مَا سَلَـكَكُمْ ف۪ي سَقَرَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Müddessir Sûresi, 42. Ayet
Daralt
X
-
41. "Günahkârlar hakkında."
42. "Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?"
43. "Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik."
44. "Yoksulu doyurmuyorduk."
45. "(Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk."
46. "Ceza gününü de asılsız sayıyorduk."
Cennet Ehli ile Cehennemdekilerin Konuşması
Onlar cennetlerdedir; günahkârlar hakkında birbirlerine sorular sorarlar? “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” Bu beyanın zâhiri, âyet metnindeki soruyu cennetliklerin birbirine sorduklarını ifade ediyor. Buna göre “Onları şu yakıcı ateşe sokan nedir?” denilmesi gerekirdi. Çünkü soruyu cehennemlikler sormuyor, aksine cennetlikler birbirine başkalarının durumun soruyorlar. Zaten âyetin metninde geçen “ani’l-mücrimîn” (عَنِ الْمُجْرِمِينَ), yani günahkârlar hakkında kısmına bakılınca bu anlaşılır. Âyette “günahkârlar birbirine sorarlar” denilmiyor. Sonuç olarak âyetin zâhiri, muhatapların günahkârlardan başkaları olmalarını gerektiriyor. Bundan dolayı böyle bir durumda “Onları şu yakıcı ateşe sokan nedir?” denilmesi gerekirdi dedik. Fakat “an” harf-i cerrinin ifadede herhangi bir kelimeye bağlı olmadan duruyor olması, aslında cümleden atılıp düşürülmesi gerektiğini söylemek de ihtimal dâhilindedir. “An” harf-i cerri cümleden atıldığı zaman şüphe ve kapalılık ortadan kalkar. O zaman sanki şöyle denilmiş olur: “Onlar cennetlerdedir. Günahkârlara sormaktadırlar”. Bu durumda soruya muhatap olanların cehennemlikler oldukları ortaya çıkmış olur.
Cenâb-ı Hakk’ın bu konuşmayı onlar arasında bir perde arkasından gerçekleştirmesi de mümkündür. Perde onların arasına girince birbirlerini göremezler. Sonra Allah Teâlâ onlara birbirlerinin seslerini duyurur ve onlarla konuşurlar. Bu durum, yüce Allah’ın şu beyanında dile getirilmiştir: “Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür”. Bu âyetin tefsirini yaptığımızda belirttiğimiz gibi Allah Teâlâ, cehennemliklerin hallerini görmeleri için cennetliklere bir pencere açar ve birbirleriyle konuşurlar.
Bu konuşma, cehennemliklerin kınanması ve ayıplanması amacına yönelik olabilir. Çünkü onlar, dünyada iken cennetliklerin kendilerini davet ettikleri dine uymamışlardı. Bundan dolayı kınanırlar ve paylanırlar. Ya da cennetlikler nimete kavuşunca sevinmeleri artsın ve bu nimetin kıymetini bilsinler diye olabilir. Âyetin bir diğer yorumu ise şöyledir: Cennetlikler cehennemliklere niçin cehenneme girdiklerini sorunca onlar, girdikleri günahları sayıp dökerler ve cennetlikler de aynı günahları işlemedikleri için kendilerini kurtaran Allah’a şükrederler.
Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksulu doyurmuyorduk. (Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk. Ceza gününü de asılsız sayıyorduk. Onların verdikleri cevaplar, kendilerini cehenneme götüren fiillerdir. Bunların başında namaz kılmamak gelmektedir. Namaz kılmadık, yani namazı ve namazın gerektirdiği hükümleri kabul etmedik. Namaz kılanlar, namazı ve hükümlerini kabul edenlerdir. Yoksa bizzat namaz fiilini işleyenler değildir. Çünkü dünyada müslüman olduğu halde namaz kılmayan kimseler vardır. Buna rağmen cehennemde ebedî kalacaklarını söylemek doğru olmaz. Bu, onların namazın farz olduğunu ve hükümlerini kabul etmedikleri anlamına gelir.
Bize göre bu yorum isabetlidir. Çünkü âyetin devamında “Yoksulu doyurmuyorduk” buyurmuştur. Yoksulu doyurmak ise farz değildir. Farz olan, yoksulların ve başka kimselerin hakkı olan zekâtı vermektir. Yoksulu doyurmak farz değilse nasıl olur da terkedilmesinden dolayı cehenneme girilmiş olsun! Bu nedenle yoksulu doyurmamanın tevili, doyurmayı reddetmek ve kabul etmemektir. Kabul etmemek ise inkâr demektir. Çünkü onlar, “Dilese Allah’ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz!” diyorlardı. İslâm’ı kabul eden herkesi öldürmeyi emreden seyf âyeti inince bu hüküm neshedilmiştir. Seyf âyeti şöyledir: “(Haram aylar) çıkınca o putperestleri bulduğunuz yerde öldürün”. Bu âyette Allah Teâlâ, onların namaz kıldıkları, zekât verdikleri ve tövbe ettikleri takdirde serbest bırakılmalarını emretmektedir. Namaz kılıp zekât verdikleri takdirde müslüman olurlar, bu durumda da canları ve malları güvence altına alınmış olur. Onlar İslâm’ı tasdik ederlerse henüz fiilen namaz kılıp zekât vermeseler de serbest bırakılmaları gerekir. Dolayısıyla âyette geçen emri, kabul şeklinde yorumlamak uygun olmuş ve sözünü ettiğimiz sebepten dolayı bizzat namaz kılma ve zekât verme olarak yorumlanmamıştır. Söylediğimiz hususlar, Biz namaz kılanlardan değildik meâlindeki âyette geçen “musallîn”, yani namaz kılan kelimesine “bilinen namaz" mânası verilmesi durumunda geçerlidir. Bu kelimeye namaz kılan dışında bir mâna vermek nasıl kabul edilmez? Çünkü “namaz kılanlar” kelimesiyle “muvahhitler"in, yani Allah’ın birliğini tasdik edenlerin kastedilmiş olması mümkündür. Zira namaz kılanlar (ehl-i salât) müslümanlardır. Meselâ “Namaz kılanlar (Ehl-i salât) şu konuda fikir birliği etmişlerdir” denir ve bununla müslümanlar kastedilir.
Öte yandan Allah Teâlâ ceza gününü (âhiret âlemi) inkâr etmeyi, namaz kılmamayı ve yoksulu doyurmamayı birlikte zikretmiştir. En doğrusunu Allah bilir, bunun iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi; namaz kılmayı, yoksulu doyurmayı ve zekâtı vermeyi ikrar eden kimse ceza gününü (âhiret) de ikrar eder. Çünkü kişi, bunları sonunda fayda umduğu için yapmak ister ve akıbetinde gelecek sorumluluk korkusuyla da onları terk etmekten de sakınır. İnsan ceza gününü tasdik etmez, menfaatleri ummaz ve zararlardan da korkmazsa bu tutumu kendisini yoksulu doyurmayı terk etmeye, namaz kılmamaya, zekât vermemeye ve bütün bunları inkâra ve kabul etmemeye sevk eder. Bu beyan şu İlâhî kelâma benzer: “Gördün mü dini inkâr edeni? İşte odur yetimi itip kakan; Ve yoksula yedirmeyi özendirmeyen!” İnkarcı yaptıklarının akıbetleriyle karşılaşacağını ummadığı için böyle davranır. İnkâr eden kişi, kendi fiilinin herhangi bir akıbetinin olduğunu düşünmezse yetime yardım etmez, yoksula da iyilik etmez. Aksine ceza gününü inkâr etmesi, yetime zulmetmeye ve fakire iyilik yapmayı terk etmeye sevk eder. Bundan dolayı Allah Teâlâ ceza gününü inkâr etmek, namaz kılmamayı, zekât vermemeyi ve yoksulu doyurmamayı bir arada belirtmiştir. Kâfirleri ceza gününü inkâr etmeye sevk eden sebebin, İslâm’ın gelmesiyle kendilerine yüklenen bu görevler olması da mümkündür. Çünkü onlar, ceza gününe iman edince namaz kılmak, zekât vermek, yoksulları doyurmak, ramazan orucunu tutmak ve diğer ibadetleri yerine getirmek gibi fiilleri üstlenmeleri gerekli olur. Ancak bu ibadetler onlara ağır gelmiş ve müminlerin üstlendikleri bu fiillerle yükümlü olmamak için bunlara iman etmeye yanaşmamışlardır.
(Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk. Âyetin metninde geçen “hâid” (الْخَائِضِينَ) bâtıla dalan kimse demektir.
Yorumu Yorumla
-
Seleke (سَلَكَ)
Kelimenin kökü Arapça s-l-k harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir şeyin bir şeye girmesi, nüfuz etmesi, bir yolu takip etmesi ve bir şeyi bir yere yerleştirmek olduğunu belirtir. Özellikle bir ipin iğne deliğinden geçirilmesi veya bir yolun boydan boya kat edilmesi gibi "nüfuz etme" ve "kat etme" anlamlarını içerdiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "sülûk" kavramının bir yola girmek veya bir şeyi dar bir yerden geçirmek/sokmak anlamına geldiğini vurgular. Ayetteki "sizi Sakar'a ne soktu?" sorusunda kullanılan bu fiilin, suçluların o azap mekanına adeta bir sicime dizilircesine veya kaçınılmaz bir yola sevk edilircesine "sürülüp sokulmalarını" ve oraya "yerleştirilmelerini" ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi bir "seyir" ve "varış" bağlamında ele alır; ona göre buradaki "seleke", kişinin dünyada takip ettiği yanlış yolun (sülûk) onu kaçınılmaz bir varış noktasına (Sakar) ulaştırmasını niteleyen ironik bir anlatımdır. Angelika Neuwirth, bu fiilin kullanımını eskatolojik bir sorgulama sahnesi olarak değerlendirir; muhatapların cennet ehli tarafından bir "yolculuğun sonu" hakkında sorgulandığı ve bu fiilin bir "hapsedilme" sürecinin başlangıcını temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "sevk etmek, sürüklemek ve bir yere sokmak" manasına geldiğini; suçluların kendi iradeleri dışındaki o aşağılayıcı ve zorlayıcı "ateşe atılma" eylemini resmettiğini ifade eder.
Sekar (سَقَرُ)
Kelimenin kökü Arapça s-k-r harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının sıcaklığın bir nesneye etkisiyle rengini değiştirmesi, onu kavurması ve eritmesi olduğunu belirtir; güneşin hararetiyle tenin kararmasının bu kökle ifade edildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "Sakar" isminin cehennemin özel bir derecesini veya yakıcılığının şiddeti dolayısıyla bizzat kendisini nitelediğini ifade eder; bu ismin, içine giren her şeyi eriten, aslından koparan ve fiziksel bütünlüğünü bozan mutlak bir harareti simgelediğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin yabancı dillerle olan uzak fonetik benzerliklerine değinmekle birlikte, Kur'an'ın bu kelimeyi "yakıp kavuran ateş" anlamında özgün bir dinsel terime dönüştürdüğünü belirtir. Angelika Neuwirth, "Sakar" kelimesini önceki ayetlerde geçen gizemli ve sarsıcı doğasıyla ilişkilendirir; burada cennet ehlinin dilinden dökülen bir "dehşet mekanı" olarak, suçluların içine düştüğü o büyük felaketin özel adı olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bir özel isim olarak "gayr-i munsarif" yapıda olduğunu, bunun da Sakar’ın cehennem içinde bambaşka ve sarsıcı bir "azap merkezi" olduğuna işaret ettiğini belirtir; ayetteki bağlamda Sakar'ın, suçluların tüm dünyevi iddialarının son bulduğu mutlak bir yıkım mekanı olarak takdim edildiğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla