farz değildir. Farz olan, yoksulların ve başka kimselerin hakkı olan zekâtı vermektir. Yoksulu doyurmak farz değilse nasıl olur da terkedilmesinden dolayı cehenneme girilmiş olsun! Bu nedenle yoksulu doyurmamanın tevili, doyurmayı reddetmek ve kabul etmemektir. Kabul etmemek ise inkâr demektir. Çünkü onlar, “Dilese Allah’ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz!” diyorlardı. İslâm’ı kabul eden herkesi öldürmeyi emreden seyf âyeti inince bu hüküm neshedilmiştir. Seyf âyeti şöyledir: “(Haram aylar) çıkınca o putperestleri bulduğunuz yerde öldürün”. Bu âyette Allah Teâlâ, onların namaz kıldıkları, zekât verdikleri ve tövbe ettikleri takdirde serbest bırakılmalarını emretmektedir. Namaz kılıp zekât verdikleri takdirde müslüman olurlar, bu durumda da canları ve malları güvence altına alınmış olur. Onlar İslâm’ı tasdik ederlerse henüz fiilen namaz kılıp zekât vermeseler de serbest bırakılmaları gerekir. Dolayısıyla âyette geçen emri, kabul şeklinde yorumlamak uygun olmuş ve sözünü ettiğimiz sebepten dolayı bizzat namaz kılma ve zekât verme olarak yorumlanmamıştır. Söylediğimiz hususlar, Biz namaz kılanlardan değildik meâlindeki âyette geçen “musallîn”, yani namaz kılan kelimesine “bilinen namaz" mânası verilmesi durumunda geçerlidir. Bu kelimeye namaz kılan dışında bir mâna vermek nasıl kabul edilmez? Çünkü “namaz kılanlar” kelimesiyle “muvahhitler"in, yani Allah’ın birliğini tasdik edenlerin kastedilmiş olması mümkündür. Zira namaz kılanlar (ehl-i salât) müslümanlardır. Meselâ “Namaz kılanlar (Ehl-i salât) şu konuda fikir birliği etmişlerdir” denir ve bununla müslümanlar kastedilir.

      Öte yandan Allah Teâlâ ceza gününü (âhiret âlemi) inkâr etmeyi, namaz kılmamayı ve yoksulu doyurmamayı birlikte zikretmiştir. En doğrusunu Allah bilir, bunun iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi; namaz kılmayı, yoksulu doyurmayı ve zekâtı vermeyi ikrar eden kimse ceza gününü (âhiret) de ikrar eder. Çünkü kişi, bunları sonunda fayda umduğu için yapmak ister ve akıbetinde gelecek sorumluluk korkusuyla da onları terk etmekten de sakınır. İnsan ceza gününü tasdik etmez, menfaatleri ummaz ve zararlardan da korkmazsa bu tutumu kendisini yoksulu doyurmayı terk etmeye, namaz kılmamaya, zekât vermemeye ve bütün bunları inkâra ve kabul etmemeye sevk eder. Bu beyan şu İlâhî kelâma benzer: “Gördün mü dini inkâr edeni? İşte odur yetimi itip kakan; Ve yoksula yedirmeyi özendirmeyen!” İnkarcı yaptıklarının akıbetleriyle karşılaşacağını ummadığı için böyle davranır. İnkâr eden kişi, kendi fiilinin herhangi bir akıbetinin olduğunu düşünmezse yetime yardım etmez, yoksula da iyilik etmez. Aksine ceza gününü inkâr etmesi, yetime zulmetmeye ve fakire iyilik yapmayı terk etmeye sevk eder. Bundan dolayı Allah Teâlâ ceza gününü inkâr etmek, namaz kılmamayı, zekât vermemeyi ve yoksulu doyurmamayı bir arada belirtmiştir. Kâfirleri ceza gününü inkâr etmeye sevk eden sebebin, İslâm’ın gelmesiyle kendilerine yüklenen bu görevler olması da mümkündür. Çünkü onlar, ceza gününe iman edince namaz kılmak, zekât vermek, yoksulları doyurmak, ramazan orucunu tutmak ve diğer ibadetleri yerine getirmek gibi fiilleri üstlenmeleri gerekli olur. Ancak bu ibadetler onlara ağır gelmiş ve müminlerin üstlendikleri bu fiillerle yükümlü olmamak için bunlara iman etmeye yanaşmamışlardır.

