كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَه۪ينَةٌۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Müddessir Sûresi, 38. Ayet
Daralt
X
-
"Her nefis, yaptıklarına karşılık tutulan bir rehindir."
Her nefis, yaptıklarına karşılık tutulan bir rehindir. Bu âyetin yorumu -en doğrusunu Allah bilir ya- her nefis, âhirette dünyada kazandıklarına karşılık olarak âhirette rehin tutulur, şeklindedir. “Rehin” demek, “bir yere kilitli” demektir. Âyette, rehin verilen malın alacaklı nezdinde devamlı olarak tutulan ve üzerine kilit vurulan bir karşılık olduğuna delildir. Rehin verilen maldan borçlu yararlanamaz, rehinin, alacaklının elinde hapis olma durumu ancak borcunu ödedikten sonra kalkar. Âyet, bir de rehin verilen mal helâk olduğu zaman karşılığındaki borcun da düştüğüne dair bir delildir. Çünkü (âyet-i kerîmede) nefisler, yapılanlara karşılığının verilmesi ilkesi gereği olarak azaba mâruz kalması için rehin hale gelmişlerdir. Dolayısıyla azap, nefislerin karşılığı olmuştur. Bilindiği gibi nefisler, başlarına azap gelince helâk olurlar. Rehin de böyledir. Borç karşılığı tutulur ve borcun yerine konur. Netice olarak, rehi nin helâk olması, borcu düşürür. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Küllü (كُلُّ)
İbn Fâris, k-l-l (k-l-l) kökünün temel manasının bir şeyi bütünüyle kuşatmak, çevrelemek ve parçaları bir araya getirerek tam bir bütün oluşturmak olduğunu belirtir; kelimenin kapsayıcı doğasının bu "bütünleme" işlevinden geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "küll" kelimesinin bir cinsin bütün fertlerini içine alan bir ifade olduğunu; buradaki kullanımın hiçbir istisna bırakmaksızın, her bir ferdin ilahi sorumluluk dairesine dahil edildiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın "bireysel sorumluluk" anlayışını pekiştirdiğini, toplumsal kimliklerin ve kabilevi aidiyetlerin ötesinde her bir birimin tekil olarak muhatap alındığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada mutlak bir kuşatıcılık ifade ettiğini ve her bir bireyin kendi eylem alanında kaçınılmaz bir sorumlulukla baş başa bırakıldığını belirtir.
Nefsin (نَفْسٍ)
İbn Fâris, n-f-s (n-f-s) kökünün asıl manasının soluk alıp vermek, dışarıya nefes vermek ve bir şeyin öz cevheri olduğunu belirtir; "nefs"in insanın canlılığını, kişiliğini ve varoluşsal özünü temsil eden ana unsur olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin Kur'an'da ruh, kan ve zat gibi anlamlara geldiğini, ancak bu ayette "insan benliği" ve "sorumluluk yüklenen iradi varlık" manasında kullanıldığını vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın ahlaki öznesi olarak tanımlar; ona göre nefs, hem ilahi hitaba muhatap olan hem de hidayet ile dalalet arasında seçim yapan merkezi irade ve vicdan merkezidir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin burada her türlü dışsal destekten, şefaatten ve kabilevi korumadan arınmış, kendi çıplak gerçeğiyle ilahi adalet huzurunda duracak olan "yalnız bireyi" temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "nefs" kelimesinin burada doğrudan "her bir fert" ve "kişi" manasına geldiğini, her bireyin kendi varoluşsal yükünü sırtlanmış bir fail olarak resmedildiğini ifade eder.
Kesebet (كَسَبَتْ)
İbn Fâris, k-s-b (k-s-b) kökünün bir şeyi toplamak, biriktirmek ve kazanç sağlamak amacıyla cehd etmek (çabalamak) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kesb"in kişinin kendi iradesi ve seçimiyle elde ettiği, sonucunda kendisine fayda veya zarar dönen her türlü amel olduğunu vurgular; kelimenin sadece maddi kazancı değil, insanın manevi hanesine yazılan her türlü eylemi kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'da ticaret dilinden ödünç alınarak ahlaki bir boyut kazandığını; "kesb"in insanın yaptığı işlerin sadece geçici bir eylem olarak kalmayıp, onun manevi kimliğine bir "kazanım" veya "karakter özelliği" olarak yapışmasını ifade ettiğini savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "özgür iradeyle gerçekleştirilen fiiller" manasında olduğunu, insanın ancak kendi seçimiyle yaptığı şeylerden sorumlu tutulacağını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kesb"in insanın yaratılış gayesine uygun olarak dünya hayatında ortaya koyduğu her türlü aktif çabanın ve ahlaki duruşun ontolojik özeti olduğunu ifade eder.
Rehînetün (رَهِينَةٌ)
İbn Fâris, r-h-n (r-h-n) kökünün bir şeyi sabit kılmak, bir yerde tutmak ve bir alacağa karşılık teminat olarak verilen şey (rehin) anlamına geldiğini belirtir; kelimenin temelinde "süreklilik" ve "bağlılık" fikrinin yattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "rehîne" kelimesinin bir bağlılığı ve hapsedilmeyi ifade ettiğini; her nefsin kendi yaptıkları karşılığında ilahi adalet nezdinde bir "ipotek" altında bulunduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin metafizik bir "esaret" imgesi taşıdığını, insanın amelleri ile kaderi arasındaki sarsılmaz ve kaçınılmaz bağı temsil ettiğini savunur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin yapısındaki mübalağanın, bu sorumluluğun mutlaklığını ve kişinin kendi amellerinden başka bir şeyle kurtulmasının imkansızlığını nitelediğini belirtir. Angelika Neuwirth, bu terimi eskatolojik bir hesaplaşma metaforu olarak görür ve "rehin" kavramının kişinin kendi özgürlüğünü ancak salih amellerle "geri alabileceği" bir adalet sistemine işaret ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "bağlanmış, rehin bırakılmış" manasına geldiğini; kişinin yaptığı işlerin onu adeta bir borçlu gibi ilahi adaletin elinde tuttuğunu, kurtuluşun ise ancak iman ve doğru amelle bu ipoteğin kaldırılmasıyla mümkün olacağını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın insan ve eylemi arasındaki varoluşsal zorunluluğu ve kişinin kendi sonunu kendi elleriyle hazırladığı gerçeğini temsil ettiğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla