قُمْ فَاَنْذِرْۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Müddessir Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: müddessir 2, peygamber, müddessir suresi 2. ayet, örtüye bürünen, kalk, uyar, müddessir suresi
-
1-2. "Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar!"
Ey örtüsüne bürünen. Anlatıldığına göre Resûlullah’ı (a.s.) örtüsüne bürünmeye sevk eden husus, yaşadığı şu olay olmuştur. Resûl-i Ekrem (a.s.) Mekke’ye doğru giderken gökten ve yerden gelen bir ses işitir. Sağına, soluna, önüne ve arkasına bakar ama hiçbir şey göremez. Bunun üzerine korkuya kapılır ve evine gelir. “Üstümü örtün” der ve üzerini örtüp gizlerler. Yukarıdaki rivayet, sahihse diyecek bir şey yoktur! Aksi takdirde Resûlullah’ı (a.s.) örtüsüne bürünmeye sevk eden sebep, belirtilen o korku olamaz. Çünkü örtüye bürünmek, insana çığlık attıran korkuyu sakinleştirecek bir vesile değildir. İlk inen vahyin “Ey örtüsüne bürünen” meâlindeki beyan olduğu söylenmiştir. Nakledilen rivayet sahih ise yine diyecek bir şey yoktur. Aksi takdirde Resûl-i Ekrem’e (a.s.) gelen ilk vahiy duyduğu o çığlık sesidir. Çünkü bu ses, “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar” cümlesinden öncedir. Rivayet edilir ki Mekke kâfirleri, Resûlullah’a (a.s.) büyücü olduğu iftirasını atmışlardı. Kendisine bu iftirayı atmakta fikir birliği etmişler ve onun hakkındaki bu iddiaları yayılmıştı. Böylesi bir iftira, Resûl-i Ekrem’i (a.s.) üzmüş, akabinde evine gitmiş ve örtüsüne bürünmüştü. Bunun üzerine Allah Teâlâ, “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar” emriyle kalkmasını ve onları uyarmasını emretmiştir. Bu açıklamaya göre Resûlullah’a (a.s.) gelen [ilk] vahiy, bu sûrenin inişinden önce gelmiş olur ki üzerinde gördükleri alâmetlerden dolayı ona sihirbaz ismini vermiş olsunlar. En doğrusunu Allah bilir.
Rivayete göre Hz. Mûsâ şöyle demiştir: “Rabb’im Sina dağı tarafından bana geldi, (ileride) Sâûrâ dağı tarafından gelecektir. Fârân dağından doğacaktır”. Eğer bu rivayet sahihse “Rabb’im bana geldi” demek, “bana vahyetti” demektir. “(İleride) Sâûrâ dağı tarafından gelecektir” cümlesiyle kastedilen ise Hz. îsaya (a.s.) vahiy gelecek oluşudur. “Fârân dağından doğacaktır” sözünden maksat ise Peygamber Efendimize (a.s.) indirilen Kur andır. Bu haber, bize Rabb’in her gece dünyaya en yakın semaya indiğinden söz eden rivayetlerin “Var mı dua eden duası kabul edilsin! Var mı istiğfar eden bağışlansın” sözünün meleklere buraya inme emrinin verilmesi anlamında olduğunu gösterir. Resûlullah’ın (a.s.) kendisine ilk vahiy geldiği sırada Fârân dağında bulunuyor olması da mümkündür. Fârân dağı, Mekke dağlarından biridir. Ya da bu dağ, ismini bu yere nispetle almıştır.
Ey örtüsüne bürünen! meâlindeki âyette Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.) peygamberliğini zihinlere yerleştirme ve resûl olduğuna dair delil özelliği bulunmaktadır. Şöyle ki: Bir kişiyi üzerindeki elbise ile tanıtmak ve onunla anmak söz konusu kişiyi yüceltme ve şerefli kılma makamına yükseltmez. Asıl yüceltme, isim ve künyesi ile kişiyi çağırarak yapılır. Durum kâfirlerin iddia ettikleri gibi olsaydı, yani Kuran Allah katından gelmemiş ve Resûlullah’ın (a.s.) kendisi tarafından uydurulmuş olsaydı kendini elbisesi ile tanıtmaz, aksine yüceltecek ve büyütecek ifadelerle tanıtırdı. Bunu yapmadığına göre Resûl-i Ekrem’in hak bir peygamber olduğu, risâleti kendisine vahyedildiği gibi tebliğ ettiği ve emredilene uygun olarak aktardığı ortaya çıkmıştır. (Bunun yanında) “Suratını astı, yüzünü çevirdi” meâlindeki âyette ve başka âyetlerde olduğu gibi Resûl-i Ekrem’i azarlama (itâb) sadedinde gelen âyetlerde de onun peygamberliğini kanıtlayan deliller vardır. Resûlullah’tan (a.s.) “örtüsüne bürünen” diye bahsedilmesi, kişinin kardeşini elbisesi ile tanıtmasının caiz olduğunu bilme hedefine yönelik de olabilir. Resûl-i Ekrem’in (a.s.) büründüğü elbisesine nispet edilmesi, o elbisenin vahyin iniş esnasında üzerinde bulunması nedeniyle yüceltilmesi gibi bir sebebe dayanabilir. Daha önce belirttiğimiz gibi “nâkatullâh” (نَاقَةُ اللَّهِ), “mesâcidallâh” (مَسَاجِدُ اللَّهِ), “Rabbu’l-arş” (رَبُّ الْعَرْشِ) örneklerinde olduğu üzere eşyanın tek tek Allah’a nispet edilmesi, bu nesnelerin değerini büyütme sadedinde ifade edilir, örneklerin birincisi, deve mûcizesinin büyüklüğünü göstermek, İkincisi mescitleri şereflendirmek, üçüncüsü ise arşı yüceltmek içindir. Varlıkların bir bütün olarak Allah Teâlaya nispet edilmesi ise Cenâb-ı Hakk’ı yüceltmek anlamına gelir. “el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” (الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ) (yani hamd âlemlerin Rabb’inedir), “Rabbus-semâvâti ve’l-ardi ve mâ beynehumâ” (رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا)” (yani göklerin, yerin ve aralarında bulunanların Rabb’i) âyetleri buna örnektir. Bundan sonra kişiye rükû yaparken Allah Teâlâ'yı tesbih etmesi ve “Sübhâne Rabb’iye’l-azîm”, yani “Ey büyük Rabbim! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim” demesine izin verilmiştir. Burada kişi “Rabb’iye”, yani Rabb’im diyerek kendini Rabb’ine nispet etmiştir. Oysa bu gibi durumlarda ifade nefsi yüceltme tarzında dile getirilmemesi için “sübhâne Rabb’inâ”, yani “Rabb’imizi noksan sıfatlardan tenzih ederiz” demek gerekirdi. Fakat söz konusu tesbihi, Rabb’in tâziminin ve yücelikle nitelenmesinin gerçekleştiği duruma, yani rükû ve secde haline denk geldiği zaman kişinin bu tesbihi okumasına izin verilmiştir. Bu, nefsi yüceltme sadedinde söylenmiş bile olsa sözünü ettiğimiz durumdan dolayı buna izin verilmiştir. Resûl-i Ekrem’in (a.s.) büründüğü elbisenin de aynı şekilde vahyin indiği esnada giyilmiş olması açısından şanı yücelmiş ve Resûlullah (a.s.) o elbiseye nispet edilmiş oldu. Öte yandan kişi örtüsüne uyumak ya da dinlenmek istediği zaman bürünür. Bu durum, kişinin o halde melekle birlikte olması şöyle dursun itibar sahibi büyük insanlarla bile birlikte olmayı istediği bir görüntü olamaz. Bu olgu, bize Resûl-i Ekrem’in kendisine vahyin ne zaman geleceğini bilmediğini gösterir. Bilmeyince de vahyin ne zaman geleceğinin bildirilmesi haline nazaran bu durum çok daha zor ve çok daha sıkıntılı olur. Çünkü kendisine vahyin ne zaman geleceği bildirilmediği zaman nefsini meleklerle baş başa olmaktan hayâ edeceği bütün durumlara düşmekten koruması gerekir. Bu nedenle hiçbir kimseye ölüme hazır olması için ömrünün ne zaman sona ereceği bildirilmemiştir ki kişi ölümün her an gelebileceği korkusu içinde olsun ve ömrünün sonuna kadar bu korku içinde yaşasın. En doğrusunu Allah bilir.