      (Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk. Âyetin metninde geçen “hâid” (الْخَائِضِينَ) bâtıla dalan kimse demektir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlu (قَالُوا)

        Kelimenin kökü Arapça k-v-l harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel manasının ses ve harflerden oluşan bir diziyi dışarı vurmak, bir şeyi beyan etmek ve bir görüşü dile getirmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin sadece söz söylemek değil, aynı zamanda bir itirafta bulunmak veya bir inancı dile getirmek anlamına geldiğini belirtir; ayetteki bağlamda bu fiilin, suçluların (mücrimlerin) ahiretteki kaçınılmaz ve acı dolu "hakikati ikrar" edişlerini temsil ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın diyalog yapısı içinde ele alarak, buradaki "kâlu"nun dünyadaki kibirli suskunluğun veya yalanlamanın aksine, ilahi adalet karşısındaki çaresiz ve çıplak bir "itiraf" olduğunu savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin suçluların kendilerine yöneltilen soruya verdikleri, pişmanlık ve hüsran yüklü ilk cevabı başlattığını, kelimenin burada bir "hükmü ve durumu teyit" işlevi gördüğünü ifade eder.

        Nekü (نَكُ)

        Aslı "nekün" (نَكُنْ) olan bu kelimenin kökü Arapça k-v-n harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir şeyin meydana gelmesi, varlık alanına çıkması ve bir hal üzere sebat etmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kâne" ve türevlerinin bir şeyin özünü ve niteliğini nitelemek için kullanıldığını ifade eder; buradaki "nekü" formunun, suçluların dünyadaki "kimliklerini" ve "yaşam biçimlerini" tanımlayan bir yardımcı fiil olduğunu vurgular. Kelimenin sonundaki "nûn" harfinin düşürülmesini bazı dilciler hafifletme (tahfif) olarak görse de, Mustafa Öztürk bunun ayetin ritmik yapısına ve suçluların o anki ezilmişliğini, bitkinliğini yansıtan bir kısalığa işaret ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin suçluların dünyada sahip olmadıkları bir "varoluşsal niteliğe" (namaz kılanlardan olma hali) vurgu yaparak, geçmişteki büyük eksikliklerini ve yanlış tercihlerini nitelediğini ifade eder.

        el-Musallîn (الْمُصَلِّينَ)

        Kelimenin kökü Arapça s-l-v harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün iki temel anlamı olduğunu belirtir: Birincisi bir şeye yönelmek ve ona bağlanmak, ikincisi ise hayvanların (özellikle yarış atlarının) sağ ve sol kalça kemikleri arasındaki bölgedir; yarışta ikinci gelen atın başı öndekinin bu bölgesine değdiği için "musallî" isminin verildiğini, buradan hareketle namaz kılanın da ilahi emre veya öndeki rehberine (peygambere) tabi olmasını ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "salât" kavramının aslen dua ve tebrik anlamına geldiğini, ancak şer’î bir terim olarak belirli rükünleri olan ibadeti (namazı) temsil ettiğini vurgular; "musallîn"in ise sadece şekilsel namaz kılanları değil, Allah'a yönelmeyi hayatının merkezine koyan "mümin kulları" nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Süryanice "slôtâ" veya Aramice "slôt" (dua/ibadet) formlarından Arapçaya geçmiş olabileceğine dair dilbilimsel verilere dikkat çeker. Christoph Luxenberg, kelimenin kökenindeki Süryanice bağlantının "dua etmek ve ilahi litürjiye katılmak" manasıyla ilişkili olduğunu savunur. Toshihiko Izutsu, "salât" kavramının cahiliye dönemindeki bireysel duadan, İslam ile birlikte toplumsal ve kurumsal bir "ilahî bağ" formuna dönüştüğünü; "musallîn" nitelemesinin bu yeni dini topluluğun en temel aidiyet nişanesi olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, bu kelimeyi surenin başındaki "kalk ve uyar" emriyle başlayan ritüel gelişiminin bir parçası olarak görür ve "musallîn" olmamanın, ilahi otoriteye boyun eğmeyi (secde ve rükû) reddetmekle eşdeğer olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "namaz kılanlar, Allah’a kulluk ve teslimiyet gösterenler" manasına geldiğini; suçluların ilk itiraflarının "biz Allah’a ibadet edenlerden, O’nun huzurunda boyun eğenlerden değildik" şeklinde olmasının, namazın İslam’daki merkezi önemini ve kâfir ile mümin arasındaki en temel ayrım çizgisini gösterdiğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X