Kalk ve uyar! Resûl-i Ekrem (a.s.) hem “uyarıcı” ve hem de “müjdeci” olduğu halde âyette “müjdeleme” değil de özel olarak uyarmadan söz edilmiştir. Her ne kadar belirtilmemiş olsa da “uyarı”nın içinde “müjde” zımnen vardır. Çünkü “uyarı” insanların nefsi ile alâkalı değildir. “Uyarı” sadece kınanmış bir fiili işleyen kimsenin akıbetini beyan eder. Kişi, o fiili işlemekle uyarıyı hak edince terk etmekle de müjdeye lâyık olur. Sonuç olarak uyarıda müjdeleme, müjdelemede de uyarı olduğu ortaya çıkmış oldu. Allah Teâlâ, bunlardan birini belirtmekle yetinmiş diğerine gerek duymamıştır. “Kalk” anlamındaki “kum” kelimesi, kalkmakla yükümlü tutmak anlamında değildir. Mânası, gücünün yettiği nispette insanları uyarmak ve müjdelemek için kalk demektir.
Yorumu Yorumla
-
Kum (قُمْ)
Kelimenin kökü Arapça "k-v-m" harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dikilmek, ayakta durmak ve bir işi sürdürmek" olduğunu belirtir; "kum" emrinin sadece fiziksel bir doğrulmayı değil, aynı zamanda bir görevi üstlenmek için harekete geçmeyi ve sebat etmeyi ifade ettiğini vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "kıyam" kavramının bazen fiziksel olarak ayağa kalkmak, bazen de bir işi hakkıyla yerine getirmek ve yönetmek (ikâme) anlamında kullanıldığını ifade ederek, buradaki "kum" hitabının peygamberlik görevinin sorumluluğunu kuşanmak ve toplumsal bir inkılaba hazırlanmak için "atâletten eyleme geçişi" temsil ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın semantik dünyasında merkezi bir yeri olduğunu, buradaki emrin bireysel bir uyanıştan ziyade "risalet davası için ayağa kalkış" anlamına geldiğini ve peygamberin toplumsal alana çıkışını simgeleyen teknik bir terim niteliği taşıdığını savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kum" emrini ontolojik bir duruş olarak nitelendirir; bu emrin vahyin pasif bir alıcısı olmaktan çıkıp, o mesajı aktif bir şekilde hayata taşıyacak bir iradenin tecellisi olduğunu ve peygamberin şahsında insanın ilahi sorumluluk karşısındaki esas duruşunu tanımladığını kaydeder.
Enzir (أَنْذِرْ)
Kelimenin kökü Arapça "n-z-r" harflerinden oluşur. İbn Fâris, "n-z-r" kökünün bir şeyi haber vererek sakındırmak ve korkutmak (indzâr) anlamına geldiğini belirtir; bu eylemin temel amacının kişiyi gelecekteki bir tehlikeye karşı uyanık kılmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "indzâr" kavramını, içinde korkutma (tahvîf) unsuru barındıran bir haber verme türü olarak tanımlar; ancak her korkutmanın indzâr olmadığını, bir haberin bu kapsama girmesi için muhataba sakınması ve hazırlanması için yeterli sürenin tanınmış olması gerektiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, "indzâr" kavramını Kur'an'ın "tebşîr" (müjdeleme) kavramıyla zıtlık oluşturan temel bir iletişim kategorisi olarak ele alır ve "münzir" (uyarıcı) sıfatının, Mekke dönemindeki peygamberlik tasavvurunun en belirgin unsuru olduğunu, toplumu bekleyen metafizik tehlikelere karşı ciddi bir bilinç uyandırma çabasını yansıttığını belirtir. Angelika Neuwirth, bu kelimeyi peygamberlik tipolojisi açısından inceler ve "enzir" hitabının, peygamberi kadim gelenekteki "nezîr-i üryan" (apaçık uyarıcı) figürüne yaklaştırdığını, ancak buradaki uyarının kabilevi değil, evrensel ve eskatolojik (ahiret odaklı) bir nitelik taşıdığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin peygamberlik vazifesinin ilk ve en hayati aşaması olan "riskleri haber verme" görevine işaret ettiğini, buradaki uyarının sadece bir tehdit değil, muhatabı akli ve ahlaki bir uyanışa davet eden merhamet yüklü bir ikaz olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